Tunus’ta başlayan ve haftalardır Arap dünyasında devam eden nümayişin en son sıçradığı ülke olan Mısır’da ülkeyi 30 yıldır yöneten 82 yaşındaki Cumhurbaşkanı Hüsnü Mübarek karşıtı gösteriler onuncu gününü tamamlamışken, bugün gelinen nokta alınan yolu da gösteriyor…
1 Şubat gecesi Mübarek tarafından yapılan açıklamalarda, yönetimin Eylül ayındaki Cumhurbaşkanlığı seçimlerine dek devam edeceği ve yakın bir dönemde seçimlerin söz konusu olmadığı mesajı verilmişti.
Uzun yıllardır Mübarek iktidarını korumakla görevlendirilmiş olan ordunun artık meşruiyeti kalmamış olan rejim dolayısıyla halk ile karşı karşıya gelmek istemediği ülkede, Hüsnü Mübarek’in geçtiğimiz günlerde verdiği tavizleri yeterli görmesi ve istifa etmekten kaçınması ümitsizliği artırdı ama Mısır halkı yılmadı.
Bugün ise yeni bir gelişmeyle Cemal Mübarek istifasını açıkladı.
Bu durum şimdiye kadar verilen tavizlerin en önemlilerinden, ama ülke hala Hüsnü Mübarek'in yakın bir zamanda gerçekleşeceğini umduğu istifasını bekliyor. Çünkü ne Başkan vekili atanması ne de 76. ve 77. maddelerin değiştirilmesine yönelik verilen sözler aslında halkın asıl talebi olan Mübarek’in gitmesini karşılamıyor.
Ancak Mübarek'in gidişinin ardından Ömer Süleyman’ın göreve neredeyse aynı kalan eski ekiple sekiz ay daha devam etmesi de Tahrir Meydanı’ndaki göstericileri tatmin etmeyecektir. Artık yapılması gereken, yeni Başkan’ın meşruiyetinin uluslararası gözlemciler nezaretinde yapılacak olan seçimlerle sağlanmasıdır.
Bu süreçte Parlamento seçimlerinin de tekrar yapılması gerekiyor; zira yeni seçimlerle Müslüman Kardeşler’in Kasım seçimlerindeki şiddet ve adaletsiz uygulamalar nedeniyle hiç sandalye kazanamadığı Meclis’teki sayıları da doğal olarak artacaktır.
Domino Etkisi Olur mu?
Son dönemde en fazla sorulan sorulardan bir diğeri de Mısır’da yaşananların bir domino etkisi yaratıp yaratmayacağı.
Bu noktada sayılan belli başlı ülkeler Yemen, Cezayir, Ürdün ve Suriye.
Bu ülkelere, küçük olmasına karşın ülkede barındırdığı muhalif hareketler ve diğer Körfez ülkeleri ile karşılaştırıldığında doğal kaynak bağımlılığı yerine ekonomik çeşitlenmeyi tercih etmesi nedeniyle Bahreyn de eklenebilir.
Ne var ki yaşanan nümayişin yayılması olası bir durumken, her ülkenin kendi tarihsel ve güncel koşulları da dikkate alınmalı.
Örneğin Suriye, muhaberat servisinin bölgede en iyi işlediği ülke. Ayrıca, bölgenin en seküler halklarından birine sahip olan Suriye’de, Başer Esad’ın konsolidasyon sürecini hala yaşıyor olması, genç bir lider olması, ülkede yaşayanların Mısır’dan farklı olarak liderlerinin eleştirilmesine daha az şahit olması, 2000’li yıllarda ekonomik reformların hızlanması ve Suriye’de Esad’ın yerini alacak bir liderin bulunmaması gibi faktörler, Suriye açısından iktidar değişimini yakın dönemde mümkün kılmıyor.
Ülkede son günlerde yapılan ufak çaplı gösteriler, üyeliği idama kadar götüren ve Mısır’dan çok daha kısıtlı şartlarda var olmaya çalışan Müslüman Kardeşler tarafından düzenlenmektedir ki, bu bir halk hareketini temsil etmemektedir. Ayrıca Suriye’nin işgal altında topraklarının bulunması ve Batı ve İsrail karşıtı duruşu da ülkedeki meşruiyetinin temel kaynaklarını oluşturmaktadır.
Yemen örneğinde ise ülkenin kuzey ve güneyinde birbirinden bağımsız var olan çatışmalar ve ayrılıkçı hareketler göz önüne alındığında, toplumda ekonomik koşullar dışında farklı taleplerin de olduğu görülüyor. Ali Abdullah Salih’in bir sonraki seçimlerde tekrar aday olmayacağını açıklaması elbette ki olumlu bir gelişme. Bununla birlikte, El-Kaide faaliyetleri ile ülkenin Kızıl Deniz ve Hint Okyanusu gibi uluslararası petrol ve taşımacılığın ana noktaları üzerinde konumlanması ve Kuzey’deki İran etkisi gibi koşullar, özellikle Amerika’nın Yemen’e özel bir önem atfetmesi ve değişimi ancak kontrollü olarak gerçekleştirmek istemesi için yeterli.
Ürdün ve Bahreyn gibi ülkeler ise halkın somut taleplerinin olduğu ülkelerdir. Ürdün’de, tüm yetkinin toplandığı monarşiye karşın, Müslüman Kardeşler’in kolu olan İslami Cephe, Mısır’daki ana hareketten dahi daha özgür ortamda siyasi parti kurabilmiş ve mecliste yer alabilmiştir. Buna karşın ülkedeki en önemli muhalif grup da yine aynı parti. Ancak bölgede insani gelişim bakımından en iyi seviyelerde olan bu iki ülkede halkın talebi kralın alaşağı edilmesinden çok insan hakları, ekonomi ve siyasi hakların genişletilmesine yönelik. Bu nedenle ekonomik ve siyasi reformlar kısa vadede toplumsal yatışmayı da sağlayacaktır.
Cezayir’de ise, 1990’ların başlarında Tunus benzeri bir siyasi açılım sonrası İslami grupların seçimlerden yüksek oy oranları ile çıkmaları ve ülkenin yıllar süren iç savaşa sürüklenmesi, halkın bugün daha temkinli davranmasını zorunlu kılıyor.
Tüm bu faktörlere ek olarak ülkelerdeki kurumsal ve insani diğer koşulların da bir araya gelmesi gerekmektedir. Mısır örneğinde, 1950’lerde ve 1960’lı yıllarda Arap milliyetçiliğine ev sahibi yapmış bir halka sahip olunması, ülkenin bu yıllarda Arap dünyasında radyo yayıncılığını milliyetçilik amaçlarına da hizmet etmesi amacıyla bölgede yayması, film ve müzikleri ile bölgede önemli bir yerinin olması gibi sebepler, ülkenin insani kapasitesini gösteriyor. Ne var ki 1970’lerle birlikte başlayan liberal dönem sonrası ülkede artan ekonomik adaletsizlik ve sosyal koşulların kötüleşmesi, halkın geçmişteki öncü rolünü kaybeden bir ülkeye bağlılığını azaltmış ve eleştirel bakış artmıştır. Ayrıca Cemal Abdul Nasır döneminde lağvedilen çok partili sistemin aslında Kral Faruk döneminde işliyor olması da ülkenin çok partili sistem geçmişine sahip olduğunu göstermektedir.
Sonuç Yerine..
Hüsnü Mübarek birkaç gün önce artık verebileceği tüm tavizleri verdiğini düşündüğünden, en son çare olarak halkın birbirine kırdırılması anlamını taşıyan bir süreci göze aldı ve kendi taraftarlarını meydanlara saldı.
Bu kişilerin gösterilerin başladığı ilk günlerden itibaren bir hafta boyunca hiç bir tepki vermemesi ve Cuma günü gerçekleşecek büyük eylemler öncesi ufak sayılar halinde ortaya çıkması, kendilerinin iktidar partisi tarafından parayla meydanlara getirildiği ve yönlendirildiği iddialarını kesinleştirdi. Hüsnü Mübarek uluslararası baskıları üstüne çekmemek için günlerdir kaçındığı şiddet eylemlerine bu yolla başvurmaya başladı ve halkı yıldırma yolunu tercih etti.
Ancak bugünkü istifalar gösteriyor ki devam eden gösteriler işe yaradı…
Göstericilerin ısrarının nedeni yıllardır kısa sureli protestolara ev sahipliği yapan ülkenin, 2011 seçimleri öncesi bugün yaşananları son bir şans olarak görmesinden kaynaklanıyor. Mısır halkından gelen yazılı mesajlar ve görüntülerde sıklıkla gurur anlamındaki ‘kerame’ kelimesi kullanılıyor. Çünkü yıllardır kaybedilen gurur ve kendini eleştirmeye alışan Mısır halkı bugün aynı zamanda kendi gururunun da savaşını veriyor…
Mısır etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Mısır etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
5 Şubat 2011 Cumartesi
29 Ocak 2011 Cumartesi
Kifaye Ya Mübarek Kifaye! Ortadoğu’da Ekmek ve Demokrasi Savaşında Tarih Yazılıyor
Kifaye Ortadoğu’da son yıllarda çok kullanılan bir kelime haline geldi.
Konuşmaktan ve oyunun parçası olmaktan yorulan halklar için artık bu tek kelime yeterli.
Basit ve açık bir anlamı var ‘kifaye’ kelimesinin: Yeter!!
Arap dünyası 1979’da İran’da yaşananı tekrar etmek ve ölüm ve suikastlar dışında değişmeyen liderlerinin kendi hayatlarına verdiği zararın artık sonlanması için söyler oldu bu kelimeyi.
Ama Cumayı Cumartesiye bağlayan gece Hüsnü Mübarek’in yaptığı açıklama bir kez daha gösterdi ki yıllardır tekrar edilen bu kelime Mısır lideri tarafından yine yanlış anlaşıldı…
2011’e Girerken..
Daha 2011 yılının ilk ayı sona ermeden Ortadoğu’da art arda yaşanan gelişmeler ‘Acaba?’ sorusunu tekrar sormamızı gerekli kıldı. Lübnan, Tunus, Yemen, Ürdün, Cezayir ve geç kalmış gibi görünse de beklenenin çok üstünde bir katılımın gerçekleştiği ve asıl sonucun da yine bu ülkeden çıkacağı izlenimini veren protestolarla Mısır sokakları...
Arap Dünyasında Demokrasi Sorunu
Arap dünyasına bakıldığında monarşi, yarı-otoriter ve tam otoriter rejimlere rastlanırken Lübnan ve Fas’ı nispeten daha demokratik ülkeler olarak sınıflandırmak mümkün. Ancak dünya genelinde 1970’lerde hızlanan demokratikleşme dalgası neticesinde Latin Amerika’dan Afrika’ya dek pek çok ülkede gözlemlenen gelişmeler değerlendirildiğinde, Arap dünyasının bir ‘istisna’ olarak adlandırılmasının artık bir gelenek haline geldiğini de unutmamamız gerekiyor.
Demokrasinin gereklerinden olan muhalefetin özgür bir ortamda işlevini yerine getirmesi ve seçim sisteminin düzgün işlemesi Ortadoğu’da yıllarca eksik kaldı. Halkların hükümetlerine güveni o derece azaldı ki seçimlere katılım oranları giderek düştü ve artık seçim günü ölenlerin sayısının azalması bizi sevindirir oldu…
Söz konusu demokrasi eksikliğini açıklamak için yıllar boyunca akademik çevrelerce İslam, Arap kültürü, Batı müttefikliği, siyasi İslam, ekonomik koşullar, rentier(doğal kaynak bağımlısı) devlet ve daha pek çok faktör öne sürüldü ve bunlardan hangisinin daha baskın olduğu yıllar boyunca tartışıldı. Tüm bu faktörlere ek olarak, Arap dünyasında giderek artan derecede devlet ile işbirliği yapan ülke elitleri de değişim yerine statükoyu savunarak çıkarlarının devamından yana olmayı tercih etti ve hatta parlamentolarda milletvekilliği için iktidar partileri ile kol kola seçimlere girdi. Ülkelerdeki elitler hem sistemin devamının temsilcisi hem de kaz gelecek yerden tavuk esirgenmez mantığı ile kaynak sağlayıcısı haline dönüştü.
Arap ülkelerinin Birleşmiş Milletler tarafından yayınlanan İnsani Gelişim Raporları’nda başarılı bir seyir izlememesi, bir zamanların Arap olmakla övünen halklarının milliyetçilik duygularını da neredeyse bitirdi; sonuç olarak kendilerini çok kolay eleştirebilen, devletlerine bağlılığı sınırlı ve ekonomik sorunların bir sonucu olarak ahlaki dejenerasyonun da giderek arttığı topluluklar ortaya çıktı.
TESEV’in de geçtiğimiz yıl Ortadoğu ülkelerinde yaptığı anket sonuçları da gösteriyor ki, bu halklar için ekonomik sorunlar Filistin sorunundan dahi daha öncelikli. Ancak Ortadoğu’da pek çok Batılı ülke için asıl endişe verici olan ve Arap dünyasında demokrasiyi desteklemek ve desteklememek arasında bu ülkeleri çıkmaza götüren, Ortadoğu’da demokrasinin aynı zamanda ülkelerin sistemsel yapısında da bir değişim yaratabileceği ve bölgede İsrail ile barış halinde olan devletleri kaybetme korkusuydu. Bununla birlikte yine de İslami hareketlerin kendilerini göstermediği ve toplumu birleştiren son bir aydır devam etmekte olan nümayişin dünya çapında daha fazla destek bulduğu görülüyor. Mısır’da olayların büyüdüğünü gören Mübarek hükümeti de ilk planda Müslüman Kardeşler’i ön plana çıkartarak Batı’dan destek aradı. Ancak sosyal medya yoluyla yayılan mesajlar Müslüman Kardeşler’den daha öte kitlelere ulaştı. Bugün geldiğimiz noktada yıllardır ağır aksak devam eden muhalefetin, Tunus sonrası kendine gelen güvenine ve Batı’dan ümidini kesmiş olmanın verdiği tek çare anlayışı ile daha senkronize ve yılgınlığını atmış bir şekilde ölümü dahi göze alarak tarih yazdığına şahit oluyoruz. Bundan beş yıl önce Büyük Ortadoğu Projesi ile bölgede demokrasinin yayılması iddiasında bulunan Amerika’nın yerinden oynatamadığı taşlar, bugün bölgenin kendi halkları tarafından yavaş yavaş sökülüyor.
Mısır’daki Durum
Bu köşede ekonomisini, seçim sistemini ve ülkenin en güçlü muhalif gücü olan Müslüman Kardeşler’i içeren yazılarla Mısır’ı defalarca kez anlattık. En son olarak da ülkenin içine düştüğü çaresizlik ve durgunluktan bahsetmiştik. Hatta o kadar ki, Mısır için ülke gündemi bir ay dahi takip edilmese pek eksiklik hissedilmez denilir ki bu büyük ölçüde doğrudur. Ancak son üç gündür yaşananlar neticesinde ‘bu defa farklı’ anlayışı hakim. Facebook sosyal ağını Cuma günü itibariyle kullanmaları yasaklansa da Mısırlı pek çok gencin ve muhalif partinin 25 Ocak protestosu için günler öncesinden başlayan destek arama mesajları dikkatleri tekrar ülkeye çevirdi. Bu mesajlar Arapça, İngilizce, Fransızca dillerinde gönderildi ve Mübarek karşıtı karikatürleri de içeriyordu.
