Türkiye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Türkiye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Kasım 2007 Cuma

Abbas ve Peres Ziyaretleri Kapsamında Türkiye'nin Ortadoğu Barışına Katkısı

Serpil AÇIKALIN / 12 Kasım 2007, USAK

Ortadoğu’da II. Körfez Savaşı'nın patlak vermesi ve aynı döneme denk gelen Soğuk Savaş yıllarının sona ermesi, aynı zamanda bölgedeki dengelerinde değiştiğinin sinyalleriydi. 1990’lı yıllar, 40 yılı aşkın süredir devam eden Arap-İsrail gerginliğini sona erdirmek için bölgedeki etkinliğini arttırma çabasında olan ABD’nin sponsorluğunda gerçekleştirilen barış görüşmelerine tanıklık etti. Ancak büyük umutlarla yola çıkılan Oslo Süreci ve başarısızlıkla sonuçlanan Camp David görüşmeleri sonrası II. İntifada ile Filistin’de ortaya çıkan toplumsal patlama, 11 Eylül Olayları, Afganistan ve Irak’ın ABD tarafından işgal edilmesi bu süreçte Ortadoğu’nun “dünyanın kaynayan kazanı” olmasına neden oldu. Günümüzde bölgenin hemen her ülkesinin iç siyasetinde halen devam eden karışıklıklar ve komşu ülkelerle yaşanan problemler bu ülkelerin kalkınma ve gelişmeye yönelik iç politika izlemek yerine, günü kurtarmak ve sistemin devamını sağlamaya çalışmaktan öteye gidememesine yol açmaktadır. Türkiye’de devam eden sınır ötesi operasyon tartışmaları, Dışişleri Bakanı Babacan’ın Ortadoğu ziyareti sırasında bölge ülkelerine olası operasyonla ilgili bilgi vermesi, Suriye Devlet Başkanı Başer Esad’ın ziyareti, hafta sonu İstanbul’da yapılan Genişletilmiş Irak’a Komşu Ülkeler Konferansı'na bölge ülkeleri, ABD ve BM tarafından yapılan üst düzey katılım, Suudi Arabistan Kralı Abdullah Bin Abdülaziz El-Suud’un bu hafta yaptığı ziyaret ve Pazartesi ve Salı günü İsrail Devlet Başkanı Şimon Peres ve Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas’ın Türkiye’ye gerçekleştireceği ziyaret Türkiye açısından yaşanan hareketliliği kanıtlamaktadır. Esad’ın yaptığı ziyaret, olası bir PKK operasyonu konusunda destek olarak yorumlanırken, bölge ülkeleriyle ve ABD ile sorunları devam eden Suriye’nin Türkiye için ne kadar iyi bir müttefik olabileceği tartışmalarını da ortaya çıkardı. Irak ve Filistin konularında Türkiye ile benzer bir siyaset izlemekte olan Suudi Arabistan Kralı Abdullah Bin Abdülaziz El-Suud ise Avrupa ülkelerine yaptığı ziyaret sonrası Türkiye’ye gelerek üst düzey yetkililerce ağırlandı ve iki ülke arasında birçok alanda işbirliğini içeren ortak bir deklarasyon imzalandı. Ortadoğu bölgesine baktığımızda aktörleri ABD’nin müttefiki Mısır, Ürdün ve Körfez ülkelerinin oluşturduğu Sünni blok; İran, Suriye ve Lübnan’ın oluşturduğu radikal blok; Türkiye, İsrail ve bölgenin dışında yer almakla birlikte bölgenin iplerini elinde bulunduran ABD olarak sınıflandırabiliriz. Son dönemde Lübnan’da yeterli meclis çoğunluğu sağlanamadığı için bir türlü yapılamayan ve Türkiye’deki Cumhurbaşkanlığı seçimleri dönemini anımsatan Cumhurbaşkanlığı seçimleri, 14 Mart Grubu'nun başını çektiği ABD yanlılarının galip gelmesiyle bu ülkenin de giderek ABD yanlısı politika izleyerek ılımlı ülkeler kategorisine girmesiyle sonuçlanabilir. Ancak Cumhurbaşkanlığı seçimleri sonrası kırılgan yapısıyla bilinen Lübnan’da yeni bir iç savaş çıkma olasılığı da yapılan yorumlar arasında. Kasım ayındaki diğer bir önemli konu ise ABD’de Kasım ayının sonunda yapılması planlanan Barış Konferansı. Annapolis’te yapılması planlanan Ortadoğu Barış Konferansı ile ilgili Condoleezza Rice’ın aylardır bölgeye sık sık yaptığı ziyaretler sonrasında hala imza atılacak bir taslak oluşturulamadı. İsrail ve Filistin arasında yıllardır devam eden ve çözüm noktasında kilitlenmeye neden olan konuların (başkenti Kudüs olan bağımsız bir Filistin devletinin kurulması, mültecilerin geri dönüş hakkı konusu, sınırlar, Kudüs’ün statüsü) bu konferansta ele alınmaması halinde her iki taraf için de söz konusu büyük bir hayal kırıklığıyla sonuçlanacaktır ve Hamas’ın eli daha da güçlenecektir. Hamas lideri İsmail Haniye’nin dışta bırakıldığı ve Bush Hükümetinin görev süresinin dolmasından