15 Ekim 2009 Perşembe

Arap Dünyasının Hal-i Pür Melâli ve Suudi Arabistan-Suriye Yakınlaşması

Geçen hafta Suudi Arabistan Kralı Abdullah Bin Abdülaziz’in Suriye’ye yaptığı ziyaret hem bu iki ülke hem de bölgesel açıdan oldukça önemli sonuçlara gebedir. Kral Abdullah’ın Suriye’de iki gün süren temasları sırasında birtakım ticari anlaşmalar yapılmış, bankacılık, turizm ve sigorta yatırımları gibi projeler üzerinde durulmuştur. Suudi Arabistan ve Suriye yıllık 2 milyar dolar civarında bir ticaret hacmine sahiptir. Yeni anlaşmalarla ülkeye yapılan yatırımların artması ve ABD’nin ekonomik yaptırımları kaldırması seçeneği de göz önünde bulundurulduğunda Suriye ekonomisinin 2000’li yıllarda yaşadığı daralmanın aşılması umulmaktadır. Ancak bu görüşmeleri önemli kılan asıl nokta, iki ülke arasında son dört yıldır var olan gerginliğin 2009’un ortalarından itibaren kırılması ve son tahlilde bölgesel dengeleri etkileyecek yeni bir ittifaka adım atılmasıdır.


Eşlerinden birisi Suriyeli ve Rifat El-Esad'ın eşinin kız kardeşi olan Kral Abdullah, veliaht olduğu dönemde Suriye ile iyi ilişkiler geliştirmiş ve geçmişte pek çok defalar ülkeyi ziyaret etmiştir. Ayrıca, Başer El-Esad iktidara geldikten sonra da kendisini ziyaret eden ilk Arap lider yine o dönemin Veliaht Prensi olan Abdullah Bin Abdülaziz olmuştur. Bununla birlikte, Suudi Arabistan ve Suriye ilişkileri açısından Irak savaşı ve 2005 yılında gerçekleşen Hariri suikastı önemli dönüm noktaları olmuştur. 2008 yılında ise Suudi Arabistan’ın Suriye Büyükelçisi ani bir şekilde geri çağrılmış ve aynı yıl Şam’da yapılan Arap Birliği toplantısı Suudi Arabistan ve Ürdün tarafından boykot edilmiştir...........http://www.usakgundem.com/yorum/262/arap-d%C3%BCnyas%C4%B1n%C4%B1n-hal-i-p%C3%BCr-mel%C3%A2li-ve-suudi-arabistan-suriye-yak%C4%B1nla%C5%9Fmas%C4%B1.html

12 Ekim 2009 Pazartesi

USAK Yayınlarından İki Yeni Kitap: Hangi Ermeni Sorunu? ve Bundan Sonrası: Senaryo Analizleriyle Türkiye-AB İlişkileri


USAK (Uluslararası Stratejik Araştırmalar Kurumu) 2 yeni kitapla yayınlarını sürdürüyor.

Son olarak Doç. Dr. Mehmet Özcan, Fatma Elmas, Mustafa Kutlay ve Ceren Mutuş'un ortak yazarlığı ile kaleme alınmış olan "Bundan Sonra? Senaryo Analizleri İle Türkiye-AB İlişkileri" adlı kitap ile yazarlığını Doç. Dr. Sedat Laçiner'in yaptığı "Hangi Ermeni Sorunu" adlı kitaplar yayınlandı.

USAK yayınlarına seçkin kitapçılarda ulaşılabilir. Ayrıca tüm D&R şubelerinden de kitaplar temin edilebiliyor.

Genel bilgi için (0312) 212 28 86-87 aranabilir.


*** "HANGİ ERMENİ SORUNU?", Yazar: Sedat Laçiner ***

Kitap Hakkında Genel Bilgi:

Bu kitapta Ermeni Sorunu, gerek Türkiye’nin Kafkasya politikaları gerekse iç politika ve Türkiye-Ermenistan ilişkileri göz önünde bulundurularak tarafsız ve çok boyutlu bir şekilde tartışılmıştır. Çalışmanın temel amacı hem tarihsel hem de uluslararası ilişkiler perspektifi ile konuya yaklaşmak, sorunları tanımlamak ve gerektiğinde çözüm yolları ortaya koymaktır. 10 Ekim’de Ermenistan ile imzalanacak olan normalleşme Protokolü de göz önüne alındığında yıllardır gündemden düşmeyen Ermeni meselesi, Türkiye’nin sayılı Ermeni uzmanlarından ve daha önce bu konuda pek çok esere imza atmış olan USAK Başkanı Doç Dr. Sedat Laçiner tarafından yazılmıştır.


*** BUNDAN SONRASI: SENARYO ANALİZLERİYLE TÜRKİYE-AB İLİŞKİLERİ, Yazar: Mehmet Özcan, Fatma Elmas, Mustafa Kutlay, Ceren Mutuş ***

Kitap Hakkında Genel Bilgi:

Bugün için Avrupa bütünleşmesi ciddi bir ‘varoluşsal kriz’ ile uğraşmaktadır. Anayasa referandumları sonrasında artan meşruiyet/kimlik bunalımı, son gelişme dalgasının yarattığı yönetişim problemleri ve küresel finansal krizin etkileri, AB’nin içinden geçtiği krizin başlıca boyutlarını oluşturmaktadır. Bu ortamda Avrupalı liderler hâlihazırdaki iç sorunlarını çözebilmek ve yarının dünyasında yerini alabilmek için cesur bir söylem ve kuvvetli bir irade ortaya koymak durumundadır.

Türkiye’nin AB için önemi de bu noktada ortaya çıkmaktadır. Zira Türkiye-AB ilişkileri bir ülkenin bir Birliğe üye olma çabasından daha fazlasını ifade etmektedir. Bu süreçte AB de kendi hayati sorunlarıyla yüzleşmekte ve önemli kararlar vermeye zorlanmaktadır. Örneğin, Avrupa’nın farklı kültürleri kucaklayıcı kozmopolitan kimlik ideali ile kültürel özcü söylemlerle temellendirilen ‘ötekileştirici’ fikirler arasındaki çatışma, çoğulcu bir Avrupa kimliğinin oluşumu için kritik sorunsallardan başlıcasını oluşturmaktadır. Türkiye-AB ilişkileri de, kaydedilen aşama itibariyle, bu sorunsalı su yüzüne çıkaran bir süreci ifade etmektedir. Türkiye’nin üyelik süreci, AB’yi yalnızca kimlik perspektifinden zorlamamaktadır. Coğrafya, kurumsal-siyasi yapı ve en önemlisi küresel dünyada oynadığı rol bakımından da Türkiye, Avrupa’nın geleceği tartışmalarına yeni bir boyut getirmektedir. Kıtasal bir güç olarak kalmakla küresel bir güce dönüşme arasında gerilim yaşayan Birlik, bu gerilimini Türkiye ile ilişkilerine yansıtmaktadır.

Elinizdeki kitapta, başta Kıbrıs konusu olmak üzere, değişik konularda AB’nin Türkiye’ye karşı takındığı dışlayıcı ve zaman zaman hakkaniyet sınırlarını aşan belirsiz tutumu, Birliğin içinde bulunduğu gerilimleri erteleme çabasının bir parçası olarak değerlendirilmiştir. Dolayısıyla Türkiye-AB ilişkilerinin geleceği, Kıbrıs sorunu başta olmak üzere birtakım ‘teknik’ konuların çözümüne olduğu kadar, AB’nin 21. yüzyılda kendisini nasıl konumlandıracağı ve nasıl bir gelecek tasavvur ettiği ile de yakından ilgilidir.

Yukarıda çizilen çerçeveden hareket eden elinizdeki çalışmanın ilk kısmında son dönem Türkiye-AB ilişkileri hukuk, siyaset, uluslararası ilişkiler ve ekonomi perspektiflerinden değerlendirilmeye çalışılmış ve ilişkilerin karmaşık yapısını anlamlandırabilmek için interdisipliner bir yaklaşım geliştirilmesi amaçlanmıştır. Bu sayede Türkiye-AB ilişkilerinin biri diğerlerine feda edilemez boyutlarının olduğu ve tüm boyutların birlikte ele alınması gereği üzerinde durulmuştur. Türkiye-AB ilişkilerinin 2009 sonrası dönemde yeni bir düzleme geçebileceğini öngören çalışmanın ikinci kısmında ise senaryo analizleri ile AB’nin Türkiye’ye karşı takınacağı değişik tutumların muhtemel etkileri üzerinde durulmuştur. Bu kısımda AB perspektifinden bir analiz yapılmış, Türkiye-AB ilişkilerinin geleceğinin sembolik, ekonomik ve stratejik anlamı tartışmaya açılmıştır.


**** USAK Kitaplarıyla ilgili iletişim adresi ***

http://www.usak.org.tr/yayinlar2.asp

Nuray Özkan, USAK Halkla İlişkiler
Mebusevleri Mah. Ayten Sok. No:21 Tandoğan / Ankara
Tel : (0312) 212 28 86 Faks : (0312) 212 25 84

Web siteleri : www.usak.org.tr, www.usakgundem.com, www.turkishweekly.net

E-mail : merkez.usak@gmail.com

*** Kitabın Satış Noktaları: ***

• USAK Merkez Binası, Kitap Satış Reyonu
• D&R Mağazaları
• İnternet Kitap Satış Siteleri
• USAK İnternet Kitap Satış Bölümü
• Dost Kitabevi
• Ankara Akçağ Kitabevi, İnsancıl Kitabevi (Eskişehir), Kitapyurdu, Idefix ve diğer seçkin kitabevleri
• Ayrıca USAK Sekretaryası ile bağlantıya geçilmesi durumunda kargo ile adrese teslimat da yapılmaktadır.

Regional Improvements and Turkish-Syrian Relations

The relations between Turkey and Syria gained a new dimension last week as a result of the continuing negotiations of the High Level Strategic Cooperation signed by the Turkish and Syrian leaders. Many commenders interpreted the meeting very positively and on the day after the meetings Syrian newspapers covered the issue on their front pages. The main emphasis has been on the revised economic and social relations between the cuntries.

Turkish-Syrian relations have gained strength since the beginning of the 2000s. Despite criticisms, the visit of ex Turkish President Ahmet Necdet Sezer to Syria for the funeral of Hafez Al-Asad was perceived as an olive branch and the initiative is still recalled by Syrians. Turkey has followed a stable policy towards Syria, which has been isolated by the West, subjected to economic sanctions particularly after September 11, and has faced international pressure following the assassination of Rafiq Hariri in 2005. Regarding Syria’s relations with the US we see that Syria was added to the list of terrorism-supporting countries in 1979 as it hosted Palestinian groups, and Washington’s withdrawal of its ambassador from the country also strained the relations between the two sides..........http://www.turkishweekly.net/op-ed/2559/-regional-improvements-and-turkish-syrian-relations.html

23 Eylül 2009 Çarşamba

Bölgesel Gelişmeler ve Türkiye-Suriye İlişkileri



Çarşamba gününden itibaren Türkiye’de devam eden temaslar neticesinde Suriye ile ilişkilere yeni bir boyut katılarak Yüksek Düzeyli Stratejik İşbirliği için imzalar atılmış ve iki ülke liderinin görüşmeler sırasında verdiği mesajlar pek çok yorumcu tarafından olumlu olarak karşılanmıştır. Perşembe günkü Suriye gazetelerinde, bu hafta gerçekleşen Beşar Esad liderliğindeki Suriye heyetinin ziyareti ve atılan imzaların ilk sayfadan verildiği görülmektedir. Suriye medyasında ayrıca Türkiye-Suriye arasında geçmişle kıyaslandığında tersine dönen ilişkinin yanısıra iki ülke arasındaki ekonomik ilişkilerin büyüklüğüne de vurgu yapılmaktadır.

Türkiye-Suriye ilişkileri özellikle 2000’li yılların başından itibaren önemli bir ivme kat etmiştir. Eski Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in tüm tepkilere karşın Hafız Esad’ın cenazesi için Suriye’ye gitmesi Türkiye’nin uzattığı bir el olarak algılanmıştır ve bu girişim Suriye tarafından hala dile getirilmektedir. Özellikle 11 Eylül saldırılarının ertesinde Batı tarafından uygulanan izolasyon politikalarının ve ekonomik yaptırımların yanı sıra, 2005 yılında gerçekleşen Refik Hariri suikastı ile karşılaşılan uluslararası baskı sonrası yalnızlaşan Suriye’ye karşı Türkiye istikrarlı bir politika izlemiştir. Suriye ve Amerikan ilişkilerine bakıldığında ise daha 1979 yılında ABD tarafından terörizmi destekleyen devletler listesine Filistinli gruplara ev sahipliği yaptığı için Suriye’nin de eklendiğini görmekteyiz. 2000’li yıllarda Suriye’nin tekrar ‘şer ekseni’nde tanımlanması ve Hariri suikastı sonrası Washington’ın büyükelçisini ülkeden tekrar çekmesi de iki ülke arasındaki gerilimi artırmıştır.

Bölgesel dinamiklere bakıldığında ise, 2003 Mayıs ayında gerçekleşen Irak işgali sonrası bölgede mezhepsel gerilimlerin ve İran’ın etkisinin artması, Arap-İsrail çatışmasının devam etmesine bağlı olarak Hamas direnişinin devam etmesi, 2006 yılında patlak veren Lübnan savaşı sonrası Hizbullah’ın etkisinin artması, Suriye’nin izolasyon politikaları sonucu İran ile yakınlaşması ve Arap dünyasının giderek kutuplaşması gibi olaylarla durumun daha da karmaşıklaştığı görülmektedir.
.........http://www.usakgundem.com/yorum/251/b%C3%B6lgesel-geli%C5%9Fmeler-ve-t%C3%BCrkiye-suriye-%C4%B0li%C5%9Fkileri.html

30 Ağustos 2009 Pazar

Turkish-Iraqi Relations in Light of Davutoglu’s Visit To Iraq

In the post-2003 period, Iraq has been the most substantial issue in Turkish foreign affairs, due to the intense domestic conflict and political instability in Iraq. For Turkey, the unity of Iraqi territory and the security of the region have been a top priority since the US occupation of Iraq. Moreover, the PKK terrorist organization has positioned itself in Northern Iraq and has conducted its activities against Turkey from this location, creating a security concern for Turkey. However, depending on the cooperation efforts of both countries, it can be said that during the past two years, the relations have become more constructive through the mutual visits of politicians.



Turkish Foreign Minister Ahmet Davutoğlu and state Minister Zafer Caglayan paid a one-day visit to Iraq to meet with Iraqi president Jalal Talabani, Prime Minister Nuri Al Maliki and Foreign Minister Hoshyar Zabari in preparation for the second meeting of the High Level Cooperation Council. The aim of the meeting was, in the words of Davutoglu, “not only cooperation but an integration” of the two countries and the establishment of the scope of security issues, including the close of the Mahmur Terrorist Camp. They are also planning the future expansion of a similar integration project to include Syria and Russia.



The Bilateral High Level Strategic Cooperation Council was established on 10 July 2008 during Turkish Prime Minister Recep Tayyip Erdogan’s visit to Iraq. The Council’s second meeting was on the agenda during Davutoglu’s last visit. It will be held in October 2009 and will determine the details of the Council. Generally, the Council will include the establishment of a common security framework, a high-level political dialogue, mutual economic dependence and cultural cooperation. The Council will be co-headed by two Prime Ministers and conducted with the participation of nine ministries. The ministers will meet three times a year with the aim to improve their interaction in energy, security, diplomacy, and economy issues.
.........http://www.turkishweekly.net/op-ed/2545/turkish-iraqi-relations-in-light-of-davutoglu%E2%80%99s-visit-to-iraq-.html

Lübnan Parlamento Seçimleri

2009 yılı Orta Doğu’daki pek çok ülke için hem yerel hem de parlamento seçimleri anlamında pek çok seçimin yaşandığı bir yıldır. Irak, Lübnan, İran, Cezayir gibi ülkelerde gerçekleştirilen / gerçekleştirilecek olan seçimler, 2008 sonunda göreve başlayan Obama hükümeti ile birlikte değerlendirildiğinde, hem bölge düzeyinde hem de bölgeye yönelik değişen yaklaşımlarla birlikte iletişim kanallarının açılması anlamında büyük bir değişim getirecektir.

Lübnan’da 7 Haziran 2009 tarihinde yapılan ve ülkenin gelecek dört yılını belirleyecek olan Parlamento seçimleri uluslararası toplum tarafından yoğun bir ilgiyle takip edildi. Lübnan’ın karmaşık bir seçim sistemi ve politik yapıya sahip oluşu ve bu konudaki Türkçe kaynakların eksikliğinin dikkat çekici bir düzeyde olması nedeniyle bu çalışmada ana hatlarıyla günümüze yansıyan krizlerin politik sistem boyutu incelenecek ve son kısımda son seçimlerin değerlendirilmesi yapılacaktır.

Etnik ve Parlamenter Yapı:

Dört milyon civarında bir nüfusa sahip olan ve resmi olarak 18 mezhebin tanındığı Lübnan Cumhuriyeti 6 bölgeye (Muhafaza) ayrılmaktadır: Beyrut, Kuzey Lübnan, Dağlık Lübnan, Güney Lübnan, Beka Vadisi ve Nabatiye.[1] Fransızlar tarafından 1932 yılında yapılan ilk ve tek etnik yapıya dayalı nüfus sayımına göre en fazla nüfusa sahip olan Hıristiyan Marunileri (28.8%), Sünni (22.4 %) ve Şii(19.6 %) mezhepleri takip etmekteydi. [2]

Lübnan Anayasası, Lübnan’ın demokratik ve parlamenter bir Cumhuriyet olduğunu vurgulamaktadır. Bakanlar Kuruluna Başbakan başkanlık etmektedir. Anayasa; yasama, yürütme ve yargı sistemlerinin ayrılığına dayanır. Meclis ideolojik ayrımdan ziyade etnik ve dini kimliklere göre şekillenmektedir. 128 üyeli meclis 4 yıllık bir dönem için seçilmektedir.