İktidara geldiği dönemde demokrasi sözünü veren Mübarek’in beş dönemdir işgal ettiği mevki nedeniyle demokrasi meselesi Mısır sokaklarında yıllardır var olan bir mesele. Ülkenin yarı otoriter yapısı nedeniyle belli sınırlar dahilinde muhalefete izin verilmesi ve sınırların giderek belirsizleştiği dünyada kendi ülkelerini uluslararası kanallarda izleyen Mısır halkı, yaşadıkları ekonomik sorunların temelinde iktidarın olduğunun yıllardır farkındalar. Sokakta karşılaşılan herhangi bir Mısırlı size ilk olarak ülkedeki enflasyondan bahsederken ve sıcağın kavurduğu iklim altında ülkenin %40’ının üzerindeki nüfusu fakirlik sınırları altında yaşarken, ömründe bir defa toplu taşıma aracı kullanmamış olan ve Kahire Amerikan Üniversitesi mezunu gençler yanı başlarındaki sıradan halka fakirliklerini bir kez daha hatırlatıyor. Bunu gören Hüsnü Mübarek de son yıllarda ülke içindeki fakirlikle ilgili sembolik projeler için halefi olmasını planladığı oğlu Cemal Mübarek’i görevlendirirken kendisi ülkeyi dışarıda temsil etme misyonunu benimsemiş durumda.
Mısır’ı Tunus ve diğer Arap ülkelerinden farklı kılan, ülkenin El-Baradai gibi üstünde genel bir mutabakatın sağlandığı bir alternatife sahip olması. Son Parlamento seçimlerinde Meclis’e giremeyen Müslüman Kardeşler’in iktidarı kimseye kaptırmamak gibi bir kaygısı yok, Mübarek dışında her alternatif kabul edilir hale geldi. Burada akla gelen, iktidar değiştiğinde de geçmişte yaşandığı gibi konsolidasyon boyunca Müslüman Kardeşler’in tolere edilmesi ve artan dini talepler karşısında tekrar demokrasiden uzaklaşma ihtimalinin olup olmadığı. Ancak bu ihtimal dahi şu an yaşanan Mübarek çıkmazı dolayısıyla ülkede kimsenin umurunda değil. Ülkede yıllardır devam eden gösteriler ve El-Baradai’nin aylar önce gelerek ülkede tekrar yaktığı ateş bugün alevlendi. Böylece ülkede İslamcı akımlara karşı daha güvenli limanları temsil eden El-Baradai, Batı’nın ve ülkedeki farklı ideolojilerin hemfikir olduğu tek isim haline geldi.
Gazze saldırıları sonrası Gazze’de Yaşananlar ve Batı Müttefiki Arap Ülkeleri[1] başlıkla yazıda verdiğimiz Mübarek ile ilgili şemayı burada tekrar hatırlatmakta fayda var. Zira bu şema, Mübarek’in içinde bulunduğu çıkmazı anlamak için oldukça yararlı.
Mısır’da yıllardır belli dönemlerde düzenlenen gösteriler son yıllarda daha az katılım ile gerçekleşir olmuştu. Her ne kadar bundan beş yıl önce Kifaye hareketinin ülke gündemine tekrar getirdiği demokrasi yanlısı gösteriler ülkenin farklı ideolojilerini aynı amaç etrafında toplamayı başarmışsa da bu hareket de bir süre sonra gücünü yitirdi. 2008 yılının 6 Nisan’ında Kahire’de gösterilerin vazgeçilmez mekânı olan Tahrir Meydan’ında gösteriye dönüşemeden büyük yeşil araçlara bindirilen ve bu araçların tellerle örülü küçük camlarından bakan göstericileri görmek, bende ülkenin istihbarat ve polis şebekesi aşılmadan bir devrimin yapılamayacağı izlenimini uyandırmıştı.
Son dönemde bütün ilgi 2010 Parlamento seçimleri ve 2011 Cumhurbaşkanlığı seçimlerine yoğunlaştı. Nitekim Parlamento’nun neredeyse tamamını işgal eden iktidar partisi, hem son yıllarda ülke üzerinde azalan Amerikan baskısı hem de bir sonraki yılın Cumhurbaşkanlığı seçimlerini tehlikeye atmama kaygısıyla 2010 Parlamento seçimlerine gitti; geçmişe nazaran seçim günü yapılan yolsuzlukların zirve yaptığı son Parlamento seçimleri, Mısır halkı için demokrasiyi adeta bir hayale dönüştürdü. Geçmişte Mübarek rejimini kendi bekalarının garantisi olarak gören Hristiyanlar dahi son dönemde isyan bayrağını çekerek sabırlarının tükendiğini gösterdi.
Sonuç Yerine…
Yukarıda saydığımız tüm faktörler bir araya geldi ve diğer Arap ülkelerinde son bir aydır yaşananlar gelecek yıl gerçekleşecek Cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesi umutsuzluk içinde kıvranan ve geçmiş protestoların fayda getirmediğini gören Mısır halkı için bir emsal teşkil etti. Enver Sedat’ın öldürülmesi sonrası yenilenen Olağanüstü Hal Kanunu insanları yıllar boyu protesto ve toplu hareket etmekten alıkoymuşken, son dönem Arap dünyasında yaşanan gösterilerde ilginç bir şekilde hükümetlerin şiddete daha az başvurması ve dünya çapındaki destek Mısır için son bir umut kaynağı oldu.
Ayrıca bu defa söz konusu olan, ne çözümü yakın vadede mümkün görünmeyen Filistin sorunu, ne Irak savaşı ne de İsrail karşıtlığıydı. Protestolarda ne ideoloji ne de ‘İslam Çözümdür’ naralarına yer verildi. Yolsuzluk, fakirlik, işkence ve gelir adaletsizliği altında ezilen Mısır halkı bu defa sadece kendileri için sokaktalar. Halkın 2005 yılında gerçekleştirildiği iddia edilen reform benzeri yutturmacalara artık inancının kalmaması, ülkede içeriden bir reform ile değişimin gerçekleşmeyeceği inancını yerleştirdi. Obama’nın iktidarda olduğu süre boyunca artık neredeyse Bush yönetimini aratan ölçüde ülkeyi kendi haline bırakması neticesinde de Mısır halkı için başka hiçbir seçenek kalmadı.
Dün Hüsnü Mübarek tarafından yapılan açıklamada hükümetin istifası dillendirildi ancak beklenen aslında bu değil. Geçmişte de birçok defa Kabine değişikliğinin yapıldığı ülkede İçişleri ve Savunma Bakanlığı gibi bakanlıkların değişmesi önem taşısa da, tüm kararların toplandığı kişi en nihayetinde Cumhurbaşkanı Hüsnü Mübarek. Bu nedenle, protestocular için istenen henüz gerçekleştirilmiş değil. Bu noktada gösterilerin ve uluslararası baskının devamı olmaksızın gerçek bir değişimin yaşanmayacağı, bu defa gerçekleşmediği taktirde de aynı ölçüde büyük bir eylemin uzun vadede söz konusu olmayacağı artık aşikar.
[1] http://www.usakgundem.com/yazar/1565/gazze%E2%80%99de-ya%C5%9Fananlar-ve-bat%C4%B1-m%C3%BCttefiki-arap-%C3%BClkeleri.html
Konuşmaktan ve oyunun parçası olmaktan yorulan halklar için artık bu tek kelime yeterli.
Basit ve açık bir anlamı var ‘kifaye’ kelimesinin: Yeter!!
Arap dünyası 1979’da İran’da yaşananı tekrar etmek ve ölüm ve suikastlar dışında değişmeyen liderlerinin kendi hayatlarına verdiği zararın artık sonlanması için söyler oldu bu kelimeyi.
Ama Cumayı Cumartesiye bağlayan gece Hüsnü Mübarek’in yaptığı açıklama bir kez daha gösterdi ki yıllardır tekrar edilen bu kelime Mısır lideri tarafından yine yanlış anlaşıldı…
2011’e Girerken..
Daha 2011 yılının ilk ayı sona ermeden Ortadoğu’da art arda yaşanan gelişmeler ‘Acaba?’ sorusunu tekrar sormamızı gerekli kıldı. Lübnan, Tunus, Yemen, Ürdün, Cezayir ve geç kalmış gibi görünse de beklenenin çok üstünde bir katılımın gerçekleştiği ve asıl sonucun da yine bu ülkeden çıkacağı izlenimini veren protestolarla Mısır sokakları...
Arap Dünyasında Demokrasi Sorunu
Arap dünyasına bakıldığında monarşi, yarı-otoriter ve tam otoriter rejimlere rastlanırken Lübnan ve Fas’ı nispeten daha demokratik ülkeler olarak sınıflandırmak mümkün. Ancak dünya genelinde 1970’lerde hızlanan demokratikleşme dalgası neticesinde Latin Amerika’dan Afrika’ya dek pek çok ülkede gözlemlenen gelişmeler değerlendirildiğinde, Arap dünyasının bir ‘istisna’ olarak adlandırılmasının artık bir gelenek haline geldiğini de unutmamamız gerekiyor.
Demokrasinin gereklerinden olan muhalefetin özgür bir ortamda işlevini yerine getirmesi ve seçim sisteminin düzgün işlemesi Ortadoğu’da yıllarca eksik kaldı. Halkların hükümetlerine güveni o derece azaldı ki seçimlere katılım oranları giderek düştü ve artık seçim günü ölenlerin sayısının azalması bizi sevindirir oldu…
Söz konusu demokrasi eksikliğini açıklamak için yıllar boyunca akademik çevrelerce İslam, Arap kültürü, Batı müttefikliği, siyasi İslam, ekonomik koşullar, rentier(doğal kaynak bağımlısı) devlet ve daha pek çok faktör öne sürüldü ve bunlardan hangisinin daha baskın olduğu yıllar boyunca tartışıldı. Tüm bu faktörlere ek olarak, Arap dünyasında giderek artan derecede devlet ile işbirliği yapan ülke elitleri de değişim yerine statükoyu savunarak çıkarlarının devamından yana olmayı tercih etti ve hatta parlamentolarda milletvekilliği için iktidar partileri ile kol kola seçimlere girdi. Ülkelerdeki elitler hem sistemin devamının temsilcisi hem de kaz gelecek yerden tavuk esirgenmez mantığı ile kaynak sağlayıcısı haline dönüştü.
Arap ülkelerinin Birleşmiş Milletler tarafından yayınlanan İnsani Gelişim Raporları’nda başarılı bir seyir izlememesi, bir zamanların Arap olmakla övünen halklarının milliyetçilik duygularını da neredeyse bitirdi; sonuç olarak kendilerini çok kolay eleştirebilen, devletlerine bağlılığı sınırlı ve ekonomik sorunların bir sonucu olarak ahlaki dejenerasyonun da giderek arttığı topluluklar ortaya çıktı.
TESEV’in de geçtiğimiz yıl Ortadoğu ülkelerinde yaptığı anket sonuçları da gösteriyor ki, bu halklar için ekonomik sorunlar Filistin sorunundan dahi daha öncelikli. Ancak Ortadoğu’da pek çok Batılı ülke için asıl endişe verici olan ve Arap dünyasında demokrasiyi desteklemek ve desteklememek arasında bu ülkeleri çıkmaza götüren, Ortadoğu’da demokrasinin aynı zamanda ülkelerin sistemsel yapısında da bir değişim yaratabileceği ve bölgede İsrail ile barış halinde olan devletleri kaybetme korkusuydu. Bununla birlikte yine de İslami hareketlerin kendilerini göstermediği ve toplumu birleştiren son bir aydır devam etmekte olan nümayişin dünya çapında daha fazla destek bulduğu görülüyor. Mısır’da olayların büyüdüğünü gören Mübarek hükümeti de ilk planda Müslüman Kardeşler’i ön plana çıkartarak Batı’dan destek aradı. Ancak sosyal medya yoluyla yayılan mesajlar Müslüman Kardeşler’den daha öte kitlelere ulaştı. Bugün geldiğimiz noktada yıllardır ağır aksak devam eden muhalefetin, Tunus sonrası kendine gelen güvenine ve Batı’dan ümidini kesmiş olmanın verdiği tek çare anlayışı ile daha senkronize ve yılgınlığını atmış bir şekilde ölümü dahi göze alarak tarih yazdığına şahit oluyoruz. Bundan beş yıl önce Büyük Ortadoğu Projesi ile bölgede demokrasinin yayılması iddiasında bulunan Amerika’nın yerinden oynatamadığı taşlar, bugün bölgenin kendi halkları tarafından yavaş yavaş sökülüyor.
Mısır’daki Durum
Bu köşede ekonomisini, seçim sistemini ve ülkenin en güçlü muhalif gücü olan Müslüman Kardeşler’i içeren yazılarla Mısır’ı defalarca kez anlattık. En son olarak da ülkenin içine düştüğü çaresizlik ve durgunluktan bahsetmiştik. Hatta o kadar ki, Mısır için ülke gündemi bir ay dahi takip edilmese pek eksiklik hissedilmez denilir ki bu büyük ölçüde doğrudur. Ancak son üç gündür yaşananlar neticesinde ‘bu defa farklı’ anlayışı hakim. Facebook sosyal ağını Cuma günü itibariyle kullanmaları yasaklansa da Mısırlı pek çok gencin ve muhalif partinin 25 Ocak protestosu için günler öncesinden başlayan destek arama mesajları dikkatleri tekrar ülkeye çevirdi. Bu mesajlar Arapça, İngilizce, Fransızca dillerinde gönderildi ve Mübarek karşıtı karikatürleri de içeriyordu.
İktidara geldiği dönemde demokrasi sözünü veren Mübarek’in beş dönemdir işgal ettiği mevki nedeniyle demokrasi meselesi Mısır sokaklarında yıllardır var olan bir mesele. Ülkenin yarı otoriter yapısı nedeniyle belli sınırlar dahilinde muhalefete izin verilmesi ve sınırların giderek belirsizleştiği dünyada kendi ülkelerini uluslararası kanallarda izleyen Mısır halkı, yaşadıkları ekonomik sorunların temelinde iktidarın olduğunun yıllardır farkındalar. Sokakta karşılaşılan herhangi bir Mısırlı size ilk olarak ülkedeki enflasyondan bahsederken ve sıcağın kavurduğu iklim altında ülkenin %40’ının üzerindeki nüfusu fakirlik sınırları altında yaşarken, ömründe bir defa toplu taşıma aracı kullanmamış olan ve Kahire Amerikan Üniversitesi mezunu gençler yanı başlarındaki sıradan halka fakirliklerini bir kez daha hatırlatıyor. Bunu gören Hüsnü Mübarek de son yıllarda ülke içindeki fakirlikle ilgili sembolik projeler için halefi olmasını planladığı oğlu Cemal Mübarek’i görevlendirirken kendisi ülkeyi dışarıda temsil etme misyonunu benimsemiş durumda.