önce yapılması planlanan bu konferansa bölge ülkelerinin yoğun katılımı sağlanmaya çalışılıyor. Özellikle Suudi Arabistan ve İsrail tarafından Suriye’nin de konferansa katılması konusunda ABD’ye baskı yapılması, aynı zamanda bu ülkelerin bölgede istikrar arayışında olduğunun bir göstergesi niteliğinde ve konferansın meşruiyetini arttırma çabası olarak yorumlanabilir. Bu hafta ise Suriye tarafından Annaopolis Barış Konferansı'na ancak ilhak edilen Golan Tepeleri'nin geri verilmesi koşulu ile katılacağı yönünde bir açıklama yapıldı. Suriye-İsrail arasında bir süredir devam eden ve barış masasına oturmak üzereyken son anda iptal olan barış görüşmelerinde ve bundan sonra yapılacak olan her hangi bir görüşmede Suriye için doğal bir koruma alanı niteliğinde olan Golan Tepeleri'nin geri alınması öncelikli olacaktır. Bush hükümeti tarafından yapılması konusunda ısrar edilen Annapolis Barış Görüşmeleri, aynı zamanda “barış için toprak” anlayışının hala devam edip etmeyeceğini de gösterecek. Bununla birlikte Kudüs konusunda zaten baskı altında bulunan ve yerleşimcilerin protestolarının giderek arttığı İsrail’de, Golan Tepeleri konusunun gündeme getirilmesi barış görüşmelerinin daha da gecikmesi veya Suriye’nin çağrılmaması sonucunu doğurabilir. Bu konferansa Türkiye’nin de davet edilmesi bekleniyor ve Türkiye bu hafta İsrail ve Filistin devlet başkanlarını ağırlıyor. 2005 yılından itibaren TOBB’un öncülüğünde devam eden görüşmelerde gelinen son aşama olan 7. Ankara Forumu Toplantısı dolayısıyla TOBB’un katkılarıyla bir araya gelecek olan Türk, İsrail ve Filistin tarafları, Batı Şeria’da kurulacak olan sanayi bölgesinin TOBB tarafından kurulması ve işletilmesiyle ilgili mutabakat metnine imza atacaklar. Şimon Peres’in Türkiye ziyareti sırasında Irak konusunda yumuşak bir federal Irak hükümeti fikrini destekleyen, bölünmüş bir Irak’ı kendi çıkarları için tehlike olarak gören ve aynı zamanda terör konusunda hassasiyeti olan İsrail tarafından yapılacak olan açıklamalar, İsrail’in de terör konusunda bölgesel işbirliğine katılımının sağlanabilmesi bakımından önem arz ediyor. 13 Kasım tarihinde gerçekleşmesi planlanan Abbas ve Peres tarafından TBMM’de yapılacak olan konuşma da bir ilk olarak tarihe yazılacak. Şimdiye dek Ehud Olmert ile görüşmelerini devam ettiren Mahmud Abbas, mevkidaşı olan Şimon Peres ile bir araya gelecek ve iki lider TBMM’de birbirini dinleyecek. Kasım ayı, hem Türkiye hem de komşuları için yeni gelişmelerin ortaya çıkacağı çok önemli bir ay gibi görünmekte. Devam eden operasyon tartışmalarına rağmen İsrail ve Filistin Devlet Başkanlarının Türkiye’ye davet edilmesi ve bir Müslüman ülke parlamentosunda ilk kez bir İsrail Cumhurbaşkanı'nın konuşma yapması çok önemli bir gelişme. Türkiye’nin bölgedeki arabulucu rolünü tekrar üstlenmesi ve Suriye, Lübnan, İran gibi ülkelerle devam eden ilişkilerine rağmen aynı zamanda ABD ve İsrail gibi ülkelerle de bir araya gelebilmesi de büyük bir başarı örneği sunuyor. Bu noktada Lübnan’da tekrar Kasım ayının sonuna ertelenen Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde de Türkiye’nin benzer bir çaba göstermesi, yakın dönemde yapılan Babacan’ın ziyaretinden sonra Lübnan’a tekrar üst düzey bir ziyarette bulunması ve bu yolla bölge barışına katkıda bulunması gerekmekte. Unutulmamalıdır ki Türkiye Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan Ocak 2007 de Lübnan ziyareti sırasında Başbakan Fuad Sinyora, Gelecek Hareketi Lideri Saad Hariri, Suriye yanlısı Cumhurbaşkanı Emil Lahud ve Hizbullah’a yakın Meclis Başkanı Nebih Berri ile bir araya gelerek temaslarda bulundu. Birbirlerine rakip olarak görülen bu gruplarla bir araya gelmek dünyadaki hiçbir devletin başaramayacağı bir durumdu. Türkiye’nin bölgedeki ilişkilerinde pek çok yönden avantajlı konumda olmasının en önemli sebebi, Arap olmayan ancak büyük çoğunluğu Müslüman olan bu ülkenin tüm bölge ülkeleri tarafından kendisine yakın görülmesinde yatıyor. Türkiye, bu eşsiz konumunu Kasım ayında da yoğun olarak kullanmak zorunda olacak.