Cumhurbaşkanı altı yıllık bir dönem için Parlamento tarafından seçilmektedir ve aynı cumhurbaşkanı tekrar seçilememektedir. Başbakan ise Cumhurbaşkanı ve Parlamento tarafından seçilmektedir. 2000 yılında yapılan anayasa değişikliği ile 14 seçim bölgesine bölünen Lübnan’da, yapılan genel seçimlerde muhalif konumda bulunan Refik Hariri tekrar çoğunluğu kazanmış ve Suriye yanlısı Emil Lahud 1998 yılında istifaya zorladığı Hariri’yi başbakanlığa atamak zorunda kalmıştır. 3 Eylül 2004 yılında ise Suriye yanlısı Cumhurbaşkanı Emil Lahud’un görev süresi 29’a karşı 96 oy ile Meclis tarafından 3 yıllık bir süre için uzatılmıştır.

Ulusal Pakt:

Bağımsızlığın kazanılmasının ardından Maruni Cumhurbaşkanı Bişhar Huri ve Sünni Başbakan Riad El Sulh tarafından 1943 yılında yapılan ve yazılı olmayan Ulusal Pakt’a göre, ülke içindeki farklı mezheplerin tanınması kararlaştırıldı. Bu anlaşmada yansız, bağımsız ve egemen bir devlet konusunda anlaşıldı. Böylece ne Suriye ve Arap Dünyası’na, ne de Fransa da dâhil Batı Dünyası’na bir bağımlılığın olmadığı ilan edildi ve ülkenin kimliğinin Arap olduğu kabul edildi ayrıca Mezhebe Dayalı Sistem (Confessional Sistem) konusunda anlaşmaya varıldı. Anlaşma iki temel grubu esas almıştır: Müslümanlar ve Hıristiyanlar. Buna göre, Meclis’te dağılımın mezheplerin nüfus içindeki oranına göre belirlenmesi ve 1932 sayımına göre nüfusun %52’sini oluşturan Hıristiyanlar ve %48’ini oluşturan Müslümanlar için aynı oranın Meclis’teki dağılımda da esas alınması kararlaştırıldı. [3]

Mezhebe dayalı olan Lübnan politik düzeninde, 1932 sayım sonuçlarına göre, en yüksek makam olan Cumhurbaşkanlığı konumuna bir Maruni, Başbakanlık konumuna ülkedeki ikinci en kalabalık nüfusuna sahip olan Sünni mezhebine mensup bir kişi ve Meclis Başkanlığı konumuna ülkedeki üçüncü en kalabalık nüfusa sahip Şii mezhebine mensup bir kişinin getirilmesi ve Parlamento’daki Milletvekili oranının 6:5 oranında (her on bir milletvekilinden 6’sı Hıristiyan ve 5’i Müslüman) olması kararlaştırıldı. Mezhepsel olarak belirlenen diğer pozisyonlar ise şu şekildedir: Savunma Bakanı Ortodoks Hrisitiyan, İçişleri Bakanı bir Dürzi, Başkomutan bir Maruni Hristiyan.

Taif Anlaşması:

15 yıl süren iç savaşı bitiren Taif Anlaşması Suriye, diğer Arap ülkeleri ve uluslararası toplum tarafından desteklenerek 22 Ekim 1989 tarihinde 22 günlük görüşmeler sonucunda imzalandı. Taif Anlaşması genel olarak 1943 yılı Ulusal Pakt’ına bağlı kalmakla birlikte farklı mezheplerin bir arada yaşaması ve herhangi bir mezhebin avantajlı konuma sahip olmasından ziyade, güç paylaşımının eşit dağılımını, Lübnan’ın birliğini ve Arap kimliğini esas almaktaydı. 1990 yılında Müslümanlar ve Hıristiyanlar arasındaki oran 1:1 olarak değiştirildi (Lübnan Anayasası 23.md.) ve Meclis Başkanının görev süresi dört yıla çıkarıldı; ancak belli pozisyonlardaki görevlilerin mezheplere göre dağılımı aynı kaldı.

.........http://www.usakgundem.com/yorum/236/-yorum-analiz-l%C3%BCbnan-parlamento-se%C3%A7imleri-.html

09 Nisan 2009 Perşembe

Obama’s Visit to Turkey: A New Beginning for Both Countries

The visit of U.S. President Barack Obama to Turkey created a wave of excitement in the country. The visit is in general evaluated as successful for both of the countries. In the process of reconstructing American hegemony in the world, Turkey was one of the stops on the President’s list. After sending off Obama to Iraq, Turkey is talking about the meaning of his cleverly prepared speech given in the Turkish Grand National Assembly (TBMM) word by word and the future relationship between the two countries. In a country like Turkey, which has a Muslim-dominated population but is secular in constitution; is in the Middle East but also has non-Arab roots; is paving the way to enter the European Union; and is increasing its voice in the last summits; it was very well-received speech because of the parallelisms, such as his Muslim parents and the Muslim world, the Armenian issue, and the U.S.’s history with the Native Americans. In contrast with Bush’s discourse, Obama did not mention moderate Islam, but mostly the secular and democratic character of Turkey, although his sensitivity towards Islamic values was highlighted during the visit. Touching upon Turkey’s role as a bridge, Obama said that he is ready to construct the bridge, because he overcame racial barriers in his past and has roots in different religions, drawing a parallel between himself and Turkey.

As a result of the Bush Doctrine and Bush’s policies in the region, antagonism against the U.S. increased in Turkey, although recent surveys indicate that more than half of Turks approved of Obama. Now people are debating his sincerity, and while some say he is too romantic, others argue that he is also a realist, as he has learned from the faults of his predecessors. But we see that the same characteristics of Obama that drew American citizens to vote for him also influence Turkish citizens; this is another parallel between the two countries.

It is sure that Turkey is in a place in which the U.S. has an interest. In the past Turkey was seen as having potential in its region, but in the last decade it has been using its potential to solve problems in its region, although chaos sometimes arises due to sensitive domestic issues. Although the relationship between the U.S. and Turkey is not a strategic partnership because they are not equal powers and it is an asymmetric relationship, it may be said that there is a “model partnership” between the countries.

A striking transformation has occurred in Turkey’s Middle East policies in the last decade. After many years of ignoring the region, Turkey’s turned its attention to the region’s political, social, and economic issues and increased its soft power and visibility. It was particularly concerned with the U.S.’s occupation of its neighbor, and Turkey’s position on the energy basins increased its geostrategic importance. Long years of discussions regarding the Kurdish establishment in the north of Iraq and the U.S.’s deployment in Turkey have escalated the discussions among Turkish decision makers. Today both the U.S. and Turkey want to increase the soft power elements in their foreign policy tools. As a peaceful opening to the Islamic World and keen interest in playing a role between the conflicting parties with its Islamic-rooted governmental, Turkey also wants to cooperate with the U.S.’s new approach. Although the position is advantageous for the region’s countries, its leading position may increase the feelings of rivalry between the countries’ leaders. Obama has a list of many issues to solve, beside his country’s economic troubles. Turkey is also involved in many issues with the U.S., such as Iraq, Afghanistan, Pakistan, the liquidation of the PKK from northern Iraq, the energy issue, the Syria-Israel talks, combating terrorism, the Caucasus, Armenia, Russia, and relations with Muslim countries.

The timing of Obama’s visit helped Turkey to enforce its relationship with the new U.S. president. The G-20 and NATO summits before the Alliance of Civilizations conference were like a preparatory stage to meeting with Turkish officials. The disagreement over Rasmussen showed again Turkey’s capacity to resist on some events. Although some European leaders perceived Turkey’s position as deliberately blocking a decision, Turkey’s resistance to a candidate like Rasmussen, who has a tarnished image due to his stance on the cartoon issue, actually contributed to its soft power in the Middle East. And Turkey’s objection to Rasmussen’s allowance of PKK-supporter Roj TV in Denmark underlined the sensitivity of the PKK issue in Turkey.

Despite Germany and France’s opposition on the European Union issue, Obama reaffirmed the U.S.’ support of Turkey’s EU accession, as have previous U.S. presidents. In the Middle East Turkey’s efforts to enter the Union is a confusing point in the minds of the people, and Turkey’s lengthy negotiations have been interpreted as futile. Although the process is long and tiring for Turkey, its duty is to explain its aims to the Middle Eastern countries and intensify its visits and relations with European leaders to revive the relations after a long period of stagnancy in the relations. The Armenian issue was another question related to Obama’s visit for Turkish foreign policy analysts looking towards the approaching date of 24 April. Although we know Obama had made some promises regarding the issue, Turkish President Abdullah Gul’s speech emphasizing the establishment of a committee to study the archives and his desire for the participation of other nations to the committee as third parties showed Turkey’s confidence on the issue and its openness towards solving the issue. When we take into consideration Obama’s personality and approach, it may be hoped that the call of the Turkish President will be evaluated.

Obama’s visit to Turkey one month after Hillary Clinton’s visit makes clear that Turkey is seen as an important actor for the newly formed U.S. government. The visit is different from Obama’s visits to other countries thus far, because Turkey is the first Muslim majority country for Obama to visit as president, and the visit is not a part of an international event. Turkey is seen as a helper after the strained relations since 2003, and the U.S. is keen to regain Turkey’s friendship in line with its theme of “making of peace with Islam,” and Turkey is aware of its role. For the Turkish government the past week’s summits and Obama’s visit, after the recent surprising results of the time-consuming local elections, provided a chance to turn to international events to define its agenda again for the future projections of its foreign policy.


Serpil ACIKALIN

USAK Center of Middle Eastern Studies (JTW)

Thursday, 9 April 2009
.........http://www.turkishweekly.net/op-ed/2502/obama’s-visit-to-turkey-a-new-beginning-for-both-countries-.html

After Gaza Attacks: Does Arab Initiative Possible for the Middle East?

After the cease fire on 18 January, three weeks after Israeli assaults, we have enough data for an evaluation of the events. In 2006 (Israel's War on Hezbollah in Lebanon), we saw that Hezbollah was more successful than today’s Hamas –if we measure the success with the number of dead people-. Hezbollah killed 120 Israeli soldiers and 40 civilians. Apart from the ideological and deeper relationship with Iran, Hezbollah won the right of veto in Parliament after its long resistance which resulted in postponement of presidential elections for 19 times. On the side of Hezbollah there were more than 1200 dead and a big damage of infrastructure in the country. To gain the veto right also shows that Hezbollah was the winner after the war. Hezbollah provided electricity to the places where even government was not able to provide electricity and big amounts of money were transferred to affected families in the war. The positive atmosphere reflected to Israel in a opposite way. Increased criticism, demonstrations against Olmert government and Winograd reports were all disclosed bad balance sheet of Lebanon war for Israel. Olmert has been waiting the February elections to leave his office as a result of Tzipi Livni’s failure to establish the government after his resignation.

When we focus today’s situation in Gaza, according to UN, the numbers of dead people is 1314 (at least three fourths are civilians) and on the Israeli side there are 9 soldiers and 4 civilians who were killed. For the war Avigdor Lieberman, chair of the far-right Yisrael Beitenu (Israel Our Home), said that “it returned our national pride to us”. Here both parties are claiming that they reached to victory. Our minds are confused with the statements of Olmert and Hamas, both said they reached to victory. At the beginning, the rockets were shown as one of the main reasons of the assault by Olmert, but when the ceasefire was announced, the rockets were still being launched. Thus we know that the reason of the ceasefire was not to stop of rockets. Besides that Israel couldn’t get Gilad Schalid back.

Before the ceasefire, Hamas announced its demands for ceasefire: 6 months of ceasefire, the opening of borders, transfer of the coastal and air space control to Hamas. There were some missing points in the Saturday’s cease fire : Although Olmert said that they reached to their goal in the attacks, there is no concrete condition for the ceasefire. Although the troops completed their pulling out from Gaza, there is no statement about borders or any international negotiations. The fundamental question here is that “shouldn’t be the ceasefire between two parties?” (the same way of the peace negotiations or the last tacit ceasefire for six months). After the assault Israel believes in that it gained its dissuasiveness power again. When Israel was announcing ceasefire expectation was the convincement of Hamas by Egypt. Apart from a partner for a ceasefire, another point is the lack of an observer for the continuation of the ceasefire. In the first ceasefire both of the parties blamed each other to break the ceasefire. Another point is that a ceasefire without specific conditions will be broken by rockets or air strikes.

After all, at the end of the assaults one of the main losers is the United Nations. Its respectability has already deteriorated for years. As a cold war body, UN is not seen as an important actor in international conflicts because it proved its failure in Somalia, Ruanda, Bosnia and Palestine. The visit of the UN Secretary General, Ban Ki-Moon to the region after more than two weeks of the assaults, was perceived more as an indication of good faith. Today international bodies are the ineffectiveness in the region. The US, active in the region since 1970s, has not been mediating in the region after Clinton. All these conditions enforced Israeli to wage assault when it feels insecure. In the context of human rights and law of war there has not been any deterrent decision by international bodies for any future Israeli assault.

Considering Arab countries, the approach of the countries not to participate to meeting on Palestinian issue in Qatar and to participate Kuwait meeting after two days proves the polarization among the Arab countries. Although some of the countries in Qatar called for suspension of Arab Peace Initiative except Lebanon. In the Kuwait meeting, Saudi King Abdullah said that even one drop of Palestinians’ blood is more valuable than whole money in the world. This kind of speeches was given by the Arab leaders after the announcement of the cease fire. They donated 2 billion dollar for Gaza. Israel is trying to prevent the money to go Hamas. Besides that Israeli officials are calling for refraining from accepting Hamas as a legitimate power and it wants to cut the any link with Hamas.

Saudi King accused Israel of using disproportionate power against Gaza and called for the application of Arab Initiative. Arab Initiative, which was brought into agenda in 2002 by Saudi Arabia and approved by the members of Arab League –except Jordan and Egypt as they didn’t participate to meeting-, is the first general agreement made by Arab countries against Israel. There were some conditions in exchange for the recognition of Israel and for normalization of relations with Israel. According to this decision the conditions were: withdrawal of Israel from the occupied territories after June 4 1967, reach a common solution for Palestinian refugees (UN Resolution 194), establishment of an independent Palestine with its capital, East Jerusalem (Security Council Resolution 1397). The Plan is based on the land for peace principle instead of war with Israel. The Plan is coming up in each Arab League meeting and it was renewed by Saudi Arabia in 2007. Apart from the discussions on whether the Plan is dead now or not, the Plan seems as the only way for a common Arab decision on the topic since it is comprehensive and has the potential to provide solutions.

After a month of the issue of the Plan in March 2002 we witnessed Jenin massacre in Palestine. But importance of the Plan is that it was argued by most of the Arab leaders in an atmosphere of the increasing antagonism against Israel in 2002. If the leaders insist on the application of the Plan by the new Obama government it will prove that Arabs can come together to reach a common ground and they can find solutions to maintain peace in the region.



Serpil ACIKALIN

Middle East Desk – USAK

sacikalin@usak.org.tr
Monday, 26 January 2009

.........http://www.turkishweekly.net/op-ed/2470/after-gaza-attacks-does-arab-initiative-possible-for-the-middle-east.html

10 Şubat 2009 Salı

Irak Yerel Seçimleri


Serpil Açıkalın-USAK


Zaman içinde istilanın bahanesi, Irak'ı kitle imha silahlarından(KİS/WMD) temizlemekten, Irak halkını Saddam Hüseyin'in diktatörlüğünden kurtarmaya dönmüştür. Zamana ve zemine göre vurgu değişmiştir., bazan her iki fikir bir arada kullanılmıştır. Fakat savaş yaklaştıkça, gerçekten, vurgu git gide Saddam Hüseyin rejiminin devrilmesinden sonra Irak halkının kendi kendini yönetmesinin onlara imparatorlukça(imperial) öğretilmesinin gereğine kaymıştır. [1]


31 Ocak tarihinde gerçekleşen Irak vilayet seçimlerinin ilk resmi sonuçları Cuma günü itibariyle açıklanmaya başlanmıştır. Irak Bağımsız Yüksek Seçim Kurulu’nun((IHEC)) talebi ile Türkiye’deki araştırma kuruluşları ve üniversitelerden Irak’a seçim gözlemcisi olarak giden 24 kişi içinde 5 kişilik USAK ekibi de vardı. Yerel seçimler 18 vilayetin 14’ünde yapıldı. Kürt bölgesindeki 3 vilayet (Duhok, Süleymaniye, Erbil) ve Kerkük vilayetinde seçimlerin daha sonra gerçekleştirilmesi beklenmektedir. Kerkük seçimleri vilayet üzerine tartışmalar sona erene kadar yapılmayacak, Kürt bölgesindeki seçimler ise Kürt Ulusal Meclisi’nin talep ettiği zaman yapılacaktır. Irak Bağımsız Yüksek Seçim Kurulu Başkanı Farac El Haydari’nin verdiği bilgiye göre seçim alanında uluslararası gözlemci niteliğinde Amerika, Avrupa Birliği, Türkiye ve Arap Birliğinden yaklaşık 700 kişi görev almıştır.[2]

2005 yılında Sünniler tarafından boykot edilen seçimler, bu yıl tüm tarafların katılımı ile gerçekleşmiştir. Seçimlerde dikkat çeken hususlardan bir tanesi 4 yıl önceki seçimlerde ittifak olarak katılım sağlayan Şii partilerin bu yıl rakip olarak seçimlere katılmış olmasıdır. Diğer bir dikkat çekici nokta ise 6 günlük seçim dönemi boyunca (Bağdat’taki şahsi gözlemlerime dayanarak) ülkenin önde gelen dini lideri Ayetullah Al-Sistani’nin posterlerinin çok sınırlı olmasına karşın, diğer parti adaylarının posterlerinin yoğun olarak halka açık alanda sergilenmiş olmasıdır. Son seçimlerde daha çok seküler, merkeziyetçi ve ulusal bilince vurgu yapan partilere (Iyad Allavi grubu örnek verilebilir) halkın desteğinin arttığı görülmektedir. 2005 yılında gerçekleşen seçimlerde yoğun olarak mezhebe dayalı bir ayrımlaşma yaşanmış, 2009 Ocak ayında ittifakların ayrı partilere bölünmesi halkın daha az mezhebe dayalı bir karar vermesini sağlamıştır.........http://www.usakgundem.com/haber/29654/

HAMAS KRONOLOJİSİ

Hazırlayan: Serpil Açıkalın -USAK Orta Doğu Araştırmaları Merkezi
sacikalin@usak.org.tr


HAMAS KRONOLOJİSİ (Müslüman Kardeşler’in ilk Yıllar Filistin Faaliyetleri Dahil, 1928-2007 Eylül)


1928: Müslüman Kardeşler Örgütü, Hasan El-Benna tarafından Mısır’ın İsmailiye kentinde kuruldu. Hamas, Müslüman Kardeşler Örgütü’nün Filistin’de kurulan alt koludur.