Mısır’ı Tunus ve diğer Arap ülkelerinden farklı kılan, ülkenin El-Baradai gibi üstünde genel bir mutabakatın sağlandığı bir alternatife sahip olması. Son Parlamento seçimlerinde Meclis’e giremeyen Müslüman Kardeşler’in iktidarı kimseye kaptırmamak gibi bir kaygısı yok, Mübarek dışında her alternatif kabul edilir hale geldi. Burada akla gelen, iktidar değiştiğinde de geçmişte yaşandığı gibi konsolidasyon boyunca Müslüman Kardeşler’in tolere edilmesi ve artan dini talepler karşısında tekrar demokrasiden uzaklaşma ihtimalinin olup olmadığı. Ancak bu ihtimal dahi şu an yaşanan Mübarek çıkmazı dolayısıyla ülkede kimsenin umurunda değil. Ülkede yıllardır devam eden gösteriler ve El-Baradai’nin aylar önce gelerek ülkede tekrar yaktığı ateş bugün alevlendi. Böylece ülkede İslamcı akımlara karşı daha güvenli limanları temsil eden El-Baradai, Batı’nın ve ülkedeki farklı ideolojilerin hemfikir olduğu tek isim haline geldi.
Gazze saldırıları sonrası Gazze’de Yaşananlar ve Batı Müttefiki Arap Ülkeleri[1] başlıkla yazıda verdiğimiz Mübarek ile ilgili şemayı burada tekrar hatırlatmakta fayda var. Zira bu şema, Mübarek’in içinde bulunduğu çıkmazı anlamak için oldukça yararlı.
Mısır’da yıllardır belli dönemlerde düzenlenen gösteriler son yıllarda daha az katılım ile gerçekleşir olmuştu. Her ne kadar bundan beş yıl önce Kifaye hareketinin ülke gündemine tekrar getirdiği demokrasi yanlısı gösteriler ülkenin farklı ideolojilerini aynı amaç etrafında toplamayı başarmışsa da bu hareket de bir süre sonra gücünü yitirdi. 2008 yılının 6 Nisan’ında Kahire’de gösterilerin vazgeçilmez mekânı olan Tahrir Meydan’ında gösteriye dönüşemeden büyük yeşil araçlara bindirilen ve bu araçların tellerle örülü küçük camlarından bakan göstericileri görmek, bende ülkenin istihbarat ve polis şebekesi aşılmadan bir devrimin yapılamayacağı izlenimini uyandırmıştı.
Son dönemde bütün ilgi 2010 Parlamento seçimleri ve 2011 Cumhurbaşkanlığı seçimlerine yoğunlaştı. Nitekim Parlamento’nun neredeyse tamamını işgal eden iktidar partisi, hem son yıllarda ülke üzerinde azalan Amerikan baskısı hem de bir sonraki yılın Cumhurbaşkanlığı seçimlerini tehlikeye atmama kaygısıyla 2010 Parlamento seçimlerine gitti; geçmişe nazaran seçim günü yapılan yolsuzlukların zirve yaptığı son Parlamento seçimleri, Mısır halkı için demokrasiyi adeta bir hayale dönüştürdü. Geçmişte Mübarek rejimini kendi bekalarının garantisi olarak gören Hristiyanlar dahi son dönemde isyan bayrağını çekerek sabırlarının tükendiğini gösterdi.
Sonuç Yerine…
Yukarıda saydığımız tüm faktörler bir araya geldi ve diğer Arap ülkelerinde son bir aydır yaşananlar gelecek yıl gerçekleşecek Cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesi umutsuzluk içinde kıvranan ve geçmiş protestoların fayda getirmediğini gören Mısır halkı için bir emsal teşkil etti. Enver Sedat’ın öldürülmesi sonrası yenilenen Olağanüstü Hal Kanunu insanları yıllar boyu protesto ve toplu hareket etmekten alıkoymuşken, son dönem Arap dünyasında yaşanan gösterilerde ilginç bir şekilde hükümetlerin şiddete daha az başvurması ve dünya çapındaki destek Mısır için son bir umut kaynağı oldu.
Ayrıca bu defa söz konusu olan, ne çözümü yakın vadede mümkün görünmeyen Filistin sorunu, ne Irak savaşı ne de İsrail karşıtlığıydı. Protestolarda ne ideoloji ne de ‘İslam Çözümdür’ naralarına yer verildi. Yolsuzluk, fakirlik, işkence ve gelir adaletsizliği altında ezilen Mısır halkı bu defa sadece kendileri için sokaktalar. Halkın 2005 yılında gerçekleştirildiği iddia edilen reform benzeri yutturmacalara artık inancının kalmaması, ülkede içeriden bir reform ile değişimin gerçekleşmeyeceği inancını yerleştirdi. Obama’nın iktidarda olduğu süre boyunca artık neredeyse Bush yönetimini aratan ölçüde ülkeyi kendi haline bırakması neticesinde de Mısır halkı için başka hiçbir seçenek kalmadı.
Dün Hüsnü Mübarek tarafından yapılan açıklamada hükümetin istifası dillendirildi ancak beklenen aslında bu değil. Geçmişte de birçok defa Kabine değişikliğinin yapıldığı ülkede İçişleri ve Savunma Bakanlığı gibi bakanlıkların değişmesi önem taşısa da, tüm kararların toplandığı kişi en nihayetinde Cumhurbaşkanı Hüsnü Mübarek. Bu nedenle, protestocular için istenen henüz gerçekleştirilmiş değil. Bu noktada gösterilerin ve uluslararası baskının devamı olmaksızın gerçek bir değişimin yaşanmayacağı, bu defa gerçekleşmediği taktirde de aynı ölçüde büyük bir eylemin uzun vadede söz konusu olmayacağı artık aşikar.
[1] http://www.usakgundem.com/yazar/1565/gazze%E2%80%99de-ya%C5%9Fananlar-ve-bat%C4%B1-m%C3%BCttefiki-arap-%C3%BClkeleri.html
10 Aralık 2010 Cuma
Mısır'da neler Oluyor?
Serpil Açıkalın
4 Aralık 2010, Cumartesi
Daha önceki yazılarımızda da defaatle değindiğimiz Mısır seçimlerinin ilk raundu en nihayetinde geçtiğimiz hafta gerçekleşti; ancak ilk raundun sonunda Müslüman Kardeşler’in Meclis’te hiç sandalye kazanamaması dolayısıyla seçimleri boykot etmesiyle ikinci raunda gerek kalmaksızın sonuçlar neredeyse belli oldu.
Mısır, insan kapasitesi ve tarihi göz önüne alındığında dışarıdan bakan bir göz için üzüntü verici bir hale dönüşmüş durumda. Kantitatif çalışmalar otoriteryanizmin farklı regresyonlarla toplumdaki etkisini araştıradursun, Mısır’daki rekabetsiz ortamda hayatın durağan hale gelmesinde ebetteki ülkenin var olan sisteminin en büyük etken olduğu şüphe götürmez bir gerçek. Bu durağanlık, çevre ülkelerle karşılaştırıldığında ülkede muhalefetin nisbi de olsa sesi daha fazla duyulmakla birlikte, temelde Mısır hükümetinin konsolidasyon döneminin yıllar önce tamamlanmış olmasından ve kemikleşmiş olan rejimle birlikte ülkedeki adaletsiz gelir dağılımından kaynaklanıyor.
Mısır, 19. yüzyılın ilk yarısında monarşi yönetimi boyunca var olan çok partili düzenin Nasır döneminde tek partili hale getirilmesine ve 1970’lerde Sedat tarafından göstermelik de olsa çok partili döneme geri dönülmesine tanık oldu. Lineer bir ilerleme göstermeyen Mısır demokrasisinde, değişen konjonktür dolayısıyla, beş yıl öncesi ile karşılaştırıldığında bugün de geri atılan adımların olduğunu ve yarı-otorier sistemin giderek güçlendiğini görmekteyiz.
2010 Halk Meclisi Seçimlerine Giden Süreç
Bu yılki Halk Meclisi seçimlerinin önemi, gelecek yıl yapılacak olan Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden çok kısa bir süre öncesinde gerçekleşmiş olmasından kaynaklanıyor. Seçimlerin sonucunda Halk Meclis’inde oluşacak bir oran değişimi, gelecek yılın cumhurbaşkanlığı adayını henüz ilan etmeyen Hüsnü Mübarek açısından oldukça büyük bir risk oluşturabilirdi. Önceki yazılarımızda da belirttiğimiz üzere kanun maddelerinin Cumhurbaşkanlığı için adaylık koymayı pek çok şarta bağlamış olması, bu seçimleri gelecek yılki asıl seçim için ezici bir çoğunlukla galip gelinmesi gereken bir hale soktu.
2005 seçimlerinde 88 bağımsız adayla Meclis’te temsil olanağına kavuşan Müslüman Kardeşler Cemaati açısından, aradan geçen beş yıl içerisinde pek çok şey değişti ve bu gelişmeler Cemaati bugüne taşıdı. İç bölünmeler yanında 2005 yılında gösterilen başarı sonrası uygulanan rejim baskısının artması, beş yıl öncesi ile bugünü karşılaştırdığımızda Müslüman Kardeşler’in de oldukça değiştiğini gösteriyor.
Özellikle uluslararası konjenktürde yaşananlar, Mısır rejimi açısından 2005 seçimleri öncesinde çok farklı bir atmosfer yaratmıştı. Amerikan baskısı neticesinde Mısır hükümeti, 2004 yılında zorunlu olarak reformlar hayata geçirmişti ve 2005 yılındaki seçimlerin yetersiz de olsa yargıçlar tarafından denetlenmesine karar verilmişti. Ancak aradan geçen zaman zarfında yaşananlar, özellikle ABD tarafından yapılan baskının giderek zayıflaması sonucunu doğurdu. George Bush’un Irak Savaşı sonrası baskıları, 2006 Hamas zaferi sonrası ortadan kalktı. Özellikle Obama’nın iktidara gelişi sonrası Kahire Üniversitesi’nde yaptığı konuşmayı dinlemeye gelen Müslüman Kardeşler’in üst düzey liderleri, aslında bu konuşmaya Bush benzeri uyarıları dinlemek üzere gelmişlerdi. Ne var ki aradan geçen yıllarda, ne Amerikan yardımının azaltılması ne de sivil toplumun güçlendirilmesi gibi konular eskisi kadar gündeme gelmedi. Ayrıca, 2005 öncesi ortaya çıkan Kifaye Hareketi de o dönemde ülke içinde ve dışında farkındalığın artmasına büyük bir katkı sağlamıştı; ancak bugün ülkedeki medyanın da iktidardaki Ulusal Demokratik Parti yararına bir değişime gittiği görülüyor. Özellikle Vafd partisinin başkanı olan Seyyid El-Bardavi’nin Mübarek karşıtı haber ve yorumları ile bilinen Düstur gazetesini satın alması sonrası gazetenin muhalif editörünün işine son vermesi ile tekrar gündeme gelen iddialara göre, Mısır’daki zayıf seküler partiler, Meclis’de daha fazla temsil hakkı kazanabilmek için hükümet ile gizli işbirliğine gidiyorlar.
Seçimlere giden süreçte yaşanan diğer bir gelişme ise, ‘İslam Çözümdür’ sloganının muğlaklığını aşmak amacıyla 2007 yılında Müslüman Kardeşler tarafından yayınlanan Taslak Parti Programı isimli sosyal, siyasi ve ekonomik konulara değinen belgenin, içeriği dolayısıyla gerek Mısır entelektüellerinde ve gerekse ülkeyi uluslararası ortamda izleyenlerde uyandırdığı tepki oldu. Bu belgenin öncesinde 2004 ve 2005 yıllarında da farklı iki belge yayınlanmış olmasına karşın, bu defa Cemaatin şahin kanadının daha ağır bastığı genel olarak yapılan yorumlar arasındaydı. Bu belgede özellikle cumhurbaşkanlığı için Müslüman olmayanların ve kadınların aday gösterilmemesi ve bir ulema konseyi kurulması gibi konular, 1990’lı yıllardan itibaren demokrasi söylemine sık sık başvuran Müslüman Kardeşler’in demokrasiyi içselleştirip içselleştirmediği sorusunu tekrar gündeme getirdi ve Cemaatin kendi içinde reformist ve gelenekselci kanat arasında fikir ayrılıklarına sebep oldu. Her ne kadar cumhurbaşkanlığı makamı konusunda geri adım atılmamışsa da daha sonra yapılan açıklamalarda ulema konseyinin parlamenter bir düzeni temsil etmediği ve daha çok danışma meclisi anlamına geldiği söylendi. Ancak Müslüman Kardeşler’in genel yaklaşımından anlaşılan, demokrasinin daha ziyade seçimlerin adil ve özgür ortamda yapılması olarak kabul edildiğidir; vatandaşlık hakları ise Cemaat açısından daha geriden gelen meselelerdir.
2007 yılında özellikle dini temelli seçim kampanyalarına ve gruplara karşı düzenlenen kanun değişimleri de, kısa bir süre sonra gerçekleşen yerel seçimlerde görüldüğü üzere, Müslüman Kardeşler üzerindeki baskıyı büyük ölçüde artırdı. Bu süre boyunca Müslüman Kardeşler, ‘İslam Çözümdür’ benzeri bir sloganı kullanmayı büyük ölçüde terk etti.
Seçimler..
Müslüman Kardeşler her sıkıntılı dönemde yaptığı gibi bu seçimlerde de iktidar partisinin baskısını azaltmak için başlangıçta 130 gibi çok az aday sayısı ile seçimlere girdi. Seçimler öncesinde Müslüman Kardeşler üyelerinden pek çok kişi tutuklanırken, hükümet tarafından özellikle zayıf olmasına karşın yıllardır var olma çabasında olan seküler partilerin seçimleri boykot etmemesi yönünde çağrılar yapıldı. Seçimlerin ilk raundunun sonunda ise Vafd Partisi, Nasırist Parti, Gad Partisi ve Tagammu Partisi gibi partiler ancak birkaç sandalyeyi garantileyebilirken Müslüman Kardeşler’in hiçbir adayı bu şansı yakalayamadı.
Seçimler öncesi gündeme gelen uluslararası gözlemciler tarafından seçimlerin izlenmesi meselesi, özellikle iktidar partisi taraftarlarının yoğun bir tepkisiyle karşılaştı; parti gözlemcilerine de izin verilmemesine karşın, sadece bağımsız adayların gözlemciliği kabul edildi. Bu izne rağmen pek çok gözlemci seçim merkezlerine girmelerine izin verilmediği için bu hakkı da kullanamadılar. Şiddet ve şikâyetlerle dolu olan bir Mısır seçimleri de böylece geçmiş oldu.
Müslüman Kardeşler açısından bakıldığında, bu yaşananların sürpriz olmaması geçmişteki deneyimlerinden kaynaklanıyor. 1980’lerin sonlarından itibaren ve 1990’larda Müslüman Kardeşler'in topluma yayılma ve açılma çabasıyla sendikalarda ve üniversitelerde gösteridiği başarı dolayısıyla rejim baskısının artması, 1990 yılında seçimlerin boykot edilmesi ve 1995 yılında Meclis’e hiçbir adayının girememesi sonucunu doğurmuştu. Bugünkü durum da geçmişten pek farklı değil. Müslüman Kardeşler Meclis yerine tekrar sivil topluma yoğunlaşacak ve ayakta kalma çabasını devam ettirecek. Bu nedenle, seçimlerin ardından Cezayir ya da Tunus’ta 1990’ların başında yaşanan çatışmalar Mısır açısından beklenen gelişmeler değil.