Serpil AÇIKALIN

.........
http://www.usakgundem.com/haber/15506/

12 Kasım 2007

Seçimlerin Ardından, Araplar İçin En İyi Türk Hükümeti Hangisi?

Serpil Açıkalın / 27 Temmuz 2007
22 Temmuz’da Türkiyede gerçekleşen genel seçimler hiç şüphesiz ki Ortadoğu bölgesindeki tüm ülkeler tarafından yakından takip edildi ve seçimle ilgili yorumlar hala devam ediyor. Bugünlerde ise Arap medyasında tartışmanın boyutu, ordu ve AKP’nin ilşikilerinin izleyeceği seyir ve cumhurbaşkanlığı seçimlerine hangi adayların katılacağı konusuna kaymış durumda. Bununla birlikte Pazar günü yapılan seçim, yıllardır hem Türkiye’deki bazı kesimler hem de Araplar arasında tartışılan ‘Türkiye Ortadoğu da öncü bir ülke olabilir mi?’ sorusunu da gündeme getirdi. Bölgedeki pek çok Arap gazetesi yazarı, AKP nin %47 gibi ezici bir çoğunlukla seçimleri kazanmış olmasına haberlerinde geniş yer verdi ve 22 Temmuz’da yapılan seçimler sadece Türkiye’de değil aynı zamanda dünya medyasında da büyük bir ilgiyle izlendi. BBC, CNN, El Cezire ve El Arabiye gibi televizyon kanalları seçim bölgelerinde istihdam ettikleri habercilerle seçim sonuçlarını izleyicilerine duyurdu. Türkiye’deki seçimlerin hem bölge hem de Avrupa ülkeleri tarafından gördüğü ilgi, aslında ülkede uzun süredir devam eden gerginliğin sonucunu merak etme şeklinde de yorumlanabilir. Türkiye’nin Ortadoğu bölgesinde  demokratik seçimlerin yapılabildiği sayılı ülkelerden biri olması ve içinde bulunduğu istikrarsız çevrede nispeten daha istikrarlı bir çizgi izlemesi de pek çok analistin dikkat çektiği bir konuların başında geliyor. Mısır ve Suriye gibi ülkelere baktığımızda seçimlerden %97-98 gibi oranlarla çıkan otoriter/yarı otoriter liderler ve cumhuriyet olarak anıldığı halde babaların çocuklarını liderliğe hazırladığı dönemler görüyoruz. Suriye’de 1970-2000 yılları arasında yönetimde bulunan Hafız Esad rejimini izleyen Beşar Esad rejimi ve Mısır’da 1981 yılından beri ülkeyi yöneten Hüsnü Mübarek rejimi Ortadoğu'da uzun yıllardır devam eden ve yakın dönemde değişmesi beklenemeyen otoriter rejimler arasında sayılabilir. Bölgedeki diğer ülkeler ise büyük oranda ya Krallık ya da Meşruti Krallık yoluyla yönetiliyor. Kuveyt’te kadınların seçme ve seçilme hakkını 2006 yılında elde ettiğini ve Suudi Arabistan’da hala kadınların oy kullanma hakkının olmadığını düşündüğümüzde Türkiye’nin hem laik hem de Müslüman kimliğiyle bölgede sahip olduğu önem daha da fazla göze çarpıyor. Arap medyasına baktığımızda seçimler konusunda bazı ayrışmalar görebiliyoruz. Arap basınında, genel olarak Arap milliyetçiliği veya İslamcı düşünce dışında AKP’nin “ılımlı İslam” çizgisini kendi ülkelerinde de görmek isteyen, Türk televizyonlarından parlamentoda yaşanan tartışmaları izlediklerinde imrenen insanlar mevcut. Son dört yıldır AKP Hükümeti’nin Avrupa Birliği üyeliği konusunda gösterdiği hassasiyet, yapılan reformlar ve başörtüsü konusundaki tartışmalar Türkiye’de olduğu kadar Arap medyasında da yankı bulan konular arasında yer alıyor. Milliyetçi Arap yazarlar arasında, Türkiye'nin Avrupa Birliği’ne üye olması, yakın dönemde yaşanan cumhurbaşkanlığı krizi, Nisan ayında düzenlenen mitingler ve sonrasında gelen erken seçim kararı ile yaşanan hareketlilikten dolayı eleştiren yazarların yanısıra, laik bir sisteme sahip olduğu için Türkiye’yi eleştiren yazarlar da azımsanmayacak kadar fazla. Yabancı basında ve akademi dünyasında Türkiye, cumhuriyetin kurulmasından günümüze ordu etkisinin yönetimde yoğun bir şekilde hissedildiği ve dönem dönem darbelerin yaşandığı, halkının büyük bir çoğunluğu Müslüman olan laik bir ülke olarak tanımlanıyor. 22 Temmuz seçimlerinde de Arap basının konuya yaklaşımı, ‘ılımlı İslamı’ temsil eden AKP Hükümeti’ne karşı ‘orduyu ve laikliği temsil eden ana muhalefet partisi CHP arasındaki çekişme’ şeklinde oldu. Lübnan’ın önde gelen gazetelerinden Dar El Hayat gazetesi yazarı Cihad El Hazin’in, AKP’nin açık farkla galip geldiği seçimlerdeki başarısının ardından 25 Temmuz tarihinde yazdığı yazının başlığı “Araplar için en iyi Türk hükümeti” şeklinde oldu. El Hazin, AKP’nin Arap dünyasındaki liderler için örnek olmasını ve Arap partilerinin artık slogan atmaktan vazgeçerek AKP’nin ekonomide ve Avrupa Birliği sürecinde gerçekleştirdiği reformların benzerlerini uygulamaları gerektiğini yazısında vurguluyordu. Erdoğan’ın ''Sandıkta birlik ve beraberliğimiz, demokrasimiz ve cumhuriyetimiz daha da güçlenerek çıkmıştır'' açıklaması ile çoğulcu ve anayasal hukuk devleti görünümü veren Türkiye’nin yaşadığı deneyimin otoriter rejimler altında yönetilen bölge halkı için çok şey ifade ettiği söylenebilir. Bölgede son dönemde İsrail, Suriye, İran ve Amerika arasındaki görüşmelerde Türkiye’nin üstleneceği rol ne olacak sorusuna cevap aranırken AKP’nin, seçimler sonrası Arap medyasında yapılan yorumları iyi değerlendirilerek bölge ülkeleri ile ilişkileri, gelecekteki fırsatları ve geçmişte yapılan hataları tekrar gözden geçirmesi gerekiyor.

Serpil Açıkalın

http://www.turkishweekly.net/

27 Temmuz 2007