1935: Hasan El Banna’nın kardeşi Abdülrahman El Benna, Kudüs müftüsü ve dönemin İslam Konseyi Başkanı Hacı Emin El Hüseyni’yi ziyaret ederek Müslüman Kardeşler’in Filistin’deki ilk örgütlenmesini başlattı.

Müslüman Kardeşler, sonraki yıllarda İsrail devletinin kurulması çabalarına karşı bölgede ortaya çıkan Filistin isyanlarında ve 1948 savaşlarında aktif rol alarak bölge halkının sempatisini kazandı.

26 Ekim 1945: Müslüman Kardeşler Kudüs’te resmi olarak ilk ofisini açtı. Hacı Emin El Hüseyni Müslüman Kardeşler’in Filistin’deki lideri olarak belirlendi.

1960’lar: Müslüman Kardeşler’in Gazze’deki faaliyetleri, merkezi Mısır’da bulunan örgütün Mısır yönetimi ile ilişkisine bağlı olarak zaman zaman aksamalara uğradı. Özellikle Nasser ve Arap Milliyetçiliği ideolojisi ile ters düşen örgüt, 1967’de Arapların hezimete uğradığı savaşı ”ilahi bir ceza” olarak yorumladı.

El Fetih 1967 savaşı sonrası Filistin Milliyetçiliğini savunan görüşleriyle ön plana çıktı. Müslüman Kardeşler için öncelik, El Fetih’in aksine, İsrail işgaline karşı silahlı mücadele yerine toplumun İslami dönüşümünün gerçekleşmesiydi. Bu düşünce farklılığı İsrail tarafından kullanılarak El Fetih’e karşı Hamas’a maddi destek verildi.

1973: Müslüman Kardeşler örgütünün HAMAS’a dönüşmesinde milad kabul edilen İslam Derneği kuruldu (El-Mucemma El-İslami). Kurucular arasında Şeyh Ahmed Yasin, Salim Şurrab, Ahmad İbrahim Dalloul, İsmail Abu El Avf, As’ad Hassaniyya, Mustafa Abd-al El, Abd-al Hai, Abd-al El, Lutfi Şubeyr, Yakub Abu Kuveyk, Ahmad Abu El Kas, İbrahim El Yazuri, Abdulaziz Rantisi, Mahmud Zahhar da vardır.

Dernek başlangıçta bir camii olarak kuruldu ancak sonrasında klinik, okul, gençlik klubü, anaokulu gibi sosyal faaliyetlere de başladı. 1979 yılında 2000’e ulaşan üye sayısı ile birlikte, İsrail tarafından derneğe “yardım kuruluşu” olarak yasal faaliyet lisansı verildi.

Özellikle camilerde yayılan dernek fikirleri Gazze İslam Üniversitesi’nin kurulması ile faaliyetlerini daha da yoğunlaştırdı.

İran Devrimi ve Camp David görüşmeleri sonrası Mısır’ın Arap Dünyasından izole olması ve 1982 yılında gerçekleşen Lübnan iç savaşı sırasında Filistin Kurtuluş Örgütü’nün aldığı darbeler, Müslüman Kardeşler’in daha da güçlenmesini sağladı. Değişen bölge koşulları Filistin gençliğinin siyasi konulara olan ilgisini arttırdı. Ancak Müslüman Kardeşler için toplumun İslami dönüşümü henüz gerçekleşmediğinden silahlı mücadele için hala erken sayılıyordu.

8 Aralık 1987: Birinci intifada başladı. 9 Aralık’ta Şeyh Yasin ve örgütün üst düzey yetkililerinin yaptığı toplantılar sonucu işgale karşı silahlı direniş için beklenen zamanın geldiğine karar verildi. Hamas halk ayaklanmasına çeşitli düzeylerde katıldı ve El Fetih’ten sonra ikinci büyük siyasi hareket haline geldi.

14 Aralık 1987: Gazze’de patlak veren birinci intifada sonrası HAMAS(Hareket El-Mukavvama El- İslamiyye) kuruldu ve örgüt adına ilk bildiriler dağıtılmaya başlandı.

01 Ağustos 1988: Ürdün Kralı Hüseyin, Batı Şeria ile olan tüm idari ve hukuki bağlarını kestiğini, 1.300 Filistinliye tanıdığı Ürdün pasaportu kullanma hakkını kaldırdığını ilan etti. Bu karar FKÖ’nü bağımsızlık ilanına zorladı ve HAMAS-FKÖ arasındaki bölünmenin başlangıcı oldu.

18 Ağustos 1988: Hamas, kuruluş felsefesini, örgütün ideolojisini, sosyal ve ekonomik anlayışını ve İsrail karşısındaki pozisyonunu ortaya koyan ve “Hamas Anayasası” olarak adlandırılan 36 maddelik belgeyi yayınladı.

Besmele ile başlayan bu anayasada “Örgütün amacı İslam, rehberi peygamber, anayasası Kur’an’dır”(md.5) ifadeleri kullanıldı ve örgüte bağlılık iman ile özdeşleştirildi(md.7).

1989: Hamas militanlarının İsrail’e karşı düzenlediği saldırı sonrasında, İsrail Hamas’ı terörist bir örgüt olarak ilan etti. Şeyh Ahmed Yasin ömür boyu hapse mahkûm edildi.

1991: İngiliz Manda Yönetimi’ne ve Filistin’deki Siyonist örgütlenmeye karşı yürüttüğü mücadele ile tanınan İzzettin El–Kassam’ın (1880–1935) adını taşıyan Hamas’ın askeri kanadı İzzettin Kassam Birlikleri 1991’de kuruldu.

1991 yılında İzzettin Kassam Tugayları, “Filistin’i kurtarmak ve Filistin halkının haklarını geri almak, Kuran’ın, Sünnetin ve diğer İslam alimlerinin bildirdiklerine uygun olarak direnişe katkıda bulunmak” amacıyla direnişe geçtiğini duyurdu.........http://www.usak.org.tr/rapor.asp?id=25

Gazze Saldırıları Sonrası Arap Barış Planı Mümkün mü?

Serpil Açıkalın



18 Ocak tarihinde gerçekleştirilen ateşkes ve 3 hafta süren saldırılar sonrası bilançonun çıkarılması için gerekli olan envantere sahibiz. 2006 yılında gerçekleşen 33 günlük Hizbullah-İsrail savaşında -eğer başarıyı İsrail tarafında verdirilen ölü sayısı ile ölçeceksek- Hizbullah’ın öldürdüğü 120 İsrail askeri ve 40 sivil ile bugün Hamas tarafından öldürülen 9 asker ve 4 siville karşılaştırırsak, Hizbullah hedefine ulaşmada daha başarılı olmuştur diyebiliriz. Ayrıca Hizbullah’ın İran’la ideolojik ve daha derin bağlara sahip olması dışında, Lübnan’da 19 kez ertelenen cumhurbaşkanlığı oylamasında gösterdiği direniş sonucu veto hakkına sahip bir şekilde ‘kazanan taraf’ olması savaş sonrası yaşananlardan olmuştur. Devletin elektrik dahi veremediği yerlere elektrik ulaştıran ve savaşta zarar görenlere yüksek tutarlı maddi yardımda bulunan Hizbullah için yaşanan olumlu hava, İsrail’e tam tersi bir şekilde yansımıştır. Olmert hükümetine karşı ülke içinde artan eleştiri ve gösteri zincirleri ile birlikte 1 yıl önce yayınlayan Winograd raporu da savaşın bilançosunu gözler önüne sermiştir. Olmert’in istifası sonrası yeni hükümetin kurulmasında Tzipi Livni’nin başarılı olamayışı neticesinde görevine hala devam eden Olmert, görevden ayrılmak için Şubat ayını beklemektedir. Hizbullah tarafında ise büyük bir altyapı tahribatı ile birlikte 1200’ün üstünde sivil can kaybı yaşanmıştır.

Bugün Gazze’deki bilançoya baktığımızda ise BM rakamlarına göre Gazze’de ölü sayısı 1314 iken(dörtte üçü sivil), İsrail tarafında sadece 4 sivil ve 9 asker ölmüştür. Aşırı sağcı İsrail Evimiz Partisi lideri Avigdor Lieberman’ın da “onurun tekrar kazanılması” şeklinde tanımladığı operasyon sonrasında tek taraflı bir ateşkes ilanı yapılmıştır. Olmert’in, Hamas’ın taraf olmasını istemediği, çünkü bunun Hamas’ı meşru kabul etmek anlamına geldiği şeklindeki yaklaşımı, Mısır ve ABD tarafından da kabul görmüştür. Burada her iki taraf da zafere ulaştığını iddia etmektedir. 3 haftalık saldırının ardından Olmert’in istenilen hedefe ulaşıldığını belirtmesi yanında, Halid Meşal'in de zaferin Hamas tarafından kazanıldığı şeklindeki açıklaması kafaları karıştırmıştır. İsrail’in, operasyonun başlangıcında hedef olarak gösterdiği roketler ateşkes açıklandığı sırada da devam etmiştir. Bu durum, ateşkesin roket saldırıları bitirildiği için yapılmış olmadığını göstermektedir.

Hamas’ın görüşmeler öncesindeki ateşkes için ön şartları 6 aylık bir ateşkes, sınırların açılması ve hava-kara-deniz sahalarının kullanılabilmesiydi. 3 haftalık saldırı sonrası Obama’nın görevini devralması öncesi Cumartesi günü, İsrail tarafından tek taraflı ateşkesin ilanı, nasıl ki saldırılar öncesi görüşüldüyse, sonrasında da Mısırlı ve İsrailli yetkililerin yaptığı bir ön görüşme sonrası yapılmıştır.

Cumartesi gecesi İsrail tarafından yapılan tek taraflı ateşkes duyurusunda eksik olan bazı hususlar vardır: Her ne kadar Olmert, görevin başarıyla yerine getirilmiş olduğunu söylese de, ateşkesin şartları hala belirsizdir. Hamas’ın taleplerinden bir tanesi olan İsrail askerlerinin Gazze’den çıkarılması üç gün sonra tamamlanmış olsa da, sınırlar, uluslararası görüşmeler ya da Hamas’la varılan herhangi bir anlaşma mevcut değildir. Buradaki temel soru: “Nasıl ki barış anlaşmaları karşılıklı yapılıyorsa ve nasıl ki 6 ay süren zımni ateşkes karşılıklı yapıldıysa en son ateşkesinde iki taraflı yapılması gerekmiyor mu?” şeklindedir. Operasyon sonrası İsrail, caydırıcılık özelliğini tekrar kazandığına inanmaktadır. İsrail ateşkes ilan ederken umulan, Hamas’ın Mısır tarafından ikna edilmesi olmuştur. Burada eksik olan bir diğer husus, ilan edilen ateşkes süresince gözlemcinin kim olacağıdır. Çünkü 6 ay süren ateşkeste her iki taraf da ateşkesi kimin deldiği hususunda birbirlerini suçlamışlardır. Ayrıca şartları belli olmayan bir ateşkesin sonu yine ateşkesin roketlerle ya da hava saldırıları ile bozulması olacaktır.

Tüm bu olanlar karşısında zaten azalmış olan itibarını daha da kötüleştiren, uluslararası kurumlar olmuştur. İkinci Dünya Savaşı sonrası kurumu olan ve Bosna, Ruanda, Somali gibi ülkelerde başarısızlığı tekrar kanıtlanan Birleşmiş Milletler, kaybeden taraflardan birisi konumundadır. BM Genel Sekreteri tarafından saldırıların üçüncü haftası bölge ülkelerine yapılan ziyaret ise caydırıcılıktan çok bir iyi niyet göstergesi olarak algılanmıştır. Bugün sıcak çatışmaların yaşandığı bölgelerde uluslararası kuruluşların etkisiz kalması ve 1970’lerden itibaren bölgede etkinliği artmış olan ABD’nin Clinton dönemi sonrasında özellikle Filistin meselesinde arabuluculuk rolünü üstlenmemesi, İsrail’in istediği zaman saldırma ve istediği zaman da geri çekilme stratejisini güçlendirmiştir. Bu durumda savaş hukuku ve insan hakları bağlamında olası bir diğer saldırı için İsrailli karar alıcılara yönelik caydırıcı herhangi bir karar alınmamıştır.

Arap ülkelerine baktığımızda, Katar’ın Hamas ve Ahmedinejad’ı da davet ettiği toplantıya gelmediği halde Kuveyt’teki toplantıya gelen isimler, aynı zamanda Arap ülkeleri arasında artık iki kutuplu bir Ortadoğu’nun oluştuğunu da göstermektedir. Doha’da yapılan toplantıda, 2002 Arap Barış Planı’nın sona erdirilmesi çağrısı yapılmakla birlikte, Lübnan bu Plan’ın iptal edilmesi fikrine karşı çıkmıştır. Katar’daki toplantıya katılmayan liderler, Kuveyt’teki toplantıya katılmıştır. Kuveyt’te yaptığı konuşmada Suudi Kral Abdullah’ın Gazzelilerin bir damla kanının dahi dünyadaki tüm paralardan daha değerli olduğunu söylemesi, ateşkesin yapılmasıyla birlikte artık konuşabileceği komutunu almış olduğunu da göstermektedir. Saldırılar sonrasında Kuveyt’de yapılan toplantıda Arap liderler, altyapısı çöken Gazze için 2 milyar dolarlık bir yardımda bulunma sözü vermişlerdir. Suudi Kral, Gazze’nin yeniden yapılanması için 1 milyar dolar bağışlayabileceğini açıklamıştır. İsrail ise Gazze’ye aktarılacak olan paranın Hamas’ın eline geçmemesi için çaba gösterilmesini istemektedir. Ayrıca İsrail makamları Hamas’ın meşru görülmemesi ve Gazze’nin altyapı çalışmalarında Hamas ile bağlantı kurulmaması konusunda uyarılar yapmaktadır.

İsrail’i aşırı güç kullanmakla da suçlayan Suudi Kral, 2002 Arap Planı’nı tekrar uygulama çağrısı yapmıştır. 2002 yılının Şubat ayında Suudi Arabistan tarafından gündeme getirilen ve Mısır ve Ürdün’ün katılmadığı Beyrut’da Mart ayında yapılan zirvede Birlik üyeleri tarafından karara varılan Arap Barış Girişimi, Arap devletleri tarafından İsrail’e karşı alınmış olan ilk karardır. Tüm Arap devletlerinin İsrail’i tanıma ve ardından İsrail ile normalleşme sürecine girmesi için bazı şartlar verilmiştir. Buna göre 4 Haziran 1967 tarihinden sonra İsrail tarafından işgal edilmiş olan topraklardan(Golan ve Lübnan’ın güneyi dahil) çekilmesi, Filistinli mülteciler için ortak bir çözüme ulaşılması(BM Kararı 194) ve Doğu Kudüs başkenti olan bağımsız bir Filistin devletinin kurulması(Güvenlik Konseyi Kararı 1397) şartları vardır. Bu Plan’da İsrail ile savaş yerine barış için toprak ilkesi benimsenmiştir. Her yıl Arap Birliğinde tekrar gündeme gelen bu girişim, 2007 Mart ayında Suudi Arabistan tarafından yenilenmiştir. Bu girişimin ölü bir hale gelip gelmediği konusundaki tartışmalar bir yana, Arapları ortak bir fikir etrafında bir araya getirmesi ve Arap-İsrail meselesinde kapsamlı ve çözüme açık bir öneri olması nedeniyle değerlendirilmesi gereken belki de tek umuttur. Zamanın İsrail başbakanı Ariel Şaron ise Plan’dan bir ay sonra Nisan ayında başlattığı Savunma Kalkanı isimli operasyonla Filistin’i tekrar işgal etmiş ve Cenin katliamı gerçekleşmiştir. Arafat’a tecrit uygulandığı bir dönemde gerçekleşen saldırılarda, dönemin ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell’ın bölge ziyareti de bir sonuç vermemiştir.

Bu planın önemi Arap dünyasında İsrail’e karşı düşmanlıkların arttığı bir dönemde Arap Birliği tarafından genel çoğunlukla mutabakat sağlanılmış olmasıdır. Bölünmüş olduğu tekrar gözler önüne serilen Arap Dünyası’nın göreve yeni gelen Obama’ya Arap Planı üzerinde ısrar etmesi, Arapların ortak bir zeminde buluştuğunu ve barış istendiğini göstermesi bakımından fayda getirecektir.

Serpil Açıkalın
USAK Orta Doğu Araştırmaları Merkezi
23 Ocak 2009
sacikalin@usak.org.tr
........http://www.usakgundem.com/haber/29141/

09 Ocak 2009 Cuma

Gaza Attacks: The US, Its Arab Allies, and Turkey

Israel continues its offensives in Gaza that it began on December 27. The death toll reached 770 at the end of thirteenth day, with civilians accounting for one quarter of the deaths. Although many Arab columnists had interpreted the election of Obama as a new era for the region and had high expectations for him, the last events caused pessimism, particularly on the basis of his long silence.

In spite of Hamas’ preference for the ground operation against Israel, the number of dead and injured people continues to increase. Apart from the violence in the offensive, another striking situation is the reactions of the other Arab countries and Turkey on the matter.

We are aware of the Syria-Iran-Hezbollah-Hamas alliance against that of Egypt-Saudi Arabia-Jordan in the region. Needless to say, the encouraging factor for the offensives is the US and the allies of the US and Israel.

Arab countries, not representing their people because of unfair elections, perceive Hamas and other religious-based organizations as a threat to their regimes. The reason for such a perception is the rising popularity of Islamic groups in these countries after the 1980s because of improvements in the international arena, weak secular opposition in these countries, and – whether they are legal or not – the Islamic opposition’s grassroots networks which provide a good ground for their popularity. After the operations thousands took the streets to protest Israel and unreactive governments. Although the president of Israel, Shimon Peres, said that they are not making ‘public relations’ they are fighting against terrorism, it is not wrong to say that these latest attacks contributed to rising of Hamas’ popularity – like other Islamic groups – in Cairo, San’a, Beirut, Damascus, Ankara, Istanbul, and many of other cities in the world.

Referring to the statements of Arab leaders, famous Egyptian columnist Fahmi Huwaidi argues that today Arab regimes are “playing the game openly”. [1] For example Hosni Mubarak and Mahmud Abbas explicitly condemned and called attention to Hamas’ responsibility for the attacks, saying they had already warned Hamas about what would happen in the future. Although there are many casualties, the moderate (mu’tedil) countries’ discourse is very soft and, after the ground operation, the leaders are criticizing Israel very carefully........http://www.turkishweekly.net/op-ed/2461/gaza-attacks-the-us-its-arab-allies-and-turkey.html

05 Ocak 2009 Pazartesi

Gazze’de Yaşananlar ve Batı Müttefiki Arap Ülkeleri



Serpil Açıkalın(USAK)

İsrail’in Gazze’ye yönelik saldırıları bir haftadan daha uzun süredir devam etmekte ve 2008 yılı 500’den fazla kişinin ölmesine neden olan operasyonla geride kaldı. İsrail saldırıları sonrası yaşananlar nedeniyle daha birkaç ay öncesinde Obama’nın seçilmesiyle bölgede hakim olan iyimserlik havası da dağılmış oldu. Cumartesiyi Pazara bağlayan gece başlayan kara operasyonu ise hava saldırıları ile karşılaştırıldığında Hamas için daha tercih edilebilir bir direniş imkânı sunsa da, bölgedeki ölü ve yaralı sayısı artmaya devam etmektedir.

ABD ve İsrail Müttefiki Bölge Ülkeleri:

Bölgede Suriye-İran-Hizbullah-Hamas müttefikliğine karşı Mısır-Suudi Arabistan-Ürdün işbirliği görülmektedir. Türkiye’nin sert bir şekilde tepki verdiği saldırılar konusunda, İsrail için asıl cesaret veren gücün Amerika olduğunu söylemek kaçınılmazdır. Liderlerin adil ve bağımsız koşullarda seçilemediği Arap ülkelerinde, halkını temsil etmeyen yönetimler Hamas’ı ve kendi ülkelerinde bulunan dini temelli örgütleri kendileri için bir tehdit olarak görmektedirler. Bunun sebebi ise özellilkle Siyasi İslam’ın 1980’lerden itibaren bölgede giderek güçlenmesi ve ülkelerde asıl muhalefetin laik muhalefet yerine dini kimliği olan parti veyahut yasaklı olsun ya da olmasın dini örgütlerden gelmesidir.


Tüm bu saldırılar aynı zamanda Hamas’ın Kahire, Amman, San’a, Beyrut, Şam, Ankara, İstanbul ve daha nice dünya şehrinde popüleritesinin artması anlamına gelmektedir. Abbas'ın ve Mübarek'in saldırılar sonrası Hamas’ı sorumlu olarak göstermesine atıfta bulunan Mısırlı yazar Fehmi Huveydi Arap devletlerinin yaptıkları açıklamalarla ‘oyunu’ artık açıktan oynamaya başladıklarını söylemektedir.[1] Devam eden saldırılar sonucu Hamas’ın ve Gazzelilerin vereceği kayıplara rağmen, Mahmud Abbas da dahil, bölgedeki Batı ile müttefiklik ilşkisi olan ılımlı(mu’tedil) hükümet liderleri ve grupların söylemlerinin zayıflayacağı söylenebilir. Yaşananlara rağmen Arap liderlerinin genelde temkinli bir şeklide konuştuğu ve önceki gün başlayan kara operasyonu sonrası düşük tonda İsrail’i eleştirdiğini görülmektedir. Hatta Abbas dahi kendisini haklı çıkarma çabası ile biz Hamas’ı daha önce uyarmıştık beyanından daha fazlasını söylememektedir. Arapça yayın yapan Katar merkezli El-Cezire televizyonu Arap dünyasında ulusal televizyonlardan daha fazla rağbet gördüğü için, Gazze haberleri de bu kanaldan izlenmektedir. Saldırıların ilk gününün akşamı El-Cezire kanalına konuk olan Hamas’ın Suriye’de bulunan siyasi kanat lideri Halid Meşal üçüncü bir intifada çağrısında bulunarak Arap halklarının hükümetlerine baskı yapması çağrısında bulunmuş ve Mısır’ın geçmişte İsrail ile yaptığı savaşları hatırlatarak Mısırlıları hükümetlerine karşı protestoya davet etmiştir. Özellikle El-Cezire Arapça kanalında neredeyse 24 saat aralıksız verilen Filistin haberleri ile kendi hükümetlerinin televizyonlarında duyamadıklarını işiten kitleler, Arap sokaklarını doldurmaktadır. Bu yayınlar aynı zamanda sizin liderleriniz ABD ve İsrailin müttefiki anlamındadır. Ağlayan yaşlı bir kadının veya yerde şahadet getirerek ölen bir Filistinlinin görüntülerinin ard arda bu kanalda gösterilmesi de olaylara karşı hassasiyetin ve gösterilerin artmasında oldukça etkilidir. ........http://www.usakgundem.com/haber/28476/

25 Aralık 2008 Perşembe

'Ermeni Sorunu, Diaspora ve Türk Dış Politikası' Kitabı Çıktı




Yazar: Sedat LAÇİNER

Ücret: 27,50 YTL YTL

Yayıncı: USAK
Tel: 0312 212 28 86-87
Mail: merkez.usak@gmail.com


Türkiye'nin yüzyılı aşkın süredir başını ağrıtan Ermeni sorunu, dış ilişkilerini bozmakta, kendine olan güvenini azaltmakta ve en önemlisi yüzlerce yıl birlikte yaşadığı Ermenileri kendisine düşman yapmaktadır. Ermeni diasporasının büyümesi ve güçlenmesiyle birlikte sorun yeni boyutlar kazanmıştır. Türkiye'nin artık bir de Ermeni diasporası sorunu vardır. Ermeni diasporası sorunu Ermeni sorunu ile içiçe olmakla birlikte her iki sorunun birbirinden ayrılan yönleri de bulunmaktadır.

Elinizdeki kitap Ermeni sorunu ve Ermeni diasporası üzerine Türkçe'de yapılmış en kapsamlı çalışmayı oluşturuyor. Eserde Osmanlı'dan günümüze Ermenilerin dünyanın dört bir yanına nasıl dağıldıkları, hayatı birçok kez yeniden kurmak zorunda kalışları ve bu zorluklar içinde "Türklere diş bileyişleri" bilimsel ve olabildiğince tarafsız bir dille anlatılmaya çalışılmaktadır. Eser sorunların nedenlerine değindiği kadar çözüm yollarına da eğilmektedir. Ermeni sorununda övme-sövme sarmalının dışına çıkmaya çalışan, yargılamadan ve hakaret etmeden doğruyu aramaya çaba gösteren nadir kitaplardan biridir.

İÇİNDEKİLER:

Kısaltmalar........XIII
Önsöz...............XV BÖLÜM I OSMANLI YILLARI ..........1
BÖLÜM II CUMHURİYETİN İLK YILLARINDA ERMENİ SORUNU..... 81
BÖLÜM III 1965 - ERMENİ SORUNUNDA DÖNÜM NOKTASI .........145
BÖLÜM IV 1970'Lİ YILLAR VE TERÖRÜN DÖNÜŞÜ .........................159
BÖLÜM V TERÖRDEN MECLİSLERE (1980'LER) ................................201
BÖLÜM VI SOĞUK SAVAŞ SONRASI ERMENİ SORUNUNUN TÜRKİYE'NİN DIŞ İLİŞKİLERİNE ETKİSİ .........................................................................293
BÖLÜM VII SOĞUK SAVAŞ SONRASINDA ERMENİ SORUNUNUN TÜRKİYE'NİN DIŞ İLİŞKİLERİNE ETKİLERİ: GENEL DEĞERLENDİRME
SONUÇ: TESPİTLER, ÖNGÖRÜLER VE ÖNERİLER ..........................561 Ekler..................... 585
Kaynakça.................597
Dizin.......................643

Eser toplam 654 sayfadır

12 Kasım 2008 Çarşamba

Obama ve Ortadoğu



Serpil Açıkalın
USAK

Barack Obama iki yıl süren seçim kampanyalarının ardından 4 Kasım 2008 de Amerika’nın 44. başkanı oldu. Martin Luther King 45 yıl önce ‘bir hayalim var’ derken bir gün siyah bir Amerikalının başkan olacağını tahmin edebilir miydi bilinmez ancak bugün Amerika, Luther King’in eşitlik talebinin ötesinde siyahi bir başkana sahip.

Barack Obama’nın seçilmesiyle sekiz yıl süren Bush döneminin sona ermesinin, Ortadoğu’da genel olarak hâkim olan Amerikan karşıtlığını gelecekte hangi yönde etkileyeceği merak ediliyor. Kampanyalar süresince Obama’nın rakibi McCain’in uygulayacağı politikalar sekiz yıllık pre-emptive(önleyici) politikalara dayalı Bush doktrininin bir devamı olarak algılandı. Politikada deneyim sahibi ve beyaz olması gibi özellikleri McCain için bir avantaj; siyah olması, yeterince Hıristiyan ve milliyetçi olmaması ve dış politikada deneyimsiz olması gibi özellikleri ise Barack Obama için bir dezavantaj olarak görüldü/gösterildi. Ancak Obama için dezavantaj olarak görülen bu özellikler, Bayaz Sarayı ‘Beyaz Adam’ ve Amerika’yı Bush ile özdeşleştiren Araplar için tam tersine Obama’ya karşı psikolojik bir yakınlık duyulmasına sebep oldu........http://www.usakgundem.com/haber/27090

30 Ekim 2008 Perşembe

Son Finansal Krizin Arap Ülkelerine Yansıması



Son Finansal Krizin Arap Ülkelerine Yansıması
USAK-Serpil Açıkalın


1929’da patlak veren büyük bunalımdan sonra yaşanan en büyük mali kriz olduğu belirtilen finansal piyasalardaki en son dalgalanmalar, Amerika, Avrupa ve Asya piyasalarının ardından Arap ülkelerinde de kaygılara yol açtı.

Körfez’deki Arap ülkeleri petrol fiyatlarındaki düşüşe bağlı finansal sorunlar yaşarken, petrol dışı gelirlerin daha önemli olduğu diğer Arap ülkeleri için yabancı yatırımların azalması, turizm ve ihracatlarındaki azalmayla bağlantılı sıkıntılar ön plana çıkıyor.


Körfez Ülkeleri

Küresel finansal krizin etkisiyle ham petrol üretiminde dünyanın en zengin rezervlerine sahip olan Körfez bölgesinde büyüme doğrudan petrol gelirleriyle bağlantılı olduğundan petrol fiyatlarının düşmesi sonucu hızlı büyümede de düşüş gerçekleşmesi bekleniyor. Önceki haftalarda IMF, tüm ülkelerin bireysel çabalarına rağmen Körfez İşbirliği Konseyi(KİK) üyesi ülkelerin birlikte hareket etmesi çağrısında bulunmuş ve 2009 yılı için öngörülen % 7,1’lik ekonomik büyümenin % 6,6’ya düşeceğini tahmin etmişti. Tüm bu uyarılar petrol üreticisi Arap ülkelerini önlemler almaya itti. Geçtiğimiz hafta Cumartesi günü Riyad’da yapılan Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) üyesi altı ülke (Bahreyn, Kuveyt, Umman, Katar, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri) maliye bakanları ve merkez bankası başkanlarının katıldığı konferansta dünyayı saran finansal kriz konusunda alınabilecek önlemler konuşuldu. Ülkeler ayrıca ulusal düzeyde de önlemler almaya çalışıyorlar........http://www.usakgundem.com/haber/26547

17 Ekim 2008 Cuma

Mısır’da Hüsnü Mübarek İktidarının 28. Yıldönümü : Mısır Demokrasinin Neresinde?




Serpil Açıkalın
USAK

Enver Sedat’ın El-Cihad örgütü tarafından öldürülmesinden sekiz gün sonra, 14 Ekim 1981’de, Hüsnü Mübarek’in Devlet Başkanlığına atanmasının ardından tam 27 yıl geçti. 27 yılın sonra Mısır, bugünlerde hala ifade özgürlüğü davalarıyla meşgul. Hapiste pek çok gazeteci, akademisyen ve düşünür bulunmakta. Bir çok dava da hala sürmekte.

Mübarek, “geleceğimizin en iyi garantisi demokrasidir ”[1] açıklamalarıyla iktidara gelişinin ilk yıllarında kendisini demokrasinin savunucusu olarak göstermişti. Bu açıklamalar Mısır’da ve tüm dünyada Mısır konusunda iyimser bir havaya neden olmuştu. Ancak aradan geçen yıllar boyunca ülkede yaşanan demokrasi ihlalleri, fakirlik, olağanüstü hal kanunu, yolsuzluklar, ülkedeki radikal İslamcı hareketler ve ard arda çöken binalar Mısır gündemini işgal etti.

Mübarek’in ‘kalbi durana kadar’ iktidarda kalacağına dair yaptığı açıklamalar bir yana, ülkede Batılı anlamda ideal bir demokrasinin olmadığı halk ile yapılan en sıradan diyaloglarda dahi açığa çıkmaktadır. Örneğin bir kitapçıya girerek “Mısır-Demokrasi ilişkisi konusunda bir kitap arıyorum” dediğinizde “Mısır’da demokrasi yok ki” şeklinde bir cevap alınabilir. Ya da muhalif bir arkadaşınız Mübarek’in 1984 yılında Meclis’te yaptığı işareti göstererek, “o zaman bize sadece iki dönem iktidarda kalacağına dair söz vermişti ama beşinci döneminde ve hala ülkeyi yönetiyor” diyebilir. Ayrıca Mısır’da demokrasi ile ilgili internetten yaptığınız aramalar neticesinde ülkedeki demokrasi ve seçimlerle ilgili yapılan espirilerin fazlalığının dikkat çekici ölçüde olduğu da görülecektir.[2] 2005 seçimleri sonrası Mübarek’in en güçlü rakibi olan dönemin Gad(yarın anlamındadır) Partisi Başkanı Dr. Ayman Nur da dahil olmak üzere, Mısır’da halen hapiste yatan demokrasi mağduru yüzlerce kişi vardır.......http://www.usakgundem.com/haber/25923/

16 Eylül 2008 Salı

Mübarek Sonrası Dönem Tartışmaları



Mübarek Sonrası Dönem Tartışmaları
Serpil AÇIKALIN, USAK


Mısır, ülkedeki 'demokratik olmayan uygulamalar' ve yaşanan fakirlik nedeniyle ulusal ve uluslararası basın tarafından sık sık eleştirilere maruz kalsa da, sahip olduğu kültürel / tarihi miras ve bölgeler arası önemli konumu dolayısıyla, süper güçler ve Avrupa tarafından ikili görüşmelerde ve arabuluculuk faaliyetlerinde başvurulan önemli bir bölgesel güçtür. Ülkede yayınlanan hükümet yanlısı gazetelere bakıldığında da Hüsnü Mübarek’in yoğun olarak farklı ülke liderleriyle yaptığı görüşmeler ve bölge sorunlarıyla ilgili gösterdiği çaba takdire şayan bir şekilde Cumhurbaşkanının dış politikada ne kadar başarılı olduğunu göstermektedir. Amerika ile son yıllarda yaşanan gerginlikler göz ardı edildiğinde, Akdeniz İçin Birlik görüşmelerinde ve Afrika Birliği Konferansı'nda Mısır’ın öncü rolü üstlenmesi, Arap Birliği’nin ve diğer pek çok Arap ve Afrika Organizasyonunun Kahire’de konumlanmış olması, bir zamanlar Nasır tarafından amaçlanan Mısır’ı Arap dünyası, İslam ülkeleri ve Afrika’da merkezi güç haline getirme amacına[1] uygun politikalar izlendiğini göstermektedir......http://www.usakgundem.com/haber/24207/

29 Mayıs 2008 Perşembe

Mısır'da Fakirlik ve Sokaklara Yansıması



Mısır'da Fakirlik ve Sokaklara Yansıması
Serpil AÇIKALIN, USAK


Fakirlik kavramı, fakirlik oranının tespitinde araştırma yapan kurum / kişilerin kullandığı farklı metodolojiler nedeniyle, farklı şekillerde tanımlanmakta ve aynı dönem ve topluluk için dahi araştırmalarda ulaşılan sonuçlar büyük farklılıklar gösterebilmektedir. Fakirlik indekslerinde tanımlanan mallar için tüketim seviyeleri kullanılırken, subjektif fakirlik tanımlamalarında görüşülen bireylere sorulan sorular sonucu alınan yanıtlar önem arz etmektedir.

Bireylerin temel fiziksel, insani ve sosyal kaynaklara ulaşabilmesi fakirlik araştırmalarında kullanılan önemli verilerdir. Ekonomik varlıklar ele alındığında ekilebilir alanların var olması, temiz suya ulaşım, verimli işlerde çalışma şansını yakalayabilmek, fiziksel ve finansal sermayenin var olması; insani varlıklar ele alındığında iyi bir eğitime ve sağlıklı bir yaşama sahip olmak; sosyal varlıklar ele alındığında ise halka sunulan hizmetlerin kalitesi, toplumda var olan bilgi akışı ve sosyal destek sistemlerinin var olması [1] fakirlik düzeyinin ölçülmesinde göz önünde tutulan temel göstergelerdir. Ancak tüm bu veriler bir yana, özellikle yeterli yaşam alanlarının ve iklim koşullarının nispeten yetersiz olduğu Mısır gibi ülkelerde “insan” kavramının üzerinde tekrar düşünülmesi ve bunun ülke için en önemli “kaynak” olduğunun unutulmaması gerekir.

Tüm yaklaşım farklılıklarını göz önünde tutmakla birlikte, dünya çapında büyük sıkıntılara yol açan gıda krizinin de etkisiyle Mısır’da son dönemde yaşanan enflasyon artışının toplumda uyandırdığı rahatsızlık giderek artmaktadır. Karşılaştığım akademisyenler, Yukarı ve Aşağı Mısır’da görme şansını bulduğum köyler, kasabalar ve halkla yaptığım kişisel görüşmeler sonucu daha fazla hissedilmeye başlanan fakirliğin toplumdaki kıvılcımlanmaları artırması dikkat çekici düzeydedir. CAPMAS (Mısır İstatistik ve Kamu Mobilizasyonu Merkezi) tarafından 2008 Mart ayında enflasyon oranı % 15.8 olarak açıklanmıştır. Ocak 2008’de açıklanan enflasyon oranı ise % 11,5 idi. Birleşmiş Milletler Dünya Gıda Programı (UNWFP)’nın açıklamasına göre ise bu yılın başından itibaren gıda ve hizmet fiyatları Mısır’da % 50 oranında artmıştır. Sokakta konuştuğunuz herhangi bir Mısırlı, son aylarda un, pirinç, şeker ve yağ gibi temel ihtiyaç maddelerinde gerçekleşen fiyat artışları nedeniyle artan rahatsızlığını şikayet konusu etmekte ve mesela 6 Mısır Pound’undan 10 Mısır Pound’una yükselen yağ fiyatları nedeniyle ne kadar zor durumda kaldığını dillendirmektedir......
http://www.usakgundem.com/haber/20284/

Mısır İzlenimleri



Mısır İzlenimleri
Serpil AÇIKALIN, Kahire

Binbir Gece Masalları`nda “Kahire’yi görmeyen, dünyayı görmüş sayılmaz” denilir. Tarih boyunca Asurlular, Babiller, Persler, Makedonlar, Yunanlılar, Romalılar, Araplar, Türkler, Fransızlar ve İngilizler tarafından işgal edilen Mısır`da birkaç hafta kalarak yorum yapmak, belki de bu ülkeye yapılacak en büyük haksızlıktır. Mısır’ı tanıyabilmek için aylarca ve hatta yıllarca burada yaşamak gereklidir. Zaten Mısır`a ilk geldiğinizde size yapılan uyarılardan bir tanesi de “Nil’in suyundan bir defa içen buradan gidemezmiş” şeklindedir. Ben de bu geleneğe uyarak gezi teorilerimi ve Orta Doğu nasıl çalışılır yaklaşımlarını cebime koyuyorum ve burada daha fazla nasıl kalabilirim şeklinde düşünmeye başlıyorum......http://www.usakgundem.com/haber/18556/

23 Şubat 2008 Cumartesi

Beyrut Geleceğini Arıyor




Beyrut Geleceğini Arıyor
Serpil AÇIKALIN, Beyrut (USAK)


15 Şubat 2008, Beyrut

*** Lübnan İzlenimleri ***

Görmeden düşlerime giren ve İstanbul’dan sonra yaşamak istediğim tek şehirdeyim. Daha ilk günden Beyrut için üç gün çok az diyor insan kendi kendine.

Beyrut’un en lüks semti olan Hamra’yı gördüğünüzde Nişantaşı’ndan çok ta farklı olmadığını ve Paris ya da Barselona’da olduğunuzu hissediyorsunuz. Her ne kadar iç savaştan kalma harabe evler ve 2006 savaşının yıkıntıları olsa da, şehre şantiye görüntüsü veren yeniden yapılanma aslında Beyrut’un geleceğe hazırlandığını da gösteriyor. Yollardaki jeepler ve kadın sürücülerin sayısı gözle görünür bir şekilde fazla. Burası diğer Ortadoğu ülkelerinden çok farklı. Ne Suriye ne de Mısır burası. İnsanlarını ve İngilizce isimleri olan dükkânları gördükten ve genel havayı soluduktan sonra birinin size Ortadoğu’da olduğunuzu hatırlatması gerekiyor.

Akdeniz’i sağınıza alarak ülkenin güneyinde Saida’ya doğru ilerlediğinizde artan fakirlik ve karmaşa dolayısıyla Ortadoğu’ya döndüğünüzü hissediyorsunuz. Burası Ortadoğu’nun en güzel limanı. Saida'da ilk felafil denemesinin ardından hayatımın geri kalanında felafil yemeyeceğime söz vererek Beyrut yollarına tekrar dönüyorum.....http://www.usakgundem.com/haber/17544/

15 Şubat 2008

srpll8@gmail.com

31 Ocak 2008 Perşembe

Gazze’deki Son Gelişmeler Işığında Filistin Sorunu

Gazze’deki Son Gelişmeler Işığında Filistin Sorunu
Serpil AÇIKALIN-USAK


Olmert, Meşal ,Haniye, Abbas ve Bush…



Basit hayatlarını devam ettirme gayreti içinde olan Filistin halkı için bu liderler, açıklamaları takip edilmesi gereken ve anlaşabilmeleri ya da anlaşamamaları hayati öneme sahip olan kişiler. Alışverişten elektriğe, sınır geçişlerinden iş bulmaya, yakıt temininden ayaklanmaya dek pek çok gelişme bu liderlerin izledikleri politikalara bağlı.



2006 Haziran ayından itibaren kapalı olan, Mısır ve Gazze topraklarını ayıran Refah sınır duvarının Çarşamba günü patlatılması, gerek Arap gerekse Batı basınında oldukça geniş yer buldu. Birleşmiş Milletlerin verdiği rakamlara göre duvarın yıkılmasından sonra 700 bin Gazzeli Sina’ya geçiş yaptı. Gazzeli halk, yanlarında götürdükleri at arabaları, eşekleri ve koyunları ile, Kahire ve Port Said gibi şehirlerden gelen tüccarların belki de bir yılda satamayacakları ürünleri alarak geri dönme telaşındaydılar. Böylece Filistinlilerin deyişiyle dünyanın en büyük “açık hava hapishanesine” tanıklık eden bölge, “dünyanın en büyük pazarına” da şahit oldu.........http://www.usakgundem.com/haber/17128/

srpll8@gmail.com

07 Ocak 2008 Pazartesi

Syria Photos

01 Ocak 2008 Salı

Future of Lebanon



Tuesday , 25 December 2007

Lebanon is one of the most attractive countries for students of the Social Sciences and Humanities because of its heterogeneous structure and complex history. Although its population is less than four million people, 18 religious sects are officially recognized in the country. As the government defines its positions according to sectarian measures; this situation has created divisions and many social crises in the country over the past decades. Through the National Pact of 1943, the government was a proportional representation system until the year of 1975. The Pact fixed the ratio of Christians to Muslims in Parliament at six to five. The Taif Agreement of 1989 led the groups to negotiate to end the 14-year civil war. at this time the composition of parliament was changed. The number of seats in the parliament increased from 99 to 108 (today it is 128 seats) and equal distribution guaranteed between Muslims and Christians.

Still some positions in the government are reserved for specific religious groups based on a confessional power sharing system. According to this confessional power-sharing system, the president has to be Maronite Catholic, the Prime Minister has to be Sunni Muslim, the Deputy Prime Minister Orthodox Christian and the Speaker of the Parliament Shi’a Muslim....http://www.turkishweekly.net/news/51127/future-of-lebanon.html

Serpil ACIKALIN

25 December 2007

http://www.turkishweekly.net/news/51127/future-of-lebanon.html

srpll8@gmail.com

05 Aralık 2007 Çarşamba

After the Annapolis: Peace is Really Difficult in the Middle East



After the Annapolis: Peace is Really Difficult in the Middle East


Serpil ACIKALIN
USAK
Wednesday , 05 December 2007

A week after the Annapolis Summit, Palestinians, Israelis and more than 40 state’delegations are pleased to announce its end without a fiasco. As there were no strong expectations, it was not difficult to satisfy the delegates. If one reviews today’s news he/she will see political landscape’s changing as the 2008 presidential elections for the U.S. approach and as the Iranian nuclear program worries Israel.

In last week’s Summit, President Bush was tired of Iraq; Israeli PM Olmert was the loser in the eyes of his public for failures in Lebanon and corruption; and Palestinian President Abbas was talking to ‘the ghost of Hamas’. Three ‘weak’ leaders were in front of the public without touching the core issues of the conflict and the deadline of 2008 looming. The result is biweekly meetings between Olmert and Abbas and a relaunch of the road map.

The first road map was announced by President George W. Bush in 2002 June. The Middle East Quartet issued the document one year later in 2003 May following the Iraq War. According to the document, the final date was 2005 for signing the final status agreement after the transitional process to manage the normalization following the establishment of institutions. The emphasis was to end violation and terror in the region to solve the conflict. Because of the unforeseen developments all the plans had to change direction and we came to today.

The parties came to a decision for a Joint Declaration only minutes before the Summit began. Among the participants the Arabs were particularly concerned about its fate and they asked the question, “Why are we here?”. It was a success for Israel to gain the attendance of almost all Arab countries. The aim of isolating Iran is accomplished by the participation of Syria and secret negotiations to be conducted with Syria after the Summit.

After sixty years from 29 November 1947 (the date of recommendation of UN Resolution 181 to divide Mandate Palestine) Bush reaffirmed his support for a two state solution but he didn’t provide adequate details. And after fourteen years from the official peace agreements we again witnessed that peace is ellusive in the Middle East.

When the leaders returned to their homes they began expecting great effort to persuade their people. Abbas called the Annapolis Summit a historical event, the aim being on end to the occupation of Israel in the territories (including East Jerusalem) and to find a solution for refugees based on UN Resolution 194. On Sunday, Olmert submitted a document to the cabinet and said that there is no timetable and the security of Israel is the core precondition for future meetings.

Radicals in Israel and Palestine protested the Summit and claimed that noone has the right to provide concessions on their behalf. There is no doubt about the immediate needs to improve conditions in the West Bank, economic issues, and checkpoints.However, we are most concerned about the possible humanitarian crisis in the Gaza Strip. Cutting of fuel continuous and a possibile intervention to the Gaza Strip is not in the distant future.

In the Annapolis Summit, the Foreign Minister of Turkey, Ali Babacan, also stressed four needs for both nations: the continuation of the existing political dialog, providing security for both nations, the improvement of economic relations and the acceptance of differences between the two nations as a source of richness. These points are important to carry out sustainable development beteew any nations and the most for Palestinians and Israelis.

At the end of the day, we understand that Bush supports Road Map and we should accept that the last week’s Summit is not a result but the beginning of a thorny ‘peace process’. Secondly, we have learned from our previous experiences that if there are any radical developments in Palestinian politics, like the death of Arafat in 2004 or 2006 election results, the fate of the second Road Map will not be different from the first....http://www.turkishweekly.net/op-ed/2304/after-the-annapolis-peace-is-really-difficult-in-the-middle-east.html

Wednesday , 05 December 2007
Serpil ACIKALIN
USAK

30 Kasım 2007 Cuma

Captured U.S Origin Weapons Increased the Tensions Between Turkey, Iraq and US


Friday , 13 July 2007



By Serpil ACIKALIN (USAK)

On Wednesday the Turkish Ambassador in Washington, Nabi Sensoy, stated that the PKK terrorist organization has weapons of U.S. origin, but he suggested that he does not believe the weapons were given to the PKK militias directly by the U.S.. Mr. Sensoy added that the weapons may be coming from the supplies provided by the U.S. military to the Iraqi government.
Mr. Sensoy also emphasized that Turkey had demanded that Washington use its influence on the Iraqi Kurds to end their support to for PKK activities in the region and to force Barzani and his supporters to recognize the PKK as a terrorist organization and lay the legal groundwork for measures to be taken against the PKK in the North of Iraq. Turkish Ambassador Sensoy said that the Turkish nation does not have any more patience on this issue and the weapons found on the captured PKK terrorists indicate that the US and Iraqi officials are “not doing enough” to prevent PKK attacks . As a result, Turkey reserves the right to carry out military action against the PKK. “Those who help the PKK terrorists share their goals,” Nabi Sensoy said. Turkey has been fighting against PKK terrorist organization since 1980s and up until today more than 40.000 people have been killed by PKK terrorism. The PKK is considered a terrorist organization by the US and EU. Assoc. Prof. Dr. Ihsan Bal from USAK, an Ankara based Turkish think tank, said that confessions of previously captured terrorists and equipment captured in terrorist operations proved that there are some U.S supplied weapons passed to the PKK and were used by this terrorist organization against Turkish civilian and military targets. Turkey is trying to get the support of the U.S to put pressure on Iraq. Dr. Bal emphasized that the reason the U.S. invaded Iraq was to stop the alleged production of “chemical and other weapons” and that the situation of today is very similar. Thus he said the U.S. must restrict terrorist’s use of these weapons because it is impossible to bargain with the kind of organizations who attack civilians. Dr. Bal argued that the Turkish people are disappointed because the US has not fulfilled its responsibilities in Iraq. Speaking about the possible Turkish operation, Dr. Bal said that Turkey must demonstrate that all the diplomatic approaches have been tried to legitimize it and that the effect and role of the U.S. would be very significant. In speeches Turkish diplomats are explicitly and implicitly stating that there are no alternatives beside a cross border operation. As an ally of Turkey, he U.S. must cooperate with Turkey to solve the problem. A very important point emphasized by Dr. Bal was that Barzani must choose whether he prefers to cooperate with a terrorist organization which kills civilians every day or prefers to work with the Turkish people who are contributing to Iraq’s development by investing in the country. He added that the U.S. must take into consideration the Turkish Ambassador’s speech and that if the U.S. adopts the measures contained in it, relations between the U.S. and Turkey may improve in the future.All these improvements and speeches demonstrate that a new process is beginning between the U.S. and Turkey and mutual measures and actions will define the future of the relationship. The tension between Turkey and Iraq is being exacerbated by the news and the existence of PKK in the North of Iraq. Turkey hopes to see a concrete step from U.S. and the adoption of measures to address the problem. Although Barzani knows of the terrorist camps in the region, he has made no attempt to close them, or to prevent the establishment of new ones, while simultaneously refusing to accept any possible Turkish intervention. The Turkish Ambassador’s speech looms large in this new and sensitive process . The following days will show its effects.

http://www.turkishweekly.net/news/46832/captured-u-s-origin-weapons-increased-the-tensions-between-turkey-iraq-and-us.html

Serpil AÇIKALIN


13.07.2007

Is Annapolis Only a Dream For Palestinians?



Is Annapolis Only a Dream For Palestinians?
Serpil ACIKALIN

Friday , 23 November 2007

At the end of July 2000, the U.S. President Bill Clinton declared that after 14 days of intensive bargains between the Israel and Palestine, the negotiations at the Camp David Summit ended without reaching an agreement. In reality, the Summit remains the closest milestone for two state solution through the years for both Palestinians and Israelis. Yasser Arafat and Ehud Barak were under domestic pressures about “concessions” and they were called for their obligations to their people through the days. Failing to reach a solution at Camp David triggered violent events leading to the second Intifada in September of this year.

Nowadays, seven years after the Camp David Summit, Olmert and Abbas have been working for several months for another peace initiative. The shuttle diplomacy of the U.S. and the efforts of some Arab Countries led to the preliminary success of Annapolis Summit.

The date of Annapolis Summit was 27th November and announced only one week before the Summit. This date will also be written in history like the previous conferences and negotiations including the Madrid Conference, Oslo Process and Camp David Summit.

For Tuesday’s summit, most are aware that it is more a gesture before Bush leaves office and it has a large symbolic meaning. Rice has visited the region many times this year and talked to Abbas and Olmert to convince them for a joint declaration. Moreover, the previous week Peres and Abbas visited Turkey and had a chance to listen to each other in the Turkish Great National Assembly. However, the most striking point in their speeches was that Abbas insistment on the core issues of the region. What was understood after their speeches was that the Israeli side was reluctant to talk about the “concessions” and Abbas was feeling personaly responsible for Palestinians on the core issues. He not only talked about an independent Palestine with East Jerusalem as its capital, but also rights of return for refugees, the Golan Heights and other annexations of Palestinian land.

The expectations from the Annapolis Summit go beyond a photo-op of delegations and seek to reach a lasting peace agreement. However, it seems impossible for this now. The Israeli side insists that the summit is just a beginning and constitutes a basis for future negotiations between two parties. Until now, the first condition was to guarantee Israel’s security for the next years, but it is difficult to interpret and define the concept of security.

Last week, another discussion about the concept of “Jewish State” surfaced in Israel and many Arabs including the Arab members of Knesset were against to this definition. Arguments for their opposition included that Arab residents of Israel would loss their citizenship rights and refugees would loose their claim to the right of return. They blamed Israel for being racist reinforced by the speech of Tzipi Livni. She stated that Palestinians already have a state, which is Jordan, as they constitute about %70 of the country, and Israel is doing Palestinians a favor by providing the second country for all the Palestinians including the Arab residents of Israel.

49 countries and international organizations are invited to Annapolis, however the most significant support from the Arab countries await. Egypt is the leader of all Arab countries, because it has contact with Israel and can convince the other Arab leaders to participate in the Annapolis Summit. Only after the Arab League’s meeting, Saudi Arabia and Syria have changed their mind and will attend the summit. Previously Syria had announced that it would not attend the meeting unless the recovery of Golan Heights is on the agenda. It was not so surprising to see this kind of reaction from Syria, but it seems irrational for Israel to play the card of Golan Heights for the expense of such a symbolic meeting. Abbas planned to persuade the Arabs in the Arab League to participate and he was successful in this effort.

According to polls of Al-Najah University, only 30 percent of Palestinians believe in the success of Annapolis Summit while 55 percent believe it will fail. Even though the expectations are very low, it is highly probable that the result of the summit will be a disappointment for Palestinians. However, the most important questions remain: what should we expect in the future after the summit and what is to be done in the days following Annapolis?....http://www.turkishweekly.net/op-ed/2301/is-annapolis-only-a-dream-for-palestinians.html

What is the Cost of the PKK for Barzani?





By Serpil ACIKALIN
Thursday , 19 July 2007

It is not a secret that two Iraqi Kurdish leaders, Masoud Barzani and Jalal Talabani, desire an extraordinary free autonomous or federal country (if not fully independent) for the Kurds in Iraq.

In the past, Mullah Moustafa Barzani, Masoud Barzani’s father, had established the first but short lived Kurdish State in 1946, Kurdish Madabad Republic. And today Masoud Barzani himself is looking to become great leader for the Kurds by establishing a permanent, large as possible and as possible independent Kurdish entity in the region. However Iraqi Kurds are not so lucky with regard to their neighbors, surrounded by the countries listed in President George W. Bush’s ‘axis of evil" speech, Syria to the west and Iran to the east. In addition to the problematic neighbors, Kurds live in such a country where many people are dying everyday because of the interminable conflict. In the North there are troublesome stirrings in the mountains on the border with Turkey. Turks are also not happy with Barzani’s and Talabani’s independence dreams, and the Turks are strong enough to prevent Iraqi Kurdish separatists.

From this point it seems that the most likely the only country is Turkey which can prevent achieving an independent or autonomous or independent Kurdish State and Barzani is too aware of this basic fact. He thinks that if he can keep Turkey from acting at least for a short time his independent or autonomous Kurdish State dream may become real. U.S support for Barzani and PKK terrorism both are the most crucial tools in Barzani’s Turkey plans.

After the 2003 invasion, the U.S. could not find any reliable ally in Iraq but the Kurds, and in return the Americans provided an explicit support for them. In this process, the Kurds basked in this situation. Furthermore, the US armed Kurdish Peshmerga guerrillas to play a role similar to that of an army. The Kurds helped a lot in American military operations and the Kurdish towns became the only relatively secure places for the Americans in Iraq. Kurds have been reliable partners for the Americans during the Iraqi occupation, however it is understood from the past experiments that the U.S. has not been a trustworthy partner for Iraqi Kurdish people. In the 1970s, 80s and the beginning of the 90s the US provoked Iraqi Kurdish rebellions by promising to help but in general Kurds were left in the lurch by the U.S.

When the Kurds were faced with the threat of annihilation in the wake of the First Gulf War, the U.S. did it again and left the Kurds alone before Saddam armies. Hereby, the only country has been Turkey which has not betrayed Iraqi Kurds in history and the recent debates in Washington DC vividly show that one more treason comes from the Americans.

The Democrats in the U.S. today see how American Iraq policy based on mainly Kurds has been unsuccessful and they say that these kind of policies will not be implemented when they get into power. This situation does not give any hope to Iraqi Kurds for their future. Similarly Baker and Hamilton Report criticized Bush for ignoring Turkey, Iraqi Turks and neighboring Iran and Syria.

Both Barzani and Talabani see the PKK as a card to be used against Turkey and believe that the PKK terrorism withholds Turkey from tackle with them. The Barzani group ignores the PKK activities and allows the 20 PKK armed camps in their region. The number of PKK militants based in Barzani territories has been reached 3500 in 2007, and these terrorists use Northern Iraq as a base to attack Turkey. It is obvious that Mr. Barzani considers the PKK as a tool which keeps Turkey busy outside of Barzani and Talabani towns. However such a policy has been undermining Turkish-Iraqi relations.

As a matter of fact that there is no consensus on Iraqi Kurdish issue and Barzani problem: The AK Party Government searched the ways for peaceful ways and focused on mainly the economic co-operation and diplomacy. Prime Minister Tayyip Erdogan made efforts to solve the problem by diplomatic negotiations with the US and Iraqi Kurds. However the military and some nationalist groups are not patient enough. The increasing number of martyred Turkish soldiers killed by the PKK terrorists from Barzani regions has increased the tension in Turkey against the Iraqi Kurdish leaders. Many people now blame the United States, Barzani and Talabani for the rocketing PKK terrorism. It is really difficult for any government to defend more friendly ways in dealing with the Iraqi Kurds as long as the Iraqi Kurds ignore the PKK terrorists in their territories. In another word the most mortal impact of Barzani’s risky PKK game is the growing mistrust among the Turkish people against the Iraqi Kurds. The public pressure forces to the Government and the Army for a possible cross-border military operation and many in Turkey defend that such an operation should not be only against the PKK but also the Barzani forces. Barzani and Talabani should win the hearts and brains of the Turkish people. Otherwise the PKK terrorism problem may become a Turkish-Iraqi Kurdish problem.

There are, of course, some understandable reasons for Barzani and Talabani’s ‘pro-PKK’ behavior. As a leader who has been one of the leaders subjected to the risk of annihilation under the Saddam Rule, the Iraqi Kurdish leaders are obsessive about the idea of security. They do not want to experience similar threats. However they should also notice that the Iraqi Kurds cannot guarantee their security by only getting the American or Israeli support. Without good relations with Turkey, both Barzani and Talabani will always feel the lasting threats. In fact, Turkey could be the guarantor for the survival of the Iraqi Kurds in the region. However as long as the PKK camps exist there Turkish contribution to the Iraqi Kurdish region will be limited. The PKK terrorism has a cost for the Kurdish leaders and the Kurdish people and inevitably they will see how much this cost is:

Apart from the security costs, the second vital cost will be seen in the economic area: Turkey is the seventeenth biggest economy in the World, the fifth biggest market in Europe and has a GDP exceeding 400 billion USD in 2007. Thus with the power of Turkey’s economy, Northern Iraq will also have more opportunity to gain more economic power than the rest of Iraq. Even under these problematic circumstances Turkish businessmen made about 5 billion USD worth of contracts in Northern Iraq, and foreign trade between Turkey and the region is about 2 billion USD. The figures prove that if the political problems are solved between Turkey and the Kurdish region it is possible that total amount of contracts, bilateral trade and direct investments will reach 10 billion USD and this integration with Turkey could give Northern Iraq a valuable alternative industry to oil industry. However with the PKK camps the Iraqi Kurds may lose the current gaining in relations with Turkey.

Thirdly, it is known that the only exit point from Northern Iraq in practice is Turkey, as Syria and Iran also have serious problems of their own on the border issues. Depending on to the solution to PKK problem, decision makers are looking to build an airport near Kurdish region as well as modernize the region’s railways and extend them from Turkey to Erbil. This means that by ignoring terrorist activities Barzani and Talabani are preventing the integration of Northern Iraq with rest of the region and the whole World.

Fourthly, there has not been any significant historical hostility between Turkey and the Kurds in the history. However, with each passing day the possibility of a total confrontation is increasing as the PKK problem continues and ignored by the Kurdish leaders. This may lead to the permanent hostilities in future and will not help the Iraqi Kurds as they already have many enemies in the region.

Fifthly, improved relations between Kurds and the US following the 2003 invasion increased the hostility between Kurds, the Arabs and Shias of Iraq and many of whom sought revenge against the Kurds. There is a possibility of spreading of conflicts to the North of the country. Kerkuk problem and the ignored rights of the Turkmen people in Northern Iraq may also trigger big conflicts in the North. In other words, the Kurds may find themselves at the heart of a bloody civil war. If they have a difficulty again Turkey could be one of the countries –if not be the only country- who may save the Kurds. Turkey may be a guarantor for the Kurds in the region and protect them from domestic and foreign threats but of course, this again depends on the existence of the PKK terrorists in the Northern Iraq. While the PKK deploys in the region it seems impossible for Turkey to be in the position of being guarantor for the Kurds. Besides, as long as Kurdish officials ignore Turkey’s warnings over Kerkuk, the Turkmens in the region and allows PKK activities, there will be always the possibility of a military confrontation.

Sixthly, Barzani and Talabani clearly declared that they can not defend the Turkish-Iraqi border because they have no enough power to tackle with the PKK terrorists. In this sense it is now increasingly said that the Iraqi side of the border must be protected by the Turkish military. Even some of the groups in Turkey are claiming that as Barzani is not governing the region in accordance with Turkish interests the other tribes should be supported by Turkey to bring down Barzani’s government. Although the Turkish government does not share the same idea, it is possible some of these groups might have the power to destabilize the region if the PKK insists on staying. Emerging of anti-Barzani or anti-Talabani groups in Turkey would not be wise for the Barzani and Talabani, and they should not nourish the mistrust among the Turks.

As can be seen from the above arguments, the existence of the PKK camps in the region comes at a higher price than supposed, and Barzani must choose the most advantageous way to secure the Iraqi Kurdish interests.

http://www.turkishweekly.net/news/49635/what-is-the-cost-of-the-pkk-for-barzani.html/

19 July 2007
By Serpil ACIKALIN, U.S.A.K.
srpll@yahoo.com

A Short Bibliography of Turkish Foreign Policy

Serpil ACIKALIN, USAK
Thursday , 27 September 2007
Introductory Readings

Alan Makovsky, “The New Activism in Turkish Foreign Policy”, SAIS Review, (Winter-Spring 1999).

Andrew Mango, Turkey: The Challenge of a New Role (Westport, CT. Publication Year, 1994).
Aydın, Mustafa, “Determinants of Turkish Foreign Policy: Changing Patterns and Conjunctures during the Cold War”, Middle Eastern Studies, Vol 36, (Jan 2000), 103-139

B. Millman, “Turkish Foreign and Strategic Policy: 1934-1942”, Middle Eastern Studies, 31:3 (1995), 483-508.

Barry Rubin Kemal Kirisci, eds., Turkey in World Politics (London: Lynne Rienner Publishers, 2001)

Clement H. Dodd, Turkish Foreign Policy: New Prospects (Cambridgeshire: Eothen Press, 1992).

Ertan Efegil, “Foreign Policy-Making in Turkey: A Legal Perspective”, Turkish Studies (Spring 2001), pp.147-60.

Mehmet Gönlübol, ‘A Short Appraisal of The Turkish Foreign Policy of the Turkish Republic, 1923-1973’, Turkish Yearbook of International Relations, Vol. XIV, pp. 1-19.

F. Stephen Larrabee and Ian O. Lesser, Turkish Foreign Policy in an Age of Uncertainty (Santa Monica, California: RAND 2003).

F. Tayfur and K. Göymen, “Decision-Making in Turkish Foreign Policy: The Caspian Oil Pipeline Issue”, Middle Eastern Studies (April 2002) pp.101-22.

Hans Kramer, A Changing Turkey – The Challenge to Europe and the United States. (Brookings Institution Press, 2000).

Jacob M. Landau, Pan-Turkism: From Irredentism to Cooperation (Bloomington, Indiana: Indiana University Press, 1995).

Kemal Kirişçi,“Uluslararası Sistemdeki Değişmeler ve Türk Dış Politikasının YeniYönelimleri”, Türk Dış Politikasının Analizi, Faruk Sönmezoğlu, (der.), ( İstanbul: Der Yayınları, 1998.) ss. 393-408.

Lenore Martin and Dimitris Keridis, eds, The Future of Turkish Foreign Policy, (Cambridge, MA: The MIT Press, 2004).
Oral Sander, "Turkish Foreign Policy: Forces of Continuity and of Change", Turkish Review, Vol. 7, No. 34 (1993), p.p. 31-46.

Oran, Baskin (ed.), Türk Dış Politikası: Kurtuluş Savaşından Bugüne Olgular, Belgeler, Yorumlar (Istanbul: İletişim Yayınları, 2001) Vol 1 ve 2

Philip Robins, Suits and Uniforms: Turkish Foreign Policy Since the Cold War (Seattle:University of Washington Press, 2003).

Sedat Laçiner, Ideological Evolution of Turkish Foreign Policy, unpublished PhD Thesis, King’s College, University of London, 2001.

Selim Deringil, Turkish Foreign Policy During the Second World War: An Active Neutrality (Cambridge: Cambridge University Press, 1989).

Şaban Çalış, Foreign Policy Agenda of Turkey: Identity, Democracy and Security, (Ankara: Liberty Yayınları, 2001).

Tareq Y. Ismael and Mustafa Aydın (eds.), Turkey’s Foreign Policy in the 21st Century. A Changing Role in World Politics (Ashgate Pub.: New York, 2003).

Haluk Ulman, ‘Türk Dış Politikasına Yön Veren Etkenler 1923-1968’ (Determinants of Turkish Foreign Policy I), Siyasal Bilgiler Fakültesi Dergisi, 1968, Vol.: XXIII, No. 3.

William Hale, Turkish Foreign Policy, 1774-2000 (London: Frank Cass, 2000).

Yasemin Çelik, “The Foundations of Turkish Foreign Policy”, Yasemin Çelik, Contemporary Turkish Foreign Policy, 1999, p.p. 1-25.


Foreign Policy Culture: The Ottoman and Republican Legacies

A. Macfie, “The Turkish Straits in the Second World War, 1939-45”, Middle Eastern Studies, Vol. 25, No.2. (1989), p.p. 238-48.

Brock Millman, “Turkish Foreign and Strategic Policy 1934-1942”, Middle Eastern Studies, Vol. 31, No. 3(July 1995), p.p. 483-508.

C. D. Haley, “the Desperate Ottoman: Enver Paşa and the German Empire, II”, Middle Eastern Studies, Vol. 30, No. 2 (1994), p.p. 224-251.

C. Okman, “Turkish Foreign Policy: Principles-Rules-Trends, 1814-2003”, in Turkish Foreign Policy in Post Cold War Era, (ed. Idris Bal) 2004, p.p. 5-26.

David Kushner, “Mustafa Kemal and His Period in the Eyes of the Hebrew Press and Publications in Palestine”, International Journal of Turkish Studies, Vol. 3, No. 2 (198586), p.p. 95-106.

Ekavi Atanassopoulou, “Western Defense Developments and Turkey’s Search for Security in 1948”, Turkish Foreign Policy During the Second World War: An Active Neutrality, Vol. 32, No. 2 (Apr. 1996), p.p. 77-108.

Ellen Marie Lust-Okar, “Failure of Collaboration: Armenian Refugees in Syria”, Middle Eastern Studies, Vol. 32, No. 1(Jan. 1996), p.p. 53-68. (Armenians during Mandate era Syria)

F. A .K. Yasamee, Ottoman Diplomacy, Abdulhamid II and the Great Powers, 1878-1888,
(İstanbul: The ISIS Press, 1996).

Feroz Ahmad, The Young Turks: The Committee of Union and Progress in Turkish Politics,
1908-1914, (Oxford: 1969).

Feroz Ahmad, “The Historical Background of Turkey’s Foreign Policy”, Lenore G. Martin and Dimitris Kerides (eds.), The Future of Turkish Foreign Policy (Cambridge, Mass.: MIT Press, 2004), p.p. 9-36.

G. Leiser, “The Turkish Air Force, 1939-1945: The Rise of a Minor Power”, Middle Eastern Studies, Vol. 26, No. 3 (1990), p.p. 383-395.

Hasan Kayalı, Arabs and Young Turks: Ottomanism, Arabism, and Islamism in the Ottoman
Empire,1908-1918, (Berkeley: University of California Press, 1997).

Helmut Mejcher, “Iraq’s External Relations, 1921-1926”, Middle Eastern Studies, Vol. 13 (October 1977), p.p. 340-357.

Ismail Soysal, “The 1937 Saadabad Pack”, Studies on Turkish-Arab Relations, Vol. 3 (1988), p.p. 131-157.

Kamuran Gürün, “The First World War”, The Armenian File: The Myth of Innocence Exposed (New York: St. Martin’s Press, 1985), p.p. 186-245.

Kemal Melek, “Türk-İngiliz İlişkileri (1890--1926) ve Musul Petrolleri”, in Esat Çam ve Toktamış Ateş, Türk Dış Politikasında Sorunlar (İstanbul: Der Yayınları, 1989), p.p. 25-79.

Marian Kent, “British Policy, International Diplomacy and the Turkish Revolution”, International Journal of Turkish Studies, Vol. 3 (Winter 1985-1986), p.p. 33-51.

M. Şükrü Hanioğlu, ‘Jön Türkler ve Osmanlı’da İç-Dış Politika Bağlantısı’ (Jon Turks and the
Connection Between the Foreign and Domestic Politics in the Ottomans), in Faruk Sönmezoğlu
(ed.), Türk Dış Politikasının Analizi (The Analysis of Turkish Foreign Policy), (İstanbul: Der
Yayınları, 1994), p.p. 333-355.

Matthew S. Anderson, The Eastern Question, 1774 - 1923: A Study of International Relations,
(London: Macmillan, 1966).

Meliha Benli Altunışık and Özlem Tür, Turkey: Challenges of Continuity and Change (London: Routledge Curzon, 2005).

Metin Heper, “The Ottoman Legacy and Turkish Politics” Journal of International Affairs, Vol. 54, No. 1 (Fall 2000), p.p. 63-82.

Metin Heper, “The Ottoman Legacy and Turkish Politics”, Journal of International Affairs, Vol.54, No. 1, 2000, p.p. 63-83

Mim Kemal Öke, “The Ottoman Empire, Zionism, and the Question of Palestine (1880-1908)”, International Journal of Middle East Studies, Vol. 14 (August 1982), p.p. 329-341.

Peter J. Beck, “A Tedious and Perilous Controversy: Britain and the Settlement of the Mosul Dispute, 1918-1926”, Middle East Studies, Vol. 17 (April 1981), p.p. 256- 276.

Richard G. Hovannisian, “The Historical Dimensions of the Armenian Question, 1878-1923”, in
Richard G. Hovanisian, The Armenian Genocide in Perspective (New Brunswick, New Jersey: Transaction Publishers, 1988), p.p. 19-39.

Robert Melson, “Provocation or Nationalism: A Critical Inquiry into the Armenian Genocide of 1915”, in Richard G. Hovanisian, The Armenian Genocide in Perspective (New Brunswick, New Jersey: Transaction Publishers, 1988), p.p. 61-84.

Robert Olson, “The Churchill-Cox Correspondence Regarding The Creation of the State of Iraq: Consequences for British Policy Towards the Nationalist Turkish Government, 1921-1923.” International Journal of Turkish Studies, Vol. 3, No. 2 (1985/81), p.p. 121-136.

Robert Olson, “The Kurdish Rebellions of Sheikh Said(1925), Mt. Ararat(1930), and Dersim (1937-38): Their Impact on the Development of the Turkish Air Force and on Kurdish and Turkish Nationalism”, Welt des Islams, Vol. 40, No. 1(March 2000), p.p. 67-94.

Robert Olson, “The Second Time Around: British Policy Toward the Kurds from Mudros to Lausanne” and “The International Aspects of the Sheikh Said Rebellion”, in The Emergence of Kurdish Nationalism 1800-1925”, Univ of Texas Pr (1991) p.p. 128-152, 205-209.

Roderic Davison, “Ottoman Diplomacy and Its Legacy”, in Carl Brown (ed.), Imperial Legacy (New York: Columbia University Press, 1996), 174-199.

Roger R. Trask, “Rejection of the Lausanne Treaty and Resumption of Diplomatic Relations, 1923-1927”, in The United States Response to Turkish Nationalism and Reform, 1914-1939 (Minneapolis: The University of Minnesota Press, 1971), p.p. 37- 64.

Şaban Çalış, “Pan-Turkism and Europeanism: A Note on Turkey’s ‘Pro-German Neutrality’ During the Second World War”, CAS, 16, No.1, (1997),p.p. 103-114.

Salahi R. Sonyel, “Enver Pasha and the Basmaji Movement in Central Asia”, Middle Eastern Studies. Vol.26, n.1, (1990), p.p.52-64.

Selim Deringil, “Aspects of Continuity in Turkish Foreign Policy: Abdulhamid II and Ismet Inönü”, International Journal of Turkish Studies, Vol. 4, No.1 (1987), p.p. 39-54.

Selim Deringil, “Process of Government and the Foreign Policy Leadership”, in Turkish Foreign Policy During the Second World War: An Active Neutrality (New York: Cambridge University Press, 1989), p.p. 41-57.

Selim Deringil, “The Economic Background”, in Turkish Foreign Policy During the Second World War: An Active Neutrality, p.p. 12-30.

Selim Deringil, “The Historical Conditioning of a Generation”, in Turkish Foreign Policy During the Second World War: An Active Neutrality, p.p. 58-70.

Şükrü Hanioğlu, “Notes on the Young Turks and the Freemasons, 1875- 1908”, Middle Eastern Studies. 25 (1989), p.p. 188-191

Vigen Guroian, “Collective Responsibility and official Excuse Making: The Case of the Turkish Genocide of the Armenians”, in Richard G. Hovanisian, The Armenian Genocide in Perspective (New Brunswick, New Jersey: Transaction Publishers, 1988), p.p. 135-152.

William Hale, “Economic Issues in Turkish Foreign Policy”, in Alan Makovsky and Sabri Sayarı (eds.), Turkey’s New World: Changing Dynamics in Turkish Foreign Policy, (Washington, DC: The Washington Institute for Near East Policy, 2000), p.p.20-38.

Early Republican Years Foreign Policy

Abdülahat Akşin, Atatürk’ün Dış Politika İlkeleri ve Diplomasisi, (Ankara: TTK, 1991).

Bülent Gökay, A Clash of Empires: Turkey Between Russian Bolshevism and British
Imperialism, 1918-1923, (London: Tauris, 1997).

Enver Ziya Karal, ‘The Principles of Kemalism’ in Kazancıgil and Ozbudun (eds.) in Kazancigil,
Ali and Ergun Ozbudun (eds.), Atatürk, Founder of a Modern State, (London: Hurst&Company,
1997).

Mehmet Gönlübol ve Cem Sar, Atatürk ve Türkiye’nin Dış Politikası (1919-1938), (Ankara: Atatürk Araştırma Merkezi, 1990).

Mohammad Sadiq, ‘Intellectual Origins of the Turkish National Liberation Movement’,
International Studies (New Delhi), Vol. 15, 1976, p.p. 509-529.

Oral Sander, , ‘Nationalism and Peace, The Significance of Atatürk’s Movement’, Turkish
Yearbook of International Relations, Vol. XX, 1980-1981, p.p. 245-263.

Salahi R. Sonyel, Turkish Diplomacy, 1918-1923, Mustafa Kemal and the Turkish
National Movement, (London: SAGE Publications, 1975).

Salahi R Sonyel, Atatürk -The Founder of Modern Turkey, (Ankara: Turkish Historical Society
Printing House, 1989).

Selim Deringil, Turkish Diplomacy, 1918-1923, (London: Sage Publications, 1975).

Speros Jr.Vryonis, The Turkish State and History, Clio Meets the Grey Wolf, Second Edition,
(New York: Aristide D. Caratzas, Publishers, 1993).

Stephen F Evans, The Slow Rapprochement, Britain and Turkey in the Age of Kemal Atatürk,
1919 - 1938, (University of Hull, 1982).

Tamkoç, Metin, The Warrior Diplomats, Guardians of the National Security and
Modernization of Turkey, (Salt Lake City: University of Utah Press 1976).

Türkkaya Ataöv, ‘Turkish Foreign Policy: 1923-1938’, Turkish Yearbook of International
Relations, 1961, p.p. 103-142.

Türkkaya Ataöv, ‘The Principles of Kemalism’, Turkish Yearbook of International Relations
(TYIR), Vol. XX, 1980-1981, p.p. 19-44.

Post Second World War Era


Deniz Atiye Erden, Turkish Foreign Policy Through the United Nations, 1960-1970,
unpublished PhD thesis, (University of Massachusetts, 1974),p.p. 46-47.

Edward Weisband, Turkish Foreign Policy, 1943-1945, Small State Diplomacy and Great
Power Politics, (Princeton University Press, 1973).

Faruk Sönmezoğlu, Türk Dış Politikası, II. Dünya Savaşı’ndan Günümüze, (İstanbul: Der, 2006).

Ferenc A.Vali, Bridge Across the Bosphorus, The Foreign Policy of Turkey, (Baltimore and
London: The Johns Hopkins Press, 1971).

George Harris, Troubled Alliance: Turkish - American Problems in Historical Perspective,
1945 - 1971, (Washington D.C.: American Enterprise Institute, 1972).

Hamit Batu, ‘Turkey’s Foreign Policy’, Bulletin of the Turkish Foreign Affairs Ministry, No.
6, (March 1965), p.p. 21-25.

‘Johnson’s 1964 Letter to Inönü and the Greek Lobbying at the White House’, Turkish Yearbook
of International Relations / Milletlerarasi Münasebetler Yilligi, Vol. XVI, 1974, p.p. 45-58.

McGhee, George C., ‘Turkey Joins the West’, World Affairs, (July 1954), p.p. 617-630.

Nurhan İnce, Problems and Politics in Turkish Foreign Policy, 1960 - 1966, With Emphasis on
Turkish - United States Relations, The Cyprus Question, and the Leftist Movement,
unpublished PhD thesis,(University of Kentucky, 1974.)

Sanjian, Ara, ‘The Formulation of the Baghdad Pact’, The Middle Eastern Studies, Vol. 32, No.2 (April 1996), p.p. 226-266.

Selim Deringil, Turkish Foreign Policy during the Second World War An ‘Active’Neutrality, (Cambridge: Cambridge University Press, 1989).

Türkkaya Ataöv, Turkish Foreign Policy, (Ankara: Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Yayınları, 1965).


1980-2007 Years in Turkish Foreign Policy

Gencer Özcan and Şule Kut, En Uzun On Yıl, Türkiye’nin Güvenlik ve Dış Politika Gündeminde Doksanlı Yıllar, (İstanbul: Büke Yayınları, Mart 2000).

Graham Fuller and Ian O. Lesser, Turkey’s New Geopolitics, (Boulder: Westview Press and RAND, 1993).

Gülnur Aybet, Turkey’s Foreign Policy and Its Implications for the West: A Turkish Perspective, (London: RUSI, 1994).

Sedat Laçiner, ‘Özal Dönemi Türk Dış Politikası’, içinde T. Göksu vd., 1980-2003 Türkiye’nin Dış, Ekonomik, Sosyal ve İdari Politikaları, (Ankara: Siyasal Kitabevi, 2003), p.p. 25-48.

Vojtech Mastny and R. Craig Nation (eds), Turkey between East and West, (Boulder: Westview Press, 1996).

William Hale, ‘Turkish Foreign Policy After the Cold War’, in Turkish Review of BalkanStudies, (İstanbul: ISIS, 1993).

William Hale,‘Generals and Politicians in Turkey: 1983-1990’, Turkish Yearbook of International Relations, 1995, XXV, p.p. 1-20.

William Hale, Identities and Politics in Turkey, unpublished SOAS seminar Paper,( 7 October 1999).

Zeynep Dağı (Ed.), Doğu’dan Batı’ya Dış Politika, AK Partili Yıllar, (Ankara: Orion Yayınevi, 2006).

Turkish Foreign Policy During the Cold War

Alan Makovsky, “The New Activism in Turkish Foreign Policy”, SAIS Review, Winter-Spring 1999

B. Millman, “The Turkish Armed Forces on the Eve of the Second World War: The British View”, TSA Bulletin, 20:1, (1996), p.p. 38-55.

Behçet K. Yeşilbursa, “Turkey’s Participation in the Middle East Command and Its Admission to NATO”, Middle Eastern Studies, Vol. 35, No. 4 (Oct. 1999), p.p. 70-102.

Faruk Sönmezoğlu, ‘Dünya ve Türkiye’, İktisat Dergisi, Sayı 429, Eylül 2002, p.p. 5-19.

Gencer Özkan, “Doksanlarda Türkiye’nin Ulusal Güvenlik ve Dış Politikasında Askeri Yapının Artan Etkisi”, (der), Gencer Özkan, Sule Kut, En Uzun On Yıl, 1998, p.p. 67-101.

Gencer Özkan, “Doksanlarda Türkiye’nin Ulusal Güvenlik ve Dış Politikasında Askeri Yapının Artan Etkisi”, (der), Gencer Özkan, Sule Kut, En Uzun On Yıl, 1998, p.p.67-101.

Gerassimos Karabelias, “The Evolution of Civil-Military Relations in post-War Turkey”, Middle Eastern Studies, Vol. 35, No. 4(Oct. 1999), p.p. 130-151.

Haluk Gerger, From Cold War to New World Order: Turkish Foreign Policy, (Belge Yayınları, İstanbul ,1998)

Ian O. Lesser, Bridge or Barrier: Turkey and the West After the Cold War (Santa Monica, California: Rand, 1992).

İdris Bal , Turkish Foreign Policy in the Post-Cold War Era, (Alfa İstanbul 2005)

İdris Bal, Turkey's relations with the West and the Turkic Republics : the Rise and Fall of the 'Turkish model', (London 2000).

Kemal Kirişçi, ‘Uluslararası sistemdeki Değişmeler ve Türk Dış Politikasının Yeni Yönelimleri’, (der), F. Sönmezoglu, Türk Dış Politikasının Analizi, (Der Yayinlari, 1998, Istanbul). p.p. 393-408.

Mustafa Aydin, “Determinants of Turkish Foreign Policy: Changing Patterns and Conjunctures during the Cold War”, Middle Eastern Studies, Vol 36, No: 1, (Jan 2000), p.p.103-139

Mustafa Aydın, “Determinants of Turkish Foreign Policy: Changing Patterns and Conjunctures during the Cold War”, Middle Eastern Studies, Vol. 36, No. 1 (Jan. 2000), p.p. 103-139.

Oral Sander”,Yeni Bölgesel Güç Olarak Türkiye’nin Dış Politika Hedefleri”, Türk Dış Politikası Analizi, F. Sönmezoglu (der), Der Yayınları, 1994, p.p. 419-425.

Şule Kut, "Soğuk Savaş Sonrası Türk Dış Politikasının Ana Hatları”, in Kut and Gencer Özcan (eds.), En Uzun On Yıl: Türkiye'nin Ulusal ve Dış Politika Gündeminde Doksanlı Yıllar (İstanbul: Boyut Kitapları, 1998), p.p. 45-64.

Yasemin Çelik, “Fluctuations in Cold War Foreign Policy” in Yasemin Çelik, Contemporary Turkish Foreign Policy, 1999, p.p. 46-75.

Foreign Policy Trends in the Post-Cold War Era

Berdal Aral, “Dispensing with Tradition?: Turkish Politics and International Society during the
Ozal Decade, 1983-93”, Middle Eastern Studies, (January 2001), p.p. 72-88.

Charlotte Bretherton, John Vogler, “Towards a Common Foreign and Security Policy”, Charlotte Bretherton, John Vogler, The European Union as a Global Actor, 2003, p.p. 169-196.

Gilles Dorronsoro, “The EU and Turkey”, Roland Dannreuther (ed.), European Union Foreign and Security Policy, 2004, p.p. 48-61.

Philip Robins, Suits and Uniforms: Turkish Foreign Policy Since the Cold War (Seattle: University of Washington Press, 2003), p.p. 136-160 and 207-238.

Sabri Sayarı, “ Turkey and the United States: Changing Dynamics of an Enduring Alliance”, Tareq Y. Ismael and Mustafa Aydın (eds.), Turkey’s Foreign Policy in the 21st Century. A Changing Role in World Politics (Ashgate Pub.: New York, 2003)

Sabri Sayarı, “Turkey: The Changing European Security Environment and the Gulf Crisis”, The Middle East Journal, (Winter 1992), 9-21.

Sabri Sayarı, “Turkish Foreign Policy in the Post-Cold War Era: The Challenges of Multi Regionalism, Journal of International Affairs,Vol.54 (Fall 2000), 169-182.

Ziya Öniş, “Turkey in the Post-Cold War Era: In Search of Identity”, The Middle East Journal (Winter 1995), 48-68.


The Domestic Context of Foreign Policy

A.Mango, “Turks and Kurds”, Middle Eastern Studies, Vol. 30, No. 4 (1994), p.p. 975-997.

Ali Çarkoğlu, Mine Eder, “Domestic Concerns and the Water Conflict over the Euphrates-Tigris Basin”, Middle East Studies, Vol. 37, No. 1(Jan. 2001), p.p. 41-72.

Andrew Mango, “Reflections on the Atatürkist Origins of Turkish Foreign Policy and Domestic Linkages”, in Alan Makovsky and Sabri Sayarı (eds.), Turkey’s New World: Changing Dynamics in Turkish Foreign Policy (Washington, DC: The Washington Institute for Near East Policy, 2000), p.p.9-19.

Demir, Ali Faik, Türk Dış Politikasında Liderler (Leaders in Turkish Foreign Policy), ( İstanbul: Bağlam, 2007).

Ersel Aydinli, Nihat Ali Özcan, and Dogan Akyaz. “The Turkish Military’s March Toward Europe”, Foreign Affairs, Vol.85, No.1 (January/February 2006),p.p. 77-90.

Fotios Moustakis and Rudra Chaudhuri, “Turkish-Kurdish Relations and the European Union: an Unprecedented Shift in the Kemalist Paradigm?”, in Mediterranean Quarterly, (Fall 2005), p.p. 77 – 89

Graham E. Fuller, “The Fate of the Kurds”, in Foreign Affairs, (Spring 1993), p.p. 109-121.

Henri J. Barkey and Graham E. Fuller, G. Fuller, “Turkey’s Kurdish Question: Critical a Turning Points and Missed Opportunities”, Middle East Journal , Vol.51, No:1(1997), p.p.59-79.

Kemal Kirişçi, “The Kurdish Question and Turkish Foreign Policy”, Martin and Keridis, The Future of Turkish Foreign Policy, p.p.277-314.

M. Gunter “The Kurdish Insurgency in Turkey”, Journal of South Asia and Middle East Studies, Vol. 13, No. 4 (1990), p.p. 57-81.

Mesut Yegen, “The Turkish State Discourse and the Exclusion of Kurdish Identity”, Middle Eastern Studies, Vol. 32, No. 2(Apr. 1996), p.p. 216-229.

Michael Radu, “The Rise and Fall of the PKK”, Orbis, Vol. 45, No. 1(Winter 2001), p.p. 47-63.
Philip Robins, “The Overlord State: Turkish Policy and the Kurdish Issue” International Affairs, Vol. 69, No. 4 (1993), p.p. 657-676.

Robert Olson, “Kurds and Turks: Two Documents Concerning Kurdish Autonomy in 1923 and 1923”, Journal of South Asian and Middle Eastern Studies, Vol. XV, No. 2 (Winter 1991), p.p. 2031.

Robert Olson, “The Kurdish Question and Turkey’s Foreign Policy, 1991-1995:From the Gulf War to the Incursion into Iraq”, JSAMES, 19:1 (1995), p.p.1-30.

Robert Olson, The Kurdish Nationalist Movement in the 1990s: Its Impact on Turkey and the Middle East , (Univ Pr of Kentucky,1996)

Svante E. Cornell, “The Kurdish Question in Turkish Politics”, Orbis, Vol. 45, No. 1 (Winter 2001), p.p. 31-46.


Serpil AÇIKALIN

http://www.turkishweekly.net/article/243/a-short-bibliography-of-turkish-foreign-policy.html

September 2007
USAK

Abbas ve Peres Ziyaretleri Kapsamında Türkiye'nin Ortadoğu Barışına Katkısı

Serpil AÇIKALIN, USAK

Ortadoğu’da II. Körfez Savaşı'nın patlak vermesi ve aynı döneme denk gelen Soğuk Savaş yıllarının sona ermesi aynı zamanda bölgedeki dengelerinde değiştiğinin sinyalleriydi. 1990’lı yıllar, 40 yılı aşkın süredir devam eden Arap-İsrail gerginliğini sona erdirmek için bölgedeki etkinliğini arttırma çabasında olan ABD’nin sponsorluğunda gerçekleştirilen barış görüşmelerine tanıklık etti. Ancak büyük umutlarla yola çıkılan Oslo Süreci ve başarısızlıkla sonuçlanan Camp David görüşmeleri sonrası II. İntifada ile Filistin’de ortaya çıkan toplumsal patlama, 11 Eylül Olayları, Afganistan ve Irak’ın ABD tarafından işgal edilmesi bu süreçte Ortadoğu’nun “dünyanın kaynayan kazanı” olmasına neden oldu. Günümüzde bölgenin hemen her ülkesinin iç siyasetinde halen devam eden karışıklıklar ve komşu ülkelerle yaşanan problemler bu ülkelerin kalkınma ve gelişmeye yönelik iç politika izlemek yerine, günü kurtarmak ve sistemin devamını sağlamaya çalışmaktan öteye gidememesine yol açmaktadır.Türkiye’de devam eden sınır ötesi operasyon tartışmaları, Dışişleri Bakanı Babacan’ın Ortadoğu ziyareti sırasında bölge ülkelerine olası operasyonla ilgili bilgi vermesi, Suriye Devlet Başkanı Başer Esad’ın ziyareti, hafta sonu İstanbul’da yapılan Genişletilmiş Irak’a Komşu Ülkeler Konferansına bölge ülkeleri, ABD ve BM tarafından yapılan üst düzey katılım, Suudi Arabistan Kralı Abdullah Bin Abdülaziz El-Suud’un bu hafta yaptığı ziyaret ve Pazartesi ve Salı günü İsrail Devlet Başkanı Şimon Peres ve Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas’ın Türkiye’ye gerçekleştireceği ziyaret Türkiye açısından yaşanan hareketliliği kanıtlamaktadır.Esad’ın yaptığı ziyaret, olası bir PKK operasyonu konusunda destek olarak yorumlanırken, bölge ülkeleriyle ve ABD ile sorunları devam eden Suriye’nin Türkiye için ne kadar iyi bir müttefik olabileceği tartışmalarını da ortaya çıkardı. Irak ve Filistin konularında Türkiye ile benzer bir siyaset izlemekte olan Suudi Arabistan Kralı Abdullah Bin Abdülaziz El-Suud ise Avrupa Ülkelerine yaptığı ziyaret sonrası Türkiye’ye gelerek üst düzey yetkililerce ağırlandı ve iki ülke arasında birçok alanda işbirliğini içeren ortak bir deklarasyon imzalandı.Ortadoğu bölgesine baktığımızda aktörleri ABD’nin müttefiki Mısır, Ürdün ve Körfez ülkelerinin oluşturduğu Sünni blok; İran, Suriye ve Lübnan’ın oluşturduğu radikal blok; Türkiye, İsrail ve bölgenin dışında yer almakla birlikte bölgenin iplerini elinde bulunduran ABD olarak sınıflandırabiliriz.Son dönemde Lübnan’da yeterli meclis çoğunluğu sağlanamadığı için bir türlü yapılamayan ve Türkiye’deki Cumhurbaşkanlığı seçimleri dönemini anımsatan Cumhurbaşkanlığı Seçimleri, 14 Mart Grubunun başını çektiği ABD yanlısı grubun galip gelmesiyle bu ülkenin de giderek ABD yanlısı politika izleyerek ılımlı ülkeler kategorisine girmesiyle sonuçlanabilir. Ancak Cumhurbaşkanlığı seçimleri sonrası kırılgan yapısıyla bilinen Lübnan’da yeni bir iç savaş çıkma olasılığı da yapılan yorumlar arasındadır.Kasım ayındaki diğer bir önemli konu ise ABD’de Kasım ayının sonunda yapılması planlanan Barış Konferansıdır. Annapolis’te yapılması planlanan Ortadoğu Barış Konferansı ile ilgili Condoleezza Rice’ın aylardır bölgeye sık sık yaptığı ziyaretler sonrasında hala imza atılacak bir taslak oluşturulamadı. İsrail ve Filistin arasında yıllardır devam eden ve çözüm noktasında kilitlenmeye neden olan konuların(başkenti Kudüs olan bağımsız bir Filistin Devletinin kurulması, mültecilerin geri dönüş hakkı konusu, Sınırlar, Kudüs’ün Statüsü) bu Konferansta ele alınmaması halinde her iki taraf içinde büyük bir hayal kırıklığıyla sonuçlanacaktır ve Hamas’ın eli daha da güçlenecektir.Hamas lideri İsmail Haniye’nin dışta bırakıldığı ve Bush Hükümetinin görev süresinin dolmasından önce yapılması planlanan bu konferansa bölge ülkelerinin yoğun katılımı sağlanmaya çalışılıyor. Özellikle Suudi Arabistan ve İsrail tarafından, Suriye’nin de konferansa katılması konusunda ABD’ye baskı yapması aynı zamanda bu ülkelerin bölgede istikrar arayışında olduğunun bir göstergesidir ve konferansın meşruiyetini arttırma çabası olarak yorumlanabilir.Bu hafta Suriye tarafından Annaopolis Barış Konferansına ancak ilhak edilen Golan Tepelerinin geri verilmesi koşulu ile katılacağı yönünde bir açıklama yapıldı. Suriye-İsrail arasında bir süredir devam eden ve barış masasına oturmak üzereyken son anda iptal olan barış görüşmelerinde ve bundan sonra yapılacak olan her hangi bir görüşmede Suriye için doğal bir koruma alanı niteliğinde olan Golan Tepelerinin geri alınması öncelikli olacaktır. Bush Hükümeti tarafından yapılması konusunda ısrar edilen Annapolis Barış Görüşmeleri aynı zamanda “barış için toprak” anlayışının hala devam edip etmeyeceğini de gösterecektir.Bununla birlikte Kudüs konusunda zaten baskı altında bulunan ve yerleşimcilerin protestolarının giderek arttığı İsrail’de, Golan Tepeleri konusunun gündeme getirilmesi Barış Görüşmelerinin daha da gecikmesi veya Suriye’nin çağrılmaması sonucunu doğurabilir. Bu konferansa Türkiye’nin de davet edilmesi bekleniyor ve Türkiye bu hafta İsrail ve Filistin Devlet Başkanlarını ağırlıyor.2005 yılından itibaren TOBB’un öncülüğünde devam eden görüşmelerde gelinen son aşama olan 7. Ankara Forumu Toplantısı dolayısıyla TOBB’un katkılarıyla bir araya gelecek olan Türk, İsrail ve Filistin tarafları, Batı Şeria’da kurulacak olan sanayi bölgesinin TOBB tarafından kurulması ve işletilmesiyle ilgili mutabakat metnine imza atacaklar. Şimon Peres’in Türkiye ziyareti sırasında Irak konusunda yumuşak bir federal Irak hükümeti fikrini destekleyen, bölünmüş bir Irak’ı kendi çıkarları için tehlike olarak gören ve aynı zamanda terör konusunda hassasiyeti olan İsrail tarafından yapılacak olan açıklamalar, İsrail’in de terör konusunda bölgesel işbirliğine katılımının sağlanabilmesi bakımından önem arz etmektedir. 13 Kasım tarihinde yapılması planlanan Abbas ve Peres tarafından TBMM’de yapılacak olan konuşma da bir ilk olarak tarihe yazılacak. Şimdiye dek Ehud Olmert ile görüşmelerini devam ettiren Mahmud Abbas, mevkidaşı olan Şimon Peres ile bir araya gelecek ve iki lider TBMM’de birbirini dinleyecek.Kasım ayı, hem Türkiye hem de komşuları için yeni gelişmelerin ortaya çıkacağı çok önemli bir ay gibi görünmektedir. Devam eden operasyon tartışmalarına rağmen İsrail ve Filistin Devlet Başkanlarının Türkiye’ye davet edilmesi ve bir Müslüman ülke parlamentosunda ilk kez bir İsrail Cumhurbaşkanının konuşma yapması çok önemli bir gelişmedir. Türkiye’nin bölgedeki arabulucu rolünü tekrar üstlenmesi ve Suriye, Lübnan, İran gibi ülkelerle devam eden ilişkilerine rağmen aynı zamanda ABD ve İsrail gibi ülkelerle de bir araya gelebilmesi büyük bir başarıdır. Bu noktada Lübnan’da tekrar Kasım ayının sonuna ertelenen Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde de Türkiye’nin benzer bir çaba göstererek, yakın dönemde yapılan Babacan’ın ziyaretinden sonra Lübnan’a tekrar üst düzey bir ziyarette bulunması ve bu yolla bölge barışına katkıda bulunması gerekmektedir.Unutulmamalıdır ki Türkiye Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan Ocak 2007 de Lübnan ziyareti sırasında Başbakan Fuad Sinyora, Gelecek Hareketi Lideri Saad Hariri, Suriye yanlısı Cumhurbaşkanı Emil Lahud ve Hizbullah’a yakın Meclis Başkanı Nebih Berri ile bir araya gelerek temaslarda bulunmuştur. Birbirlerine rakip olarak görülen bu gruplarla bir araya gelmek dünyadaki hiçbir devletin başaramayacağı bir durumdur. Türkiye’nin bölgedeki ilişkilerinde pek çok yönden avantajlı konumda olmasının en önemli sebebi Arap olmayan ancak büyük çoğunluğu Müslüman olan bu ülkenin tüm bölge ülkeleri tarafından kendisine yakın görülmesidir. Türkiye bu eşsiz konumunu Kasım ayında yoğun olarak kullanmak zorundadır.

Serpil AÇIKALIN

.........http://www.usakgundem.com/haber/15506/

12 Kasım 2007

Seçimlerin Ardından, Araplar İçin En İyi Türk Hükümeti Hangisi?

Serpil Açıkalın
22 Temmuz’da Türkiyede gerçekleşen genel seçimler hiç şüphesiz ki Ortadoğu bölgesindeki tüm ülkeler tarafından yakından takip edildi ve seçimle ilgili yorumlar hala devam ediyor. Bugünlerde ise Arap medyasında tartışmanın boyutu ordu ve AKP’nin ilşikilerinin izleyeceği seyir ve cumhurbaşkanlığı seçimlerine hangi adayların katılacağı konusuna kaymış durumda. Bununla birlikte Pazar günü yapılan seçim, yıllardır hem Türkiye’deki bazı kesimler hem de Araplar arasında tartışılan ‘Türkiye Ortadoğu da öncü bir ülke olabilirmi?’ sorusunu da gündeme getirdi.Bölgedeki pek çok Arap gazetesi yazarı, AKP nin %47 gibi ezici bir çoğunlukla seçimleri kazanmış olmasına haberlerinde geniş yer verdi ve 22 Temmuz’da yapılan seçimler sadece Türkiye’de değil aynı zamanda dünya medyasında da büyük bir ilgiyle izlendi. BBC, CNN, El Cezire ve El Arabiye gibi televizyon kanalları seçim bölgelerinde istihdam ettikleri habercilerle seçim sonuçlarını izleyicilerine duyurdu. Türkiye’deki seçimlerin hem bölge hem de Avrupa ülkeleri tarafından gördüğü ilgi, aslında ülkede uzun süredir devam eden gerginliğin sonucunu merak etme şeklinde de yorumlanabilir. Türkiye’nin Ortadoğu bölgesinde tam anlamıyla demokratik seçimlerin yapılabildiği sayılı ülkelerden biri olması ve içinde bulunduğu istikrarsız çevrede nispeten istikrarlı bir çizgi izlemesi de pek çok analistin dikkat çektiği bir konuların başında geliyor. Mısır ve Suriye gibi ülkelere baktığımızda seçimlerden %97-98 gibi oranlarla çıkan otoriter/yarı otoriter liderler ve cumhuriyet olarak anıldığı halde babaların çocuklarını liderliğe hazırladığı dönemler görüyoruz. Suriye’de 1970-2000 yılları arasında yönetimde bulunan Hafız Esad rejimini izleyen Beşar Esad rejimi ve Mısır’da 1981 yılından beri ülkeyi yöneten Hüsnü Mübarek rejimi Ortadoğuda uzun yıllardır devam eden ve yakın dönemde değişmesi beklenemyen yarı otoriter rejimler arasında sayılabilir. Bölgedeki diğer ülkeler ise büyük oranda ya Krallık ya da Meşruti Krallık yoluyla yönetiliyor. Kuveyt’te kadınların seçme ve seçilme hakkını 2006 yılında elde ettiğini ve Suudi Arabistan’da hala kadınların oy kullanma hakkının olmadığını düşündüğümüzde Türkiye’nin hem laik hem de Müslüman kimliğiyle bölgede sahip olduğu önem daha da fazla göze çarpıyor. Arap medyasına baktığımızda seçimler konusunda bazı ayrışmalar görebiliyoruz. Arap basınında genel olarak Arap milliyetçiliği veya İslamcı düşünce dışında AKP’nin “ılımlı İslam” çizgisini kendi ülkelerinde de görmek isteyen, Türk televizyonlarından parlamento da yaşanan tartışmaları izlediklerinde imrenen insanlar mevcut. Son dört yıldır AKP Hükümeti’nin Avrupa Birliği üyeliği konusunda gösterdiği hassasiyet, yapılan reformlar ve başörtüsü konusundaki tartışmalar Türkiye’de olduğu kadar Arap medyasında da yankı bulan konular arasında yer alıyor. Milliyetçi Arap yazarlar arasında, Türkiyenin Avrupa Birliği’ne üye olması, yakın dönemde yaşanan cumhurbaşkanlığı krizi, Nisan ayında düzenlenen mitingler ve sonrasında gelen erken seçim kararı ile yaşanan hareketlilikten dolayı eleştiren yazarların yanısıra, laik bir sisteme sahip olduğu için Türkiye’yi eleştiren yazarlar da azımsanmayacak kadar fazla.Yabancı basında ve akademi dünyasında Türkiye, cumhuriyetin kurulmasından günümüze ordu etkisinin yönetimde yoğun bir şekilde hissedildiği ve dönem dönem darbelerin yaşandığı, halkının büyük bir çoğunluğu Müslüman olan laik bir ülke olarak tanımlanıyor. 22 Temmuz seçimlerinde de Arap basının konuya yaklaşımı ‘ılımlı İslamı’ temsil eden AKP Hükümeti’ne karşı ‘orduyu ve laikliği temsil eden ana muhalefet partisi CHP arasındaki çekişme’ şeklinde oldu. Lübnan’ın önde gelen gazetelerinden Dar El Hayat gazetesi yazarı Cihad El Hazin’in AKP’nin açık farkla galip geldiği seçimlerdeki başarısının ardından 25 Temmuz tarihinde yazdığı yazının başlığı “Araplar için en iyi Türk hükümeti” şeklinde oldu. El Hazin, AKP’nin Arap Dünyasındaki liderler için örnek olmasını ve Arap partilerinin artık slogan atmaktan vazgeçerek AKP’nin ekonomide ve Avrupa Birliği sürecinde gerçekleştirdiği reformların benzerlerini uygulamaları gerektiğini yazısında vurguluyordu. Erdoğan’ın ''Sandıkta birlik ve beraberliğimiz, demokrasimiz ve cumhuriyetimiz daha da güçlenerek çıkmıştır'' açıklaması ve çoğulcu, anayasal hukuk devleti olan Türkiye’nin yaşadığı deneyimin otoriter rejimler altında yönetilen bölge halkı için çok şey ifade ettiği söylenebilir. Bölgede son dönemde İsrail, Suriye, İran ve Amerika arasındaki görüşmelerde Türkiye’nin üstleneceği rol ne olacak sorusuna cevap aranırken AKP’nin, seçimler sonrası Arap medyasında yapılan yorumları iyi değerlendirilerek bölge ülkeleri ile ilişkileri, gelecekteki fırsatları ve geçmişte yapılan hataları tekrar gözden geçirilmesi gerekiyor.

Serpil Açıkalın

http://www.turkishweekly.net/

27 Temmuz 2007