Mısır’da gelecek yıl yapılacak Cumhurbaşkanlığı seçimleri, Cemal Mübarek tarafından kazanılsa dahi, bu durum yine de ülkenin yıllardır yaşadığı durgunluktan çıkması anlamına geliyor. Bu nedenle beş yıl sonra yapılacak olan Parlamento seçimlerinde yukarıda sayılanlar doğrultusunda pek çok şey değişebilir.
Yeri gelmişken dikkat çeken bir diğer konu, Türk medyasının da giderek Ortadoğu’nun iç gelişmelerini daha yakından izlemeye başlaması ve bu yönde yorumların artması. Ancak maalesef ülkelerin tarihlerinin çok iyi bilinmemesi nedeniyle yazılarda birbiriyle çelişen pek çok konu da dikkat çekiyor. Zaman içinde bu durumun değişeceğini umut ediyoruz.
Serpil Açıkalın
sacikalin8@gmail.com
4 Aralık 2010, Cumartesi
Daha önceki yazılarımızda da defaatle değindiğimiz Mısır seçimlerinin ilk raundu en nihayetinde geçtiğimiz hafta gerçekleşti; ancak ilk raundun sonunda Müslüman Kardeşler’in Meclis’te hiç sandalye kazanamaması dolayısıyla seçimleri boykot etmesiyle ikinci raunda gerek kalmaksızın sonuçlar neredeyse belli oldu.
Mısır, insan kapasitesi ve tarihi göz önüne alındığında dışarıdan bakan bir göz için üzüntü verici bir hale dönüşmüş durumda. Kantitatif çalışmalar otoriteryanizmin farklı regresyonlarla toplumdaki etkisini araştıradursun, Mısır’daki rekabetsiz ortamda hayatın durağan hale gelmesinde ebetteki ülkenin var olan sisteminin en büyük etken olduğu şüphe götürmez bir gerçek. Bu durağanlık, çevre ülkelerle karşılaştırıldığında ülkede muhalefetin nisbi de olsa sesi daha fazla duyulmakla birlikte, temelde Mısır hükümetinin konsolidasyon döneminin yıllar önce tamamlanmış olmasından ve kemikleşmiş olan rejimle birlikte ülkedeki adaletsiz gelir dağılımından kaynaklanıyor.
Mısır, 19. yüzyılın ilk yarısında monarşi yönetimi boyunca var olan çok partili düzenin Nasır döneminde tek partili hale getirilmesine ve 1970’lerde Sedat tarafından göstermelik de olsa çok partili döneme geri dönülmesine tanık oldu. Lineer bir ilerleme göstermeyen Mısır demokrasisinde, değişen konjonktür dolayısıyla, beş yıl öncesi ile karşılaştırıldığında bugün de geri atılan adımların olduğunu ve yarı-otorier sistemin giderek güçlendiğini görmekteyiz.
2010 Halk Meclisi Seçimlerine Giden Süreç
Bu yılki Halk Meclisi seçimlerinin önemi, gelecek yıl yapılacak olan Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden çok kısa bir süre öncesinde gerçekleşmiş olmasından kaynaklanıyor. Seçimlerin sonucunda Halk Meclis’inde oluşacak bir oran değişimi, gelecek yılın cumhurbaşkanlığı adayını henüz ilan etmeyen Hüsnü Mübarek açısından oldukça büyük bir risk oluşturabilirdi. Önceki yazılarımızda da belirttiğimiz üzere kanun maddelerinin Cumhurbaşkanlığı için adaylık koymayı pek çok şarta bağlamış olması, bu seçimleri gelecek yılki asıl seçim için ezici bir çoğunlukla galip gelinmesi gereken bir hale soktu.
2005 seçimlerinde 88 bağımsız adayla Meclis’te temsil olanağına kavuşan Müslüman Kardeşler Cemaati açısından, aradan geçen beş yıl içerisinde pek çok şey değişti ve bu gelişmeler Cemaati bugüne taşıdı. İç bölünmeler yanında 2005 yılında gösterilen başarı sonrası uygulanan rejim baskısının artması, beş yıl öncesi ile bugünü karşılaştırdığımızda Müslüman Kardeşler’in de oldukça değiştiğini gösteriyor.
Özellikle uluslararası konjenktürde yaşananlar, Mısır rejimi açısından 2005 seçimleri öncesinde çok farklı bir atmosfer yaratmıştı. Amerikan baskısı neticesinde Mısır hükümeti, 2004 yılında zorunlu olarak reformlar hayata geçirmişti ve 2005 yılındaki seçimlerin yetersiz de olsa yargıçlar tarafından denetlenmesine karar verilmişti. Ancak aradan geçen zaman zarfında yaşananlar, özellikle ABD tarafından yapılan baskının giderek zayıflaması sonucunu doğurdu. George Bush’un Irak Savaşı sonrası baskıları, 2006 Hamas zaferi sonrası ortadan kalktı. Özellikle Obama’nın iktidara gelişi sonrası Kahire Üniversitesi’nde yaptığı konuşmayı dinlemeye gelen Müslüman Kardeşler’in üst düzey liderleri, aslında bu konuşmaya Bush benzeri uyarıları dinlemek üzere gelmişlerdi. Ne var ki aradan geçen yıllarda, ne Amerikan yardımının azaltılması ne de sivil toplumun güçlendirilmesi gibi konular eskisi kadar gündeme gelmedi. Ayrıca, 2005 öncesi ortaya çıkan Kifaye Hareketi de o dönemde ülke içinde ve dışında farkındalığın artmasına büyük bir katkı sağlamıştı; ancak bugün ülkedeki medyanın da iktidardaki Ulusal Demokratik Parti yararına bir değişime gittiği görülüyor. Özellikle Vafd partisinin başkanı olan Seyyid El-Bardavi’nin Mübarek karşıtı haber ve yorumları ile bilinen Düstur gazetesini satın alması sonrası gazetenin muhalif editörünün işine son vermesi ile tekrar gündeme gelen iddialara göre, Mısır’daki zayıf seküler partiler, Meclis’de daha fazla temsil hakkı kazanabilmek için hükümet ile gizli işbirliğine gidiyorlar.
Seçimlere giden süreçte yaşanan diğer bir gelişme ise, ‘İslam Çözümdür’ sloganının muğlaklığını aşmak amacıyla 2007 yılında Müslüman Kardeşler tarafından yayınlanan Taslak Parti Programı isimli sosyal, siyasi ve ekonomik konulara değinen belgenin, içeriği dolayısıyla gerek Mısır entelektüellerinde ve gerekse ülkeyi uluslararası ortamda izleyenlerde uyandırdığı tepki oldu. Bu belgenin öncesinde 2004 ve 2005 yıllarında da farklı iki belge yayınlanmış olmasına karşın, bu defa Cemaatin şahin kanadının daha ağır bastığı genel olarak yapılan yorumlar arasındaydı. Bu belgede özellikle cumhurbaşkanlığı için Müslüman olmayanların ve kadınların aday gösterilmemesi ve bir ulema konseyi kurulması gibi konular, 1990’lı yıllardan itibaren demokrasi söylemine sık sık başvuran Müslüman Kardeşler’in demokrasiyi içselleştirip içselleştirmediği sorusunu tekrar gündeme getirdi ve Cemaatin kendi içinde reformist ve gelenekselci kanat arasında fikir ayrılıklarına sebep oldu. Her ne kadar cumhurbaşkanlığı makamı konusunda geri adım atılmamışsa da daha sonra yapılan açıklamalarda ulema konseyinin parlamenter bir düzeni temsil etmediği ve daha çok danışma meclisi anlamına geldiği söylendi. Ancak Müslüman Kardeşler’in genel yaklaşımından anlaşılan, demokrasinin daha ziyade seçimlerin adil ve özgür ortamda yapılması olarak kabul edildiğidir; vatandaşlık hakları ise Cemaat açısından daha geriden gelen meselelerdir.
2007 yılında özellikle dini temelli seçim kampanyalarına ve gruplara karşı düzenlenen kanun değişimleri de, kısa bir süre sonra gerçekleşen yerel seçimlerde görüldüğü üzere, Müslüman Kardeşler üzerindeki baskıyı büyük ölçüde artırdı. Bu süre boyunca Müslüman Kardeşler, ‘İslam Çözümdür’ benzeri bir sloganı kullanmayı büyük ölçüde terk etti.
Seçimler..
Müslüman Kardeşler her sıkıntılı dönemde yaptığı gibi bu seçimlerde de iktidar partisinin baskısını azaltmak için başlangıçta 130 gibi çok az aday sayısı ile seçimlere girdi. Seçimler öncesinde Müslüman Kardeşler üyelerinden pek çok kişi tutuklanırken, hükümet tarafından özellikle zayıf olmasına karşın yıllardır var olma çabasında olan seküler partilerin seçimleri boykot etmemesi yönünde çağrılar yapıldı. Seçimlerin ilk raundunun sonunda ise Vafd Partisi, Nasırist Parti, Gad Partisi ve Tagammu Partisi gibi partiler ancak birkaç sandalyeyi garantileyebilirken Müslüman Kardeşler’in hiçbir adayı bu şansı yakalayamadı.
Seçimler öncesi gündeme gelen uluslararası gözlemciler tarafından seçimlerin izlenmesi meselesi, özellikle iktidar partisi taraftarlarının yoğun bir tepkisiyle karşılaştı; parti gözlemcilerine de izin verilmemesine karşın, sadece bağımsız adayların gözlemciliği kabul edildi. Bu izne rağmen pek çok gözlemci seçim merkezlerine girmelerine izin verilmediği için bu hakkı da kullanamadılar. Şiddet ve şikâyetlerle dolu olan bir Mısır seçimleri de böylece geçmiş oldu.
Müslüman Kardeşler açısından bakıldığında, bu yaşananların sürpriz olmaması geçmişteki deneyimlerinden kaynaklanıyor. 1980’lerin sonlarından itibaren ve 1990’larda Müslüman Kardeşler'in topluma yayılma ve açılma çabasıyla sendikalarda ve üniversitelerde gösteridiği başarı dolayısıyla rejim baskısının artması, 1990 yılında seçimlerin boykot edilmesi ve 1995 yılında Meclis’e hiçbir adayının girememesi sonucunu doğurmuştu. Bugünkü durum da geçmişten pek farklı değil. Müslüman Kardeşler Meclis yerine tekrar sivil topluma yoğunlaşacak ve ayakta kalma çabasını devam ettirecek. Bu nedenle, seçimlerin ardından Cezayir ya da Tunus’ta 1990’ların başında yaşanan çatışmalar Mısır açısından beklenen gelişmeler değil.
Mısır’da gelecek yıl yapılacak Cumhurbaşkanlığı seçimleri, Cemal Mübarek tarafından kazanılsa dahi, bu durum yine de ülkenin yıllardır yaşadığı durgunluktan çıkması anlamına geliyor. Bu nedenle beş yıl sonra yapılacak olan Parlamento seçimlerinde yukarıda sayılanlar doğrultusunda pek çok şey değişebilir.
Yeri gelmişken dikkat çeken bir diğer konu, Türk medyasının da giderek Ortadoğu’nun iç gelişmelerini daha yakından izlemeye başlaması ve bu yönde yorumların artması. Ancak maalesef ülkelerin tarihlerinin çok iyi bilinmemesi nedeniyle yazılarda birbiriyle çelişen pek çok konu da dikkat çekiyor. Zaman içinde bu durumun değişeceğini umut ediyoruz.
Serpil Açıkalın
sacikalin8@gmail.com
21 Nisan 2010 Çarşamba
El-Baradai’nin Ardından Mısır Siyaseti

16 Mart 2010
12 yıl boyunca Uluslararası Atom Enerji Kurumu’nun başkanlığını yapan ve 2005 yılında Nobel Barış ödülüne layık görülen Muhammed Ali El-Baradai, 19 Şubatta Mısır’a geldiğinde yoğun sevinç gösterileriyle karşılanmıştı. Ülkedeki yayın kuruluşlarının yanı sıra, uluslararası medya ve Mısırlı gençlerin büyük bir rağbet gösterdiği siber dünya da El-Baradai’yi büyük bir ilgiyle karşıladı. Facebookta kendisi adına açılan ve üye sayısı yüz binleri bulan sayfalar ve yorumlar yanında El-Baradai’nin cumhurbaşkanlığı için yarışmasına izin veren anayasa değişikliği için on binlerce katılımın sağlandığı imza kampanyası, El- Baradai’nin uzun bir aradan sonra Mısır siyasetinde alternatif bir başkan olabileceği düşüncesini de akıllara getirdi.
El-Baradai yaptığı açıklamalarda, ülkede seçimler adil bir ortamda gerçekleşir ve gerekli anayasal reformlar yapılırsa 2011 seçimlerinde aday olabileceğini ilan etti. Hatta Mısır gibi parti kurmanın prosedürel olarak çok ağır olduğu bir ülkede ve ‘farklı bir görüşü yansıtmıyor’ veya ‘ülkede yeterince parti var’ gibi söylemlerle veya El-Vasat örneğinde olduğu gibi Müslüman Kardeşlerle bağlantısı olduğu iddialarıyla izin verilmeyen parti başvurularına rağmen parti kurmaktan dahi bahsetti.
Bir hafta gibi bir süre içinde El-Baradai, Müslüman Kardeşler de dahil ülkedeki muhalif gruplarla görüştü ve anayasal bir değişiklik için ulusal bir cephe kurdu. Bunun yanında, çok kısa bir sürede cumhurbaşkanlığı seçimleri için El-Baradai’nin Adaylığını Destekleme Halk Kampanyası başlatıldı.
Ne var ki El-Baradai, diğer başkentlerdeki programları dolayısıyla on gün kaldığı Mısır'dan ayrıldı. Ancak El-Baradai giderken ardında yenilenmiş bir tartışma ve soru işaretleri bıraktı. El-Baradai’nin ardında bıraktığı siyasi ortam artık ne geldiği gün ile aynı ne de başlattığı tartışmalar cumhurbaşkanlığı seçimlerine dek kolay kolay bitecek gibi görünüyor...
El-Baradai sayesinde aslında yıllardır tartışma konusu olan anayasadaki bazı maddeler ülkenin tekrar gündemine geldi. Mısır Anayasası’nın en fazla tartışılan maddeleri; 76. madde, 77. madde, 88. madde ve Olağanüstü Hal Kanununu düzenleyen 148. madde. Özellikle 76. madde tüm Mısır vatandaşlarına cumhurbaşkanlığı adaylığı için izin vermeyen ve adaylık hakkını neredeyse sadece Ulusal Demokratik Parti üyesi olmaya bağlayan bir yasa olarak biliniyor.
El-Baradai’nin Mısır’dan ayrılmasının ardından ülkenin muhalif partileri arasında önde gelen El-Vafd, Nasırist Parti, Tagammu Partisi ve Demokratik Caphe Partisi anayasal reformların gerekliliğinin vurgulandığı ve üç gün süren Muhalif Partilerin Koalisyonu adında bir konferans düzenlediler.
Buna göre Mısır’da gerçekleşmesi istenen reformlar genel olarak şu şekilde sıralanabilir:
-Anayasadaki 76. , 77. ve 88. maddelerin değiştirilmesi.
-Yıllardır kesintisiz olarak ülkede uygulanan ve 11 Eylül sonrası dönemde gerekliliği daha da
vurgulanan Olağanüstü Hal kanunlarının kaldırılması.
-Seçimlerin bağımsız gözlemciler tarafından izlenmesi.
-Pek çok aksaklığı olan oy kayıt sistemi yerine yenilenen kimlik kartlarının seçimlerde kullanılması.
76, 77 ve 88. Maddeler
76. madde 2005 yılının Şubat ayında Mübarek’in ani bir şekilde anayasal reform yapacağını duyurması ve Mayıs ayında yapılan Meclis oylaması sonrasında ülkede referandum ile cumhurbaşkanı seçilmesi yerine çok adaylı seçim sonucu cumhurbaşkanı seçilmesini sağladı. İlk bakışta kulağa hoş gelen ve Mısır adına bir gelişme sayılabilecek bu değişiklik, yasanın detaylı bir şekilde incelenmesi ve mevcut rezervleri ile aslında yakın gelecekte pek de fazla bir değişiklik olmayacağını gösterdi. Buna göre; en az beş yıldır kurulu olan ve kesintisiz bir şekilde faaliyetlerine devam eden bir partiden olunması, bu partinin en az yüzde beşlik bir oranda Halk Meclisi ve Şura Konseyinde temsil ediliyor olması ve adayın en az bir yıldır bu partinin üst düzey kurulunda görev alıyor olması gerekli. Bu şartlar sağlanamadığı durumda ise bağımsız aday olmak isteyen bir kişi ancak 65’i Halk Meclisi’den, 25’i Şura Konseyi’nden ve geri kalanı her bir yerel meclisten en az on kişi olmak üzere toplam 250 kişilik bir desteğe sahip olduğu taktirde cumhurbaşkanlığı için bağımsız adaylık koyabiliyor ki bu sayıyı tamamlamak Ulusal Demokratik Parti’nin bu kurumlardaki hakimiyeti dolayısıyla imkansız olarak yorumlanıyor.
Bu maddeye karşı yapılan eleştirilere UDP tarafından verilen yanıt ise toplumun yüzde beşini dahi temsil etmeyen bir kişinin cumhurbaşkanlığı için aday olamayacağı şeklinde.[1] Ancak 2005 yılında seçimlere katılımın yüzde yirmilerde olması ve seçimlere karıştırılan hile iddiaları bu kadar yaygınken bu gerekçenin geçerliliği kabul edilebilir görünmemekte.
Değiştirilmesi talep edilen bir diğer anayasal madde ise 77. madde. Bu madde cumhurbaşkanının süresiz bir şekilde altı yıllık dönemler için ülkeyi yönetmesine izin veriyor. Geçmişte pek çok defalar gündeme gelen ve özellikle Müslüman Kardeşler ve Kifaye hareketi tarafından protesto edilen bu maddenin cumhurbaşkanının görevde kalma süresini iki dönemle sınırlandırılması isteniyor. Geçmişte bu iki muhalif grup görev süresinin dört yıla indirilmesi, ardı ardına en fazla iki dönemlik bir görevlendirme ve hatta herhangi bir partiye bağlı olmayan bir adayın cumhurbaşkanı olabilmesini talep etmekteydi; ancak bu taleplerin hiçbirisi gerçekleşmedi.
2000 yılında kararlaştırılan ve seçimlerin yargıçlar tarafından gözlemlenmesini esas alan 88. madde ise 2007 yılında pek çok diğer yasa gibi değiştirildi ve artık yargıçlar tarafından seçimlerin gözlemlenmesi artık söz konusu değil.
El-Baradai’ye Yapılan Eleştiriler
El-Baradai, 67 yaşında olmasına ve uzun yıllar yurt dışında yaşamasına rağmen özellikle gençler ve reform yanlıları tarafından destekleniyor. El-Baradai’nin adaylığı ile ilgili olumlu yönler yanında olumsuz vurgular da elbette ki toplumun değişik kesimleri tarafından dile getirilmekte. Hatta o kadar ki, ülkenin istikrarını bozduğu iddiasıyla El-Baradei’yi suçlayan vatandaşlar dahi oldu. Bunun yanında, El Baradai’nin yaklaşık otuz yıldır yurtdışında olması bir yandan eleştirilirken diğer yandan da bu durumun kendisini ülke içi tartışmalardan koruduğunu düşünenlerde yok değil.
Yapılan eleştirilerden en önemlileri, El-Baradai’nin Atom Enerji Kurulu başkanlığı döneminde ABD’nin Irak işgaliyle ilgili yasal iddialarına katkıda bulunduğu ve İran’la ilgili nükleer tartışmalarında Batı yanlısı tutum takındığı iddiaları. Tüm bu suçlamalar, El-Baradai’nin seçilmesi durumunda dahi Amerika’nın Mısır’a olan siyasi müdahalesinin devam edeceği saikine dayanıyor. Buna göre, cumhurbaşkanlığı makamında yapılacak bu değişiklik bile Mısır’daki muhalifler tarafından yoğun bir şekilde eleştirilen dış politika mevzularında bir değişimi getirmeyecek.
Yazısında Halid Meşal, Nasrallah, El-Zavahiri, Ahmedinejad ve Netenyahu fotoğrafları ile birlikte El-Baradai’nin fotoğrafını da koyan devlet yanlısı Ruz El-Yusuf gazetesi editörü gibi, El-Baradai’nin yasa değişikliği yoluyla Müslüman Kardeşler’i de yasal hale getirmesiyle ülkede etnik ve dini ayrılıkların yaşanacağı iddiasında bulunanlar da mevcut.[2]
Ulusal Demokratik Parti’nin El-Baradai’nin cumhurbaşkanlığı adaylığını destekleyici bir adımının görülmemesi ve gerek parti mensupları ve gerekse hükümete yakın olan medya tarafından El-Baradai’ye yapılan ithaflar, kendisini zorlu bir sürecin beklediğini gösteriyor. Cumhurbaşkanlığı adaylığı için ismi geçenlerden isimlerden biri olan Cemal Mübarek de yaptığı bir açıklamada, partilerden aday gösterilmesinin esas yöntem olduğunu ve bağımsız bir adayın ancak bir istisna olacağını, bu durumun ülkedeki parti hayatını geliştirici bir unsur olduğunu söyledi.[3] Bu hafta Masr El-Yevm’de ortaya atılan bir iddia ise muhalefetin de hükümet tarafından El-Baradai’ye karşı ikna edilmeye çalışıldığını gösteriyor. Gazetenin iddiasına göre Ulusal Demokratik Parti, önümüzdeki parlamento seçimlerinde Müslüman Kardeşler milletvekillerinin halihazırda işgal ettiği koltukları diğer partilere dağıtacak; buna göre hükümet Vafd Partisi’ne rezerv edilen 23 sandalye karşılığı bu partiyle El-Baradai’nin adaylığını desteklememesi konusunda anlaştı ve bu anlaşma diğer partilere de yayılacak.[4]
Gelecek İki Yıl Çok Önemli
Önümüzdeki dönemde Mısır’ı bekleyen üç seçim var. Bunlar Kasım ayında yapılacak olan Şura Konseyi seçimleri, Ekim ayındaki Parlamento seçimleri ve 2011’de yapılacak olan cumhurbaşkanlığı seçimleri.
Son aylarda yoğunlaşan anayasal değişiklikler meselesi aynı zamanda Mısır halkının öncelikleri nedir sorusunu da akla getiriyor. Ülkedeki yoğun fakirlik, işsizlik ve okuryazarlık değerlerindeki olumsuz tablo halen devam ederken anayasal değişim ülke genelinin önceliği olarak görülmeyebilir elbette. Ancak görünen o ki Mısır halkında var olan siyasi yorgunluk ve yıllardır devam eden umutsuzluk ancak bu anayasal değişimler sonucu yönetimin daha demokratik yollarla devrine bağlı olarak değişebilir görünüyor.
Birçok gözlemcinin beklediği 2011 seçimleri öncesi Hüsnü Mübarek’in görevinde kalması durumunda Mısır’da seçimlerinin mevcut yasalara göre ve planlar dahilinde gerçekleşmesi beklenmekle birlikte, Mübarek’in umulmadık bir şekilde ve vaktinden önce görevini terk etme zorunluluğu doğduğu taktirde yerine geçecek bir vekilin olmaması ülkenin belirsizliklerini daha da artıracak bir gelişme olabilir.
Ancak yakın dönemde sorulan soru El-Baradai’nin yaktığı ateşin ardından ülkeye ne zaman geri döneceği şeklinde…
[1] Insight Story programı, Al Jazeera English, 8 Mart 2010.
[2] Abdullah Kemal, خطرأ السيناريوهات علي مستقبل البلدl(Ülkenin geleceğine dair stratejilerin ihtarı), Ruz El-Yusuf, 3 Mart 2010.
[3] Masr el-Yevm, 5 Mart 2010
[4] «أباظة» يتهم « لمصرى ا اليوم » ب«الفاشية» … و «حشمت» : الصفقة ليست لأولى بين «الوفد و الوطنى » (Abaza: Masr El-Yevm’i Faşistlikle Suçladı…Ve Haşmet:Ulusal Parti ve Vafd’ın İlk Anlaşması Değil), Masr El-Yevm, 16 Mart 2010.
Serpil Açıkalın, USAK Ortadoğu Çalışmaları Merkezi
16 Mart 2010, Salı
28 Ocak 2010 Perşembe
Müslüman Kardeşler Nereye Gidiyor?
2010 yılı Mısır siyaseti açısından birkaç nedenden dolayı önemli bir dönüm noktasını temsil ediyor. Bu nedenlerden ilki 16 Ocak’ta Müslüman Kardeşler Cemaati’nin (Cema’a El-İkhvan El-Müslimin) yeni mürşidinin seçilmesi, ikincisi ise Ekim ayında yapılacak olan parlamento seçimleri.
Hayatta olan eski devlet başkanın bulunmasının nadir bir durum olduğu Ortadoğu’da, genelde ya doğal yolla liderlerin ölümü ya da gerçekleştirilen bir suikast sonrası yeni bir devlet başkanının atanması şeklinde lider değişikliği olabilmektedir. Ortadoğu’nun kalbi niteliğinde olan Mısır’da da Cemal Abdul Nasır’ın bir kalp krizi neticesinde ölümü sonrası yerine geçen Enver Sedat’ın öldürülmesi ve Hüsnü Mübarek’in 28 yıllık iktidarının nasıl sona ereceğinin hala kestirilemiyor olması da bu uygulamanın bir göstergesidir denilebilir.
Aynı durum ülkede en önemli muhalif güç konumunda olan Müslüman Kardeşler Cemaati’nin Hasan El-Benna’dan itibaren devam eden mürşid seçimlerinde de söz konusu olmaktaydı ve uygulana gelen gelenek, mürşidlik görevinin 6 yıl ile sınırlı olmasına karşın, seçimin prosedürel olarak yapılması ve yaşayan mürşidin tekrar seçilmesi şeklindeydi. Bu durum 2009’un Mart ayında yedinci mürşid olan Muhammed Mehdi Akif’in 2010 Ocak ayında dolan görev süresinden sonra çekileceğini açıklamasına dek bu şekilde devam etmiş olmakla birlikte, açıklamanın ardından ardı ardına gelen olaylar Müslüman Kardeşler Cemaati’nde uzun süredir tartışılan ideolojik farklılığı tekrar su yüzüne çıkardı. Sekizinci mürşidin 16 Ocak 2010 Cumartesi günü kamuoyuna duyurulması öncesinde Cemaat’in güvercin ve şahin kanadından hangisinin galip geleceği tartışmaları yaşandı. Buna karşın Müslüman Kardeşler cephesinden Cemaat içinde tüm bu yaşananların Mısır rejimine bir demokrasi örneği olması gerektiği ifade edildi.
Akif’in açıklamasının ardından yeni mürşidin seçilmesi öncesindeki birkaç ay, Müslüman Kardeşler’in Hasan El-Benna’nın 1949 yılında suikasta uğramasının ardından yaşadığı karmaşık dönemi hatırlatır nitelikteydi. Benzer bir durum, Hasan El-Benna’nın ölümü sonrası yaşanan boşluk sonrası ancak iki yılın ardından Hasan El-Hüdeybi’nin dışarıdan atanması ve Hüdeybi döneminde Cemaat içinde yaşanan iç muhalefet döneminde de görülmüştü. Ne var ki bu dönemde, Cemal Abdul Nasır’ın Cemaat’i neredeyse bitme noktasına getiren baskılarına ve Seyyid Kutub ideolojisinin ortaya çıkmasına rağmen Hüdeybi’nin ılımlı yaklaşımı galip gelmiş ve radikalleşen grupların Müslüman Kerdeşler Cemaati’nden kopması ile 70’lerden itibaren şiddetin açıkça reddedildiği duyurulmuştu.
Enver Sedat döneminde tekrar dirilmeyi başaran ve altmışlardaki sindirilmenin ardından ancak yetmişlerin sonundan itibaren siyasete ilgisi artan Müslüman Kardeşler, ilerleyen yıllarda hem siyasette hem de sendikalar ve diğer sosyal hizmet alanlarında daha fazla gözle görünür hale geldi. 1984 yılından itibaren ise (1990 yılındaki seçimleri diğer pek çok parti ile boykot etmesi dışında) seçimlere katıldı ve en önemli başarısını 2005 yılındaki seçimlerde göstererek Halk Meclisi’ndeki sandalyelerin %20’sini almış oldu. Mübarek hükümetinin konsolidasyon yıllarında yakalanan uyuma rağmen Cemaat üstündeki baskı, 1990’lardan itibaren sendikalarda artan faaliyetleri ve muhalif sesinin artması dolayısıyla Mübarek hükümeti tarafından sürekli bir şekilde artırıldı. Bununla birlikte Mısır’da şu an gördüğümüz manzara, genel merkezi olan ve belli aralıklarla toplantılarını yürüten Cemaat ile hükümet arasında bir kedi-fare oyunun yaşanıyor olduğudur. Hükümet belli dönemlerde baskı belli dönemlerde ise gevşeme politikası uygulamakta, zaman zaman Cemaat’in toplantılarına izin verirken belli dönemlerde ise rastgele tutuklamalar yapabilmektedir.
2000’lerde, her ne kadar Cemaat tarafından kabul edilmese de, nesiller arası farklı yaklaşımların bir yansıması olarak ortaya çıkan ılımlı ve muhafazakâr kanat arasındaki farklılık gündeme gelmiştir. Genel olarak yetmişli – seksenli yaşlarda olan ve meşruiyetini El-Benna geleneğinden geliyor olmak ve uzun yıllar hapis cezası çekmiş olmaktan alan eski nesle karşın, sendikal faaliyetler ve dışa yönelim yoluyla Müslüman Kardeşler’in gelişmesine katkıda bulunmak yanında hapiste yatmaktan da çekinmeyen yeni nesil arasında bir yaklaşım farklılığı olduğu açıktır.
2005 Seçimleri Sonrası Ortaya Çıkan Gelişmeler:
2005 Kasım ayında Müslüman Kardeşler’in seçimlerdeki başarısı sonrası Mısır hükümeti, Cemaat’in özellikle finansal kaynakları üstündeki baskısını artırmıştır. Müslüman Kardeşler’in son yıllardaki konumu ülkedeki bazı kesimler tarafından Cemaat’in Nasır döneminden itibaren geçirdiği en zorlu dönem olarak yorumlanmaktadır. Nitekim Müslüman Kardeşler cephesinden bu durumun kabul edilmesi söz konusu değildir ve tam aksine buna benzer yorumlar hükümet için yapılmaktadır.
2006 yılından itibaren Cemaat’e yakın olan şirketlerin hükümet eliyle kapatılması ve Hayrat Şatir başta olmak üzere pek çok üst düzey Müslüman Kardeşler üyesinin terörizm ve yurt dışına cihad için eleman yetiştirme gibi suçlamalarla El-Ezher Militanları operasyonu kapsamında tutuklanması, hem örgütsel yapılanmaya hem de finansal daralmaya yol açmıştır. İki mürşit yardımcısından birisi olan Hayrat Şatir, Müslüman Kardeşler’in reformist kanadını temsil etmektedir ve aynı zamanda diğer tutuklanan üyelerden bazıları olan Hasan Malik, Yusuf Nada ve Mithad El-Hadad gibi Cemaat’in temel finansörlerinden bir tanesidir. Tutuklamaların, şirket ve basımevi kapatmalarının ardından Mısır borsasından 21 milyar Mısır Poundun çekildiği şeklinde gündeme gelen söylentiler ise[1] Cemaat’in finansal açıdan büyük bir kayba uğradığını göstermektedir.
Mürşid seçimi ve İrşad Bürosu(Mekteb El-İrşad) seçimleriyle ilgili süreçte içteki çatışmanın giderek reformistler ve muhafazakârlar arasında olması yanında, muhafazakârların da kendi içinde bir ayrışmanın yaşandığı görülmektedir. Mürşidlik için adı anılan ve muhafazakârlar arasında şahin olarak görülen Mahmud İzzet kendisi de muhafazakâr olan Habib’in mürşidliğine karşı olmasıyla biliniyordu. Hükümetin izlediği Cemaati izole etme siyaseti çerçevesinde diğer muhalif hareketlerle birleşmesini engelleme ve Cemaat’in demokrasiden uzaklaştığı imajını güçlendirmek için pragmatik muhafazakâr Hayrat Şatir ve Abdul Münim Abul Futuh gibi reformistlerin tutuklanması ile Cemmat’te zaten uzun süredir muhafazakârların hakimiyetinin arttığı bilinmekteydi. Ayrıca 2007 yılında hükümetin yaptığı anayasal değişiklikler sayesinde her türlü dini referanslı siyasi aktiviteyi yasaklaması da Müslüman Kardeşler üyelerinin tutuklanmasını kolaylaştırdı ve yasanın çıkarıldığı Mart ayından 2008’in ilk aylarına dek 800’ün üstünde üye tutuklandı.[2]
Cemaat, 1990’lardan itibaren çeşitli belgeler yayınlayarak gündeme de uygun bir şekilde beyanlar vermeye ve bu şekilde kendini tanıtmaya çalışıyor. Nitekim son olarak 2007’de taslak nitelikli olduğu ifade edilen Siyasi Platform isimli belge medya ve akademik camiada Müslüman Kardeşler Cemaati’ne karşı sert soruların sorulmasına yol açtı. Özellikle devlet başkanlığı makamına kadınların ve Müslüman olmayanların getirilemeyeceği ve üst düzey dini bir kurulun kurulması gibi meselelerin gündeme getirildiği bu belge, Cemaat’in demokrasiyi ne kadar içselleştirdiği ve eşit vatandaşlık haklarına ne kadar saygı gösterildiği gibi konuları gündeme getirdi ve bu yüzden eleştirilere maruz kalındı.
2007 yılında tartışma yaratan bu belgeyle ilgili olarak Fehmi Hüveydi, taslak belgenin ilk kopyasının kendisine de gönderildiğini ve bu kopyada siyasi bir dil kullanıldığını, bununla birlikte gönderilen ikinci bir kopyada dilin daha dini bir düzeye kaymasının ve en son taslak olarak ikinci belgenin kabul görmesinin Cemaat’te muhafazakâr yapının ılımlı yapıdan daha güçlü ve son karar verici konumunda olduğunu gösterdiğini ifade etmişti.[2] Nitekim son aylarda yaşanan gelişmeler ve muhafazakâr kadronun etkinliğini artırması da bu görüşün doğruluğunu ortaya koymaktadır.
Aralık Ayında Yaşananlar:
Müslüman Kardeşler Cemaati’nin 1995’ten itibaren ilk kez 2009’un Aralık ayında yaptığı İrşad Bürosu seçimi ve ardından gerçekleşen mürşidlik seçimi gerek ulusal gerekse uluslararası alanda uzunca bir süredir ilgi odağı oldu. Aralık ayında İrşad Bürosu’nda seçimlerin yapılmasına dair tartışmalar Cemaat içinde yoğun bir şekilde yaşandı. İrşad Bürosu seçimleri sırasında reformist kanattan İssam El-Erian’ın vefat eden Muhammed Hilal’in yerini doldurmak için aday gösterilmesi içte yaşanan bir krize dönüştü.
Bu dönemlerde yaşanan olaylarda en fazla öne çıkan isim ise grubun muhafazakâr kanadından şahinleri temsil eden Mahmud İzzet oldu. İrşad Bürosu’na seçilmesi konusunda Akif’in desteğini almasına rağmen Mahmut İzzet’in önderliğindeki muhafazakârların tepkisini çeken reformist Issam El-Erian ise Aralık ayında yapılan İrşad Bürosu seçimlerinde listeye girmeyi başardı. Muhammed Habib ve Abdul Münim Ebu El-Futuh ise seçimler sonrasında yeni İrşad Bürosu üyeleri arasında bulunmuyor.
İrşad Bürosu’na İssam El-Erian’ın atanması konusunda Genel Sekreter Mahmud İzzet’in başını çektiği muhalefetin ardından mürşid Muhammed Mehdi Akif, Erian’a olan desteğini göstermek için görevinden istifa etmekle tehdit etmişti. İstifa halinde Cemaat’in iç tüzüğünün 6. Maddesine göre görevi mürşid yardımcısı devralıyor. Mürşidin iki yardımcısından birisi olan Şatir şu anda hapiste olduğundan diğer vekil olan Muhammed Habib’e 30 gün içinde yapılacak olan seçimlere dek bu görevde kalma hakkı doğacaktı. Habib ise İrşad Bürosu’ndaki seçimlerin zamansız olduğunu ve seçimlerin Büro’nun kendi isteğiyle yapılması gerekirken Akif’in talebiyle yapıldığını belirtti ve Şura Meclisi’nde(Meclis El-Şura) çeşitli nedenlerden dolayı fireler varken seçimlerin yapılmaması gerektiğini ve seçimlerin iç tüzüğe uygun olmadığını iddia etti. Mısır’daki tüm bölgeleri temsil eden Müslüman Kardeşlerin Şura Meclisi 115 üyeden oluşuyor ve 1954 yılından itibaren devam eden yasaklı konumu nedeniyle tutuklanma endişesiyle üyeler aynı anda toplanarak oylama yapmıyor. Habib’in bu açıklamalarını El-Cezire televizyonuna yapması ise Müslüman Kardeşler Cemaati geleneğinde var olan özellikle üst düzey liderlerin kamuoyu önünde eleştiri yapmaması geleneğine uymaması nedeniyle kendisine karşı doğan tepkinin büyümesine yol açtı.
Aralık 2009’da yeni İrşad Bürosu’nu belirlemek üzere yapılan ve sonuç olarak reformistlerin elenip muhafazakârların hâkim bir duruma geldiği seçimlerde Cemaat’in önümüzdeki dönemde izleyeceği seyir de genel olarak ortaya çıkmış oldu.
Cemaat’te Cumartesi günü sonuçları açıklanan mürşidlik makamı için üç muhafazakâr isim olan Muhammed Bedi, Raşid El-Bayumi ve Cuma Emin yarıştı ve sonuç olarak Şura Meclisi’nde 100 oydan 66’sını alan Muhammed Bedi galip geldi.
Bedi’nin mürşid seçilmesini takip eden hafta Asyut Üniversitesinde profesör olan Mahmud Hüseyin’in genel sekreter olarak atanması ise 15 yıl boyunca bu makamı işgal eden Mahmud İzzet’ın bu görevde kalacağı düşünüldüğünden oldukça sürpriz bir gelişme olarak görüldü. Hüseyin’in daha önceki görevi Asyut’ta İdari Büro’nun başkanlığı idi ve kendisi 2009 Aralık ayında yapılan İrşad Bürosu seçimlerinde seçilen isimler arasında yer aldı. Mahmud İzzet, İrşad Bürosu’nda yapılan seçimlerde reformcu kanada karşı yapılan devrimci tarzdaki müdahalede en fazla ismi geçen kişi olmuştu. Bu durumda son tahlilde ortaya çıkan manzarada Mahmud İzzet’in karşı çıktığı Erian, Habib ve Futuh’a karşın Akif’in de desteğini alarak İrşad Bürosuna seçilmeyi başarırken, Bedi’nin yeni mürşid olarak seçilmesinden sonra İzzet’ın genel sekreterlik görevini kaybetmesi ise yeni bir ironi ortaya çıkarmış oldu.
Muhammed Bedi Kimdir ve Müslüman Kardeşler’i Neler Bekliyor?
Mısır’ın Delta bölgesinde bulunan ve son yıllarda gerçekleşen işçi protestoları ile ünlenen Mahalle Al-Kübra doğumlu olan 66 yaşındaki Bedi, Beni Seif Üniversitesi Veterinerlik Fakültesi’nde Patoloji profesörü olarak görev yapıyor. Kahire Üniversitesi’nden mezun olduktan sonra 1965 yılında Asyut Üniversitesi’ne atanan Muhammed Bedi, Seyyid Kutub’un öldüğü yıl 15 hapse mahkûm edildi ve 9 yıllık hapsin ardından Enver Sedat’ın iktidara gelmesi ile birlikte 1974 yılında salıverilenler arasındaydı.
Beyrut’taki direniş konferansı nedeniyle Cemaat’in önemli isimlerinin Lübnan’da olmasından dolayı yeni mürşidin duyurulmasının Cumartesi gününe ertelenmesi aynı zamanda yeni mürşidle ilgili ihtilaflar konusunu da gündeme getirdi. Yeni mürşidin Bedi olacağının gün yüzüne çıkması sonrasında Müslüman Kardeşler’in Avrupa ve Körfez temsilciliklerinin Bedi’nin, tanınırlığa ve Akif’in sahip olduğu karizmaya sahip olmamasından dolayı Cemaat içindeki farklılıkları toparlayıcı özelliğinden şüphe duydukları konusu gündeme geldi. 2004 yılında mürşid olmasından itibaren Müslüman Kardeşler içindeki farklı görüşleri yatıştırma çabasında olan Muhammed Mehdi Akif’e karşın Cemaat’te muhafazakâr kanadın üstünlüğü hep hissedilmekteydi. 81 yaşındaki Akif, Cemaat’in tarihsel meşruiyetinin en son temsilcilerinden birisiydi. Ocak ayında görevi sona eren Akif de 1954’de tutuklananlar ve 1974’te Sedat tarafından serbest bırakılanlar arasında yer aldı. Hapiste geçirdiği 20 yıl Akif’in Cemaat’e olan bağlılığının bir simgesi sayıldı ve saygınlığını artıran sebeplerden bir tanesi olarak görüldü. Yeni mürşid Bedi'nin Akif''te geçmişten gelen bu karizmaya sahip olmaması ise Müslüman Kardeşler Cemaati'ni bekleyen önümüzdeki zorlu yıllarda kopmaların yaşanmasını kolaylaştırıcı etkide bulunabilir. Sonuç olarak muhafazakârların yönetimi devralmasıyla birlikte önümüzdeki dönemde Cemaat’in siyasi alandaki faaliyetlerinde bir yavaşlama olması ve hükümetle çatışmadan uzaklaşılması yanında içteki ayrılıkların daha görünür bir hale gelerek kopmalara dönüşmesi beklenmektedir diyebiliriz.
Bu yıl yapılacak olan parlamento seçimleri ve 2011’de yapılacak olan Cumhurbaşkanlığı seçimleri dikkate alındığında, Müslüman Kardeşler Cemaati’nde gerçekleşen görev değişikliklerinin yanı sıra 2005 seçimleri sırasında Mısır üzerinde ABD tarafından uygulanan baskının da 2006 yılından itibaren tedrici olarak düşürülmesi neticesinde Mısır’da muhalefetin yılsonunda nasıl şekilleneceği merakla bekleniyor. Hem ABD’nin bölgede değişen rolü hem de Cemaat’in reformist kanadının siyasi faaliyetlere ilgisinin yeni seçimlerle etkisizleştirilmesi sonucunda Müslüman Kardeşler’in 2005’te kazandığı başarının önümüzdeki seçimlerde oldukça azalacağı en fazla dillendirilen yorum olmaya devam ediyor.
Muhafazakârlar, uzun süredir finansal ve insan kaynağı bakımından hükümet tarafından bastırılmaya çalışılan Cemaat’in siyaset yerine ilk kuruluş yıllarına benzer bir şekilde dini faaliyetlere yoğunlaşması ve kuruyan finansal kaynağının toparlanması taraftarı. Müslüman Kardeşler’in Mısır’ın var olan siyasi siteminde bir parti kurması söz konusu değil ve görünen o ki Cemaat’ten ayrılan reformist bir grup tarafından 90’lı yıllardan itibaren kurulmaya çalışan ancak Mübarek hükümeti tarafından hala lisans verilmeyen Vasat Partisi deneyimi de muhafazakâr üyelerin parti düzeyinde siyasi faaliyetten dini alana yönelmesinde en etkili sebeplerden bir tanesi. Ayrıca muhafazakâr kanadın Nasır dönemi ve bu dönemdeki tutuklamalara yakinen şahit olması da reformist kanada göre hükümetle ilişkilerde daha kapalı olunması ve dini faaliyetlere ağırlık verme eğilimlerini güçlendiriyor. Bunun en önemli örneği ise Cemaat’in yeni mürşidi muhafazakâr Muhammed Bedi’nin Nasır’a düzenlenen suikast girişimi sonrası tutuklananlar arasında olması.
Uluslararası konularda da beyan vermekten çekinmeyen Müslüman Kardeşler açısından hükümet ile var olan ayrılıklar, ülke içi konuların yanı sıra Mısır’ın müttefiki olan ya da olmayan ülkeler konusunda da ortaya çıkıyor. İran ile Mısır hükümeti arasında yıllardır var olan soğuk savaş devam ederken Muhammed Akif, Suudi gazetesi olan El-Şark El-Evsad gazetesine Kasım ayında verdiği bir demeçte İran’a yapılabilecek olası bir müdahalede tabi ki bu ülkeyi destekleyeceğini söyledi. 82 yıldır hem Mısır’da sosyal ve siyasi hayatta etkin olan hem de Müslüman olsun ya da olmasın diğer ülkelerdeki İslami akımlara kaynaklık eden Müslüman Kardeşler Cemaati, son zamanlarda Arap dünyasından Gazze konusunda büyük tepki gören Mısır’a karşı Hamas’ı destekleyerek ve aynı şekilde İran’a da desteğini yineleyerek Mısır rejiminden bölgesel konularda da farklı olduğunu açıkça gösteriyor. Müslüman Kardeşler’in İran’a desteği ise sadece Mısır hükümeti ile değil, Nasır döneminde ülkedeki baskıdan kaçan üyelere kapılarını açan ve hatta Enver Sedat tarafından önemli liderlerinin hapisten çıkarılmasına ön ayak olan Suudi Arabistan’a karşı da tıpkı İran-Irak savaşında İran tarafında olmasının yaşattığı şokun bir benzerini yaşatarak yeni bir ayrışmaya girmesine sebep oluyor. Diğer ülkelerde gerek direniş örgütü gerekse cemaat adı altında var olan Müslüman Kardeşlerle bağlantılı olan örgütler ise Müslüman Kardeşler ve hükümet arasında dış politika konusunda da karşılıklı manevraların artmasına neden oluyor.
_______________
[1]http://www.aawsat.com/english/news.asp?section=3&id=7882 (Erişim tarihi 21 Ocak 2010)
[2] Joshua Stacher, ‘Brothers in Arms? Engaging the Muslim Brotherhood in Egypt,’ Institute
for Public Policy Research, (Nisan 2008), s. 22.
[3]Fahmy Huveydi , MB in Party Program...Wrong Doers or Wronged?,
http://www.ikhwanweb.com/Article.asp?ID=14288&SectionID=78at (Erişim tarihi 21 Mayıs 2009)
Hayatta olan eski devlet başkanın bulunmasının nadir bir durum olduğu Ortadoğu’da, genelde ya doğal yolla liderlerin ölümü ya da gerçekleştirilen bir suikast sonrası yeni bir devlet başkanının atanması şeklinde lider değişikliği olabilmektedir. Ortadoğu’nun kalbi niteliğinde olan Mısır’da da Cemal Abdul Nasır’ın bir kalp krizi neticesinde ölümü sonrası yerine geçen Enver Sedat’ın öldürülmesi ve Hüsnü Mübarek’in 28 yıllık iktidarının nasıl sona ereceğinin hala kestirilemiyor olması da bu uygulamanın bir göstergesidir denilebilir.
Aynı durum ülkede en önemli muhalif güç konumunda olan Müslüman Kardeşler Cemaati’nin Hasan El-Benna’dan itibaren devam eden mürşid seçimlerinde de söz konusu olmaktaydı ve uygulana gelen gelenek, mürşidlik görevinin 6 yıl ile sınırlı olmasına karşın, seçimin prosedürel olarak yapılması ve yaşayan mürşidin tekrar seçilmesi şeklindeydi. Bu durum 2009’un Mart ayında yedinci mürşid olan Muhammed Mehdi Akif’in 2010 Ocak ayında dolan görev süresinden sonra çekileceğini açıklamasına dek bu şekilde devam etmiş olmakla birlikte, açıklamanın ardından ardı ardına gelen olaylar Müslüman Kardeşler Cemaati’nde uzun süredir tartışılan ideolojik farklılığı tekrar su yüzüne çıkardı. Sekizinci mürşidin 16 Ocak 2010 Cumartesi günü kamuoyuna duyurulması öncesinde Cemaat’in güvercin ve şahin kanadından hangisinin galip geleceği tartışmaları yaşandı. Buna karşın Müslüman Kardeşler cephesinden Cemaat içinde tüm bu yaşananların Mısır rejimine bir demokrasi örneği olması gerektiği ifade edildi.
Akif’in açıklamasının ardından yeni mürşidin seçilmesi öncesindeki birkaç ay, Müslüman Kardeşler’in Hasan El-Benna’nın 1949 yılında suikasta uğramasının ardından yaşadığı karmaşık dönemi hatırlatır nitelikteydi. Benzer bir durum, Hasan El-Benna’nın ölümü sonrası yaşanan boşluk sonrası ancak iki yılın ardından Hasan El-Hüdeybi’nin dışarıdan atanması ve Hüdeybi döneminde Cemaat içinde yaşanan iç muhalefet döneminde de görülmüştü. Ne var ki bu dönemde, Cemal Abdul Nasır’ın Cemaat’i neredeyse bitme noktasına getiren baskılarına ve Seyyid Kutub ideolojisinin ortaya çıkmasına rağmen Hüdeybi’nin ılımlı yaklaşımı galip gelmiş ve radikalleşen grupların Müslüman Kerdeşler Cemaati’nden kopması ile 70’lerden itibaren şiddetin açıkça reddedildiği duyurulmuştu.
Enver Sedat döneminde tekrar dirilmeyi başaran ve altmışlardaki sindirilmenin ardından ancak yetmişlerin sonundan itibaren siyasete ilgisi artan Müslüman Kardeşler, ilerleyen yıllarda hem siyasette hem de sendikalar ve diğer sosyal hizmet alanlarında daha fazla gözle görünür hale geldi. 1984 yılından itibaren ise (1990 yılındaki seçimleri diğer pek çok parti ile boykot etmesi dışında) seçimlere katıldı ve en önemli başarısını 2005 yılındaki seçimlerde göstererek Halk Meclisi’ndeki sandalyelerin %20’sini almış oldu. Mübarek hükümetinin konsolidasyon yıllarında yakalanan uyuma rağmen Cemaat üstündeki baskı, 1990’lardan itibaren sendikalarda artan faaliyetleri ve muhalif sesinin artması dolayısıyla Mübarek hükümeti tarafından sürekli bir şekilde artırıldı. Bununla birlikte Mısır’da şu an gördüğümüz manzara, genel merkezi olan ve belli aralıklarla toplantılarını yürüten Cemaat ile hükümet arasında bir kedi-fare oyunun yaşanıyor olduğudur. Hükümet belli dönemlerde baskı belli dönemlerde ise gevşeme politikası uygulamakta, zaman zaman Cemaat’in toplantılarına izin verirken belli dönemlerde ise rastgele tutuklamalar yapabilmektedir.
2000’lerde, her ne kadar Cemaat tarafından kabul edilmese de, nesiller arası farklı yaklaşımların bir yansıması olarak ortaya çıkan ılımlı ve muhafazakâr kanat arasındaki farklılık gündeme gelmiştir. Genel olarak yetmişli – seksenli yaşlarda olan ve meşruiyetini El-Benna geleneğinden geliyor olmak ve uzun yıllar hapis cezası çekmiş olmaktan alan eski nesle karşın, sendikal faaliyetler ve dışa yönelim yoluyla Müslüman Kardeşler’in gelişmesine katkıda bulunmak yanında hapiste yatmaktan da çekinmeyen yeni nesil arasında bir yaklaşım farklılığı olduğu açıktır.
2005 Seçimleri Sonrası Ortaya Çıkan Gelişmeler:
2005 Kasım ayında Müslüman Kardeşler’in seçimlerdeki başarısı sonrası Mısır hükümeti, Cemaat’in özellikle finansal kaynakları üstündeki baskısını artırmıştır. Müslüman Kardeşler’in son yıllardaki konumu ülkedeki bazı kesimler tarafından Cemaat’in Nasır döneminden itibaren geçirdiği en zorlu dönem olarak yorumlanmaktadır. Nitekim Müslüman Kardeşler cephesinden bu durumun kabul edilmesi söz konusu değildir ve tam aksine buna benzer yorumlar hükümet için yapılmaktadır.
2006 yılından itibaren Cemaat’e yakın olan şirketlerin hükümet eliyle kapatılması ve Hayrat Şatir başta olmak üzere pek çok üst düzey Müslüman Kardeşler üyesinin terörizm ve yurt dışına cihad için eleman yetiştirme gibi suçlamalarla El-Ezher Militanları operasyonu kapsamında tutuklanması, hem örgütsel yapılanmaya hem de finansal daralmaya yol açmıştır. İki mürşit yardımcısından birisi olan Hayrat Şatir, Müslüman Kardeşler’in reformist kanadını temsil etmektedir ve aynı zamanda diğer tutuklanan üyelerden bazıları olan Hasan Malik, Yusuf Nada ve Mithad El-Hadad gibi Cemaat’in temel finansörlerinden bir tanesidir. Tutuklamaların, şirket ve basımevi kapatmalarının ardından Mısır borsasından 21 milyar Mısır Poundun çekildiği şeklinde gündeme gelen söylentiler ise[1] Cemaat’in finansal açıdan büyük bir kayba uğradığını göstermektedir.
Mürşid seçimi ve İrşad Bürosu(Mekteb El-İrşad) seçimleriyle ilgili süreçte içteki çatışmanın giderek reformistler ve muhafazakârlar arasında olması yanında, muhafazakârların da kendi içinde bir ayrışmanın yaşandığı görülmektedir. Mürşidlik için adı anılan ve muhafazakârlar arasında şahin olarak görülen Mahmud İzzet kendisi de muhafazakâr olan Habib’in mürşidliğine karşı olmasıyla biliniyordu. Hükümetin izlediği Cemaati izole etme siyaseti çerçevesinde diğer muhalif hareketlerle birleşmesini engelleme ve Cemaat’in demokrasiden uzaklaştığı imajını güçlendirmek için pragmatik muhafazakâr Hayrat Şatir ve Abdul Münim Abul Futuh gibi reformistlerin tutuklanması ile Cemmat’te zaten uzun süredir muhafazakârların hakimiyetinin arttığı bilinmekteydi. Ayrıca 2007 yılında hükümetin yaptığı anayasal değişiklikler sayesinde her türlü dini referanslı siyasi aktiviteyi yasaklaması da Müslüman Kardeşler üyelerinin tutuklanmasını kolaylaştırdı ve yasanın çıkarıldığı Mart ayından 2008’in ilk aylarına dek 800’ün üstünde üye tutuklandı.[2]
Cemaat, 1990’lardan itibaren çeşitli belgeler yayınlayarak gündeme de uygun bir şekilde beyanlar vermeye ve bu şekilde kendini tanıtmaya çalışıyor. Nitekim son olarak 2007’de taslak nitelikli olduğu ifade edilen Siyasi Platform isimli belge medya ve akademik camiada Müslüman Kardeşler Cemaati’ne karşı sert soruların sorulmasına yol açtı. Özellikle devlet başkanlığı makamına kadınların ve Müslüman olmayanların getirilemeyeceği ve üst düzey dini bir kurulun kurulması gibi meselelerin gündeme getirildiği bu belge, Cemaat’in demokrasiyi ne kadar içselleştirdiği ve eşit vatandaşlık haklarına ne kadar saygı gösterildiği gibi konuları gündeme getirdi ve bu yüzden eleştirilere maruz kalındı.
2007 yılında tartışma yaratan bu belgeyle ilgili olarak Fehmi Hüveydi, taslak belgenin ilk kopyasının kendisine de gönderildiğini ve bu kopyada siyasi bir dil kullanıldığını, bununla birlikte gönderilen ikinci bir kopyada dilin daha dini bir düzeye kaymasının ve en son taslak olarak ikinci belgenin kabul görmesinin Cemaat’te muhafazakâr yapının ılımlı yapıdan daha güçlü ve son karar verici konumunda olduğunu gösterdiğini ifade etmişti.[2] Nitekim son aylarda yaşanan gelişmeler ve muhafazakâr kadronun etkinliğini artırması da bu görüşün doğruluğunu ortaya koymaktadır.
Aralık Ayında Yaşananlar:
Müslüman Kardeşler Cemaati’nin 1995’ten itibaren ilk kez 2009’un Aralık ayında yaptığı İrşad Bürosu seçimi ve ardından gerçekleşen mürşidlik seçimi gerek ulusal gerekse uluslararası alanda uzunca bir süredir ilgi odağı oldu. Aralık ayında İrşad Bürosu’nda seçimlerin yapılmasına dair tartışmalar Cemaat içinde yoğun bir şekilde yaşandı. İrşad Bürosu seçimleri sırasında reformist kanattan İssam El-Erian’ın vefat eden Muhammed Hilal’in yerini doldurmak için aday gösterilmesi içte yaşanan bir krize dönüştü.
Bu dönemlerde yaşanan olaylarda en fazla öne çıkan isim ise grubun muhafazakâr kanadından şahinleri temsil eden Mahmud İzzet oldu. İrşad Bürosu’na seçilmesi konusunda Akif’in desteğini almasına rağmen Mahmut İzzet’in önderliğindeki muhafazakârların tepkisini çeken reformist Issam El-Erian ise Aralık ayında yapılan İrşad Bürosu seçimlerinde listeye girmeyi başardı. Muhammed Habib ve Abdul Münim Ebu El-Futuh ise seçimler sonrasında yeni İrşad Bürosu üyeleri arasında bulunmuyor.
İrşad Bürosu’na İssam El-Erian’ın atanması konusunda Genel Sekreter Mahmud İzzet’in başını çektiği muhalefetin ardından mürşid Muhammed Mehdi Akif, Erian’a olan desteğini göstermek için görevinden istifa etmekle tehdit etmişti. İstifa halinde Cemaat’in iç tüzüğünün 6. Maddesine göre görevi mürşid yardımcısı devralıyor. Mürşidin iki yardımcısından birisi olan Şatir şu anda hapiste olduğundan diğer vekil olan Muhammed Habib’e 30 gün içinde yapılacak olan seçimlere dek bu görevde kalma hakkı doğacaktı. Habib ise İrşad Bürosu’ndaki seçimlerin zamansız olduğunu ve seçimlerin Büro’nun kendi isteğiyle yapılması gerekirken Akif’in talebiyle yapıldığını belirtti ve Şura Meclisi’nde(Meclis El-Şura) çeşitli nedenlerden dolayı fireler varken seçimlerin yapılmaması gerektiğini ve seçimlerin iç tüzüğe uygun olmadığını iddia etti. Mısır’daki tüm bölgeleri temsil eden Müslüman Kardeşlerin Şura Meclisi 115 üyeden oluşuyor ve 1954 yılından itibaren devam eden yasaklı konumu nedeniyle tutuklanma endişesiyle üyeler aynı anda toplanarak oylama yapmıyor. Habib’in bu açıklamalarını El-Cezire televizyonuna yapması ise Müslüman Kardeşler Cemaati geleneğinde var olan özellikle üst düzey liderlerin kamuoyu önünde eleştiri yapmaması geleneğine uymaması nedeniyle kendisine karşı doğan tepkinin büyümesine yol açtı.
Aralık 2009’da yeni İrşad Bürosu’nu belirlemek üzere yapılan ve sonuç olarak reformistlerin elenip muhafazakârların hâkim bir duruma geldiği seçimlerde Cemaat’in önümüzdeki dönemde izleyeceği seyir de genel olarak ortaya çıkmış oldu.
Cemaat’te Cumartesi günü sonuçları açıklanan mürşidlik makamı için üç muhafazakâr isim olan Muhammed Bedi, Raşid El-Bayumi ve Cuma Emin yarıştı ve sonuç olarak Şura Meclisi’nde 100 oydan 66’sını alan Muhammed Bedi galip geldi.
Bedi’nin mürşid seçilmesini takip eden hafta Asyut Üniversitesinde profesör olan Mahmud Hüseyin’in genel sekreter olarak atanması ise 15 yıl boyunca bu makamı işgal eden Mahmud İzzet’ın bu görevde kalacağı düşünüldüğünden oldukça sürpriz bir gelişme olarak görüldü. Hüseyin’in daha önceki görevi Asyut’ta İdari Büro’nun başkanlığı idi ve kendisi 2009 Aralık ayında yapılan İrşad Bürosu seçimlerinde seçilen isimler arasında yer aldı. Mahmud İzzet, İrşad Bürosu’nda yapılan seçimlerde reformcu kanada karşı yapılan devrimci tarzdaki müdahalede en fazla ismi geçen kişi olmuştu. Bu durumda son tahlilde ortaya çıkan manzarada Mahmud İzzet’in karşı çıktığı Erian, Habib ve Futuh’a karşın Akif’in de desteğini alarak İrşad Bürosuna seçilmeyi başarırken, Bedi’nin yeni mürşid olarak seçilmesinden sonra İzzet’ın genel sekreterlik görevini kaybetmesi ise yeni bir ironi ortaya çıkarmış oldu.
Muhammed Bedi Kimdir ve Müslüman Kardeşler’i Neler Bekliyor?
Mısır’ın Delta bölgesinde bulunan ve son yıllarda gerçekleşen işçi protestoları ile ünlenen Mahalle Al-Kübra doğumlu olan 66 yaşındaki Bedi, Beni Seif Üniversitesi Veterinerlik Fakültesi’nde Patoloji profesörü olarak görev yapıyor. Kahire Üniversitesi’nden mezun olduktan sonra 1965 yılında Asyut Üniversitesi’ne atanan Muhammed Bedi, Seyyid Kutub’un öldüğü yıl 15 hapse mahkûm edildi ve 9 yıllık hapsin ardından Enver Sedat’ın iktidara gelmesi ile birlikte 1974 yılında salıverilenler arasındaydı.
Beyrut’taki direniş konferansı nedeniyle Cemaat’in önemli isimlerinin Lübnan’da olmasından dolayı yeni mürşidin duyurulmasının Cumartesi gününe ertelenmesi aynı zamanda yeni mürşidle ilgili ihtilaflar konusunu da gündeme getirdi. Yeni mürşidin Bedi olacağının gün yüzüne çıkması sonrasında Müslüman Kardeşler’in Avrupa ve Körfez temsilciliklerinin Bedi’nin, tanınırlığa ve Akif’in sahip olduğu karizmaya sahip olmamasından dolayı Cemaat içindeki farklılıkları toparlayıcı özelliğinden şüphe duydukları konusu gündeme geldi. 2004 yılında mürşid olmasından itibaren Müslüman Kardeşler içindeki farklı görüşleri yatıştırma çabasında olan Muhammed Mehdi Akif’e karşın Cemaat’te muhafazakâr kanadın üstünlüğü hep hissedilmekteydi. 81 yaşındaki Akif, Cemaat’in tarihsel meşruiyetinin en son temsilcilerinden birisiydi. Ocak ayında görevi sona eren Akif de 1954’de tutuklananlar ve 1974’te Sedat tarafından serbest bırakılanlar arasında yer aldı. Hapiste geçirdiği 20 yıl Akif’in Cemaat’e olan bağlılığının bir simgesi sayıldı ve saygınlığını artıran sebeplerden bir tanesi olarak görüldü. Yeni mürşid Bedi'nin Akif''te geçmişten gelen bu karizmaya sahip olmaması ise Müslüman Kardeşler Cemaati'ni bekleyen önümüzdeki zorlu yıllarda kopmaların yaşanmasını kolaylaştırıcı etkide bulunabilir. Sonuç olarak muhafazakârların yönetimi devralmasıyla birlikte önümüzdeki dönemde Cemaat’in siyasi alandaki faaliyetlerinde bir yavaşlama olması ve hükümetle çatışmadan uzaklaşılması yanında içteki ayrılıkların daha görünür bir hale gelerek kopmalara dönüşmesi beklenmektedir diyebiliriz.
Bu yıl yapılacak olan parlamento seçimleri ve 2011’de yapılacak olan Cumhurbaşkanlığı seçimleri dikkate alındığında, Müslüman Kardeşler Cemaati’nde gerçekleşen görev değişikliklerinin yanı sıra 2005 seçimleri sırasında Mısır üzerinde ABD tarafından uygulanan baskının da 2006 yılından itibaren tedrici olarak düşürülmesi neticesinde Mısır’da muhalefetin yılsonunda nasıl şekilleneceği merakla bekleniyor. Hem ABD’nin bölgede değişen rolü hem de Cemaat’in reformist kanadının siyasi faaliyetlere ilgisinin yeni seçimlerle etkisizleştirilmesi sonucunda Müslüman Kardeşler’in 2005’te kazandığı başarının önümüzdeki seçimlerde oldukça azalacağı en fazla dillendirilen yorum olmaya devam ediyor.
Muhafazakârlar, uzun süredir finansal ve insan kaynağı bakımından hükümet tarafından bastırılmaya çalışılan Cemaat’in siyaset yerine ilk kuruluş yıllarına benzer bir şekilde dini faaliyetlere yoğunlaşması ve kuruyan finansal kaynağının toparlanması taraftarı. Müslüman Kardeşler’in Mısır’ın var olan siyasi siteminde bir parti kurması söz konusu değil ve görünen o ki Cemaat’ten ayrılan reformist bir grup tarafından 90’lı yıllardan itibaren kurulmaya çalışan ancak Mübarek hükümeti tarafından hala lisans verilmeyen Vasat Partisi deneyimi de muhafazakâr üyelerin parti düzeyinde siyasi faaliyetten dini alana yönelmesinde en etkili sebeplerden bir tanesi. Ayrıca muhafazakâr kanadın Nasır dönemi ve bu dönemdeki tutuklamalara yakinen şahit olması da reformist kanada göre hükümetle ilişkilerde daha kapalı olunması ve dini faaliyetlere ağırlık verme eğilimlerini güçlendiriyor. Bunun en önemli örneği ise Cemaat’in yeni mürşidi muhafazakâr Muhammed Bedi’nin Nasır’a düzenlenen suikast girişimi sonrası tutuklananlar arasında olması.
Uluslararası konularda da beyan vermekten çekinmeyen Müslüman Kardeşler açısından hükümet ile var olan ayrılıklar, ülke içi konuların yanı sıra Mısır’ın müttefiki olan ya da olmayan ülkeler konusunda da ortaya çıkıyor. İran ile Mısır hükümeti arasında yıllardır var olan soğuk savaş devam ederken Muhammed Akif, Suudi gazetesi olan El-Şark El-Evsad gazetesine Kasım ayında verdiği bir demeçte İran’a yapılabilecek olası bir müdahalede tabi ki bu ülkeyi destekleyeceğini söyledi. 82 yıldır hem Mısır’da sosyal ve siyasi hayatta etkin olan hem de Müslüman olsun ya da olmasın diğer ülkelerdeki İslami akımlara kaynaklık eden Müslüman Kardeşler Cemaati, son zamanlarda Arap dünyasından Gazze konusunda büyük tepki gören Mısır’a karşı Hamas’ı destekleyerek ve aynı şekilde İran’a da desteğini yineleyerek Mısır rejiminden bölgesel konularda da farklı olduğunu açıkça gösteriyor. Müslüman Kardeşler’in İran’a desteği ise sadece Mısır hükümeti ile değil, Nasır döneminde ülkedeki baskıdan kaçan üyelere kapılarını açan ve hatta Enver Sedat tarafından önemli liderlerinin hapisten çıkarılmasına ön ayak olan Suudi Arabistan’a karşı da tıpkı İran-Irak savaşında İran tarafında olmasının yaşattığı şokun bir benzerini yaşatarak yeni bir ayrışmaya girmesine sebep oluyor. Diğer ülkelerde gerek direniş örgütü gerekse cemaat adı altında var olan Müslüman Kardeşlerle bağlantılı olan örgütler ise Müslüman Kardeşler ve hükümet arasında dış politika konusunda da karşılıklı manevraların artmasına neden oluyor.
_______________
[1]http://www.aawsat.com/english/news.asp?section=3&id=7882 (Erişim tarihi 21 Ocak 2010)
[2] Joshua Stacher, ‘Brothers in Arms? Engaging the Muslim Brotherhood in Egypt,’ Institute
for Public Policy Research, (Nisan 2008), s. 22.
[3]Fahmy Huveydi , MB in Party Program...Wrong Doers or Wronged?,
http://www.ikhwanweb.com/Article.asp?ID=14288&SectionID=78at (Erişim tarihi 21 Mayıs 2009)
5 Aralık 2009 Cumartesi
Olaylı Futbol Maçı Gölgesinde Mısır-Cezayir İlişkileri
Geçtiğimiz aylarda Türkiye ve Ermenistan arasında da diplomatik bir yakınlaşma aracı olarak kullanılmak istenen futbol maçları, bazen bu amaçtan saparak ülkeler arasında aşırı milliyetçi düşüncelerin esiri haline gelebilmekte ve tıpkı Mısır-Cezayir örneğinde olduğu gibi bir spor müsabakası olmaktan öteye geçerek siyasi gerginlikleri de doğurabilmektedir. Dünya Kupası Afrika Elemeleri'nde gruptaki eşitlik nedeniyle 17 Kasım’da Sudan’da Cezayir ve Mısır arasında ekstra bir maç yapıldı ve hem Mısır hem de Cezayir’den binlerce kişi bu maçta takımlarını desteklemek için Sudan’a akın etti. Ancak Mısır’ın Cezayir karşısında 1-0’lık yenilgiye uğramasının ardından Mısır-Cezayir maçı dostluk mesajlarıyla yapılan bir maçtan ziyade siyasileri, kurumları ve halkları karşı karşıya getiren bir vahamete dönüştü.
Aslında her iki ülke benzer olayları yirmi yıl önceki Dünya Kupası Elemeleri'nde de yaşamıştı ve o dönemde Mısır, Cezayir karşısında galip gelerek dünya kupası için yarışmak üzere İtalya’ya gidebilmişti. Dünya kupası için uzun yıllar devam eden bekleyişten sonra yapılan maçın ardından her iki tarafta da büyük bir infial yaşandı ve aradan günler geçmesine rağmen yaşananlar her iki tarafın gündeminden düşmedi. Yaralananlar, ölenler ve karşılıklı suçlamalar neticesinde yaşanan tartışmalar, spor boyutundan çıkarak siyasetin gölgesinde ilerledi. Mısır’da gerek Mübarek gerekse oğulları tarafından Cezayir’i suçlayan bir takım açıklamalar yapıldı ve iki ülkenin büyükelçileri geri çekildi.
Aslında tüm bu olanlar her ne kadar birkaç hafta öncesinde yapılan bir müsabakanın sonucuymuş gibi görünse de, birbirini rakip olarak gören iki Arap ülkesinde hem kutuplaşmanın varabileceği düzeyi hem de Arap Birliği'nin etkisizliği ve rejimler dolayısıyla suçlanan bir uluslararası Arap kanalının konumunu görmek açısından önemlidir.
Mısır ve Cezayir arasında Kasım ayında oynanan iki maç sadece bu iki ülkedeki kalabalıkları harekete geçirmekle kalmadı, aynı zamanda iki ülke medyasını da karşılıklı suçlamalara yönlendirdi. Maç sonrası yapılan yorumlarda sanki uzun yıllardır her iki ülkede de bir futbol maçının oynanması bekleniyormuşçasına karşılıklı nefret duyguları dile getirildi. Bu müsabakanın öncesinde ve sonrasında siyasilerin açıklamalarının yanı sıra medyanın da anahtar bir rol üstlenerek yangına körükle gitmesiyle birlikte Dünya Kupası elemeleri, neredeyse iki ülkenin birbirine karşı besledikleri hislerin en nihayetinde tüm boyutlarıyla ortaya konulduğu bir biçim aldı. Mısır bayrakları Cezayir sokaklarında yakılırken Mısır televizyonları da kalabalığı kışkırtıcı yayınlar yapıyordu ve bu yayınlar arasında 1973 yılında Cezayir’in de katıldığı Ekim savaşı sonrası İsrail’e karşı yazılan şarkılar da vardı. Böylece bir zamanlar İsrail’e karşı söylenen bu şarkılar yıllar sonra Cezayir’e karşı kullanılmış oldu.
Sudan’da oynanan maç sırasında tribünlerde yerlerini alanlar arasında Cumhurbaşkanı Hüsnü Mübarek’in oğulları Cemal ve Âlâ da vardı. Futbolun popülerliğini hiç yitirmediği Mısır’da Cumhurbaşkanının oğlu Cemal Mübarek futbol sevgisiyle tanınmakta ve maçlardan sonra gol atan futbolcular tarafından başarının kendisine ithaf edildiği bir siyasi kişilik. Mısır’ın Dünya Kupası için finale kalması ise sadece sporda kazanılmış bir zafer olmayacak, aynı zamanda milli takıma yaptığı katkılardan dolayı Cemal Mübarek için de bir başarı sayılacaktı.
Siyasette yer almayan Mübarek’in büyük oğlu Âlâ’ya gelince, geçen hafta Mısır’ın muhalif gazetelerinden El-Şa’ab’da yer alan bir haberde Âlâ’nın üç ay önce Cezayir’e yaklaşık 1 milyar dolarlık askeri uçak ithalatıyla ilgili görüşmelerde anlaşmaya varamamış olmasının yaşanan krizi tetiklediği öne sürüldü. Bu ticaretten Âlâ’nın alması beklenen yaklaşık 100 milyon dolarlık komisyonun bir Fransız firması ile anlaşılmasını sağlayan Cezayir Cumhurbaşkanı'nın kardeşi Said Buteflika’ya gittiği de iddialar arasında.
Hüsnü Mübarek geçtiğimiz Cumartesi günü Şura Meclisi ve Halk Meclisi’nin ortak toplantısında yaşananlara değinerek olayların Mısır halkının haysiyetini zedelediğini söylerken, Mübarek’in oğlu Âlâ da, siyasi olmayan bir kimlikle açıklama yaptığını vurgulayarak, Cezayir tarafından aylardır Mısır’a karşı bir medya savaşı açıldığını söyledi. Ayrıca her iki devletin de Arap olmasına rağmen milliyetçilik üzerinden yürütülen husumette Âlâ’nın söyledikleri Cezayirlilerin düzgün Arapça konuşana dek Arap oldukları iddiasında bulunmamasını dahi içeriyordu. Zaten Mısır’da Cezayirlilere yapılan suçlamalardan biri de uzun yıllar Fransa sömürgesi olan Cezayir’in bir kimlik bunalımı içinde olduğu şeklinde. Cezayir’de Fransızcanın yoğun olarak kullanılmasının yanı sıra, Fransa ve Cezayir arasında geliştirilen ilişkiler ve Fransa’da çok sayıda Cezayirli bulunması da bu kimlik bunalımının göstergeleri arasında sayılıyor. Buradaki vurgu da tabii ki Cezayir’de yeterince ilgi gösterilmeyen Arap dili ve kaybedilen Arap kültürü üzerine. Ayrıca Mısır’ın Cezayirlilere Arap dilini ve kültürünü öğretmek üzere eğitimciler göndermek suretiyle ülkeye yaptığı katkı da öne çıkarılmakta.[1] Aslında bu söylem Arap kültürün sahiplenilmesi ve yayılması konusunda Mısırlılar arasında yaygın olan bir görüşün de göstergesi. Mesela bir Mısırlı ile konuşurken size (fakir ama gururlu bir halkın mensubu olarak) Körfez ülkelerine giden Mısırlı Arapça öğretmenlerinden bahsederek Mısır’ın, her ne kadar refah düzeyi bakımından geri de kalmış olsa da, bu ülkelerden daha köklü bir tarihe ve kültüre sahip olduğunu söyleyecektir.
Cezayir ve Mısır arasındaki siyasi gerginlikler Arap Birliği toplantılarında da bir süredir hissedilmekte. Cezayir, Arap Birliği’nde genel sekreterlik görevinin Mısır tarafından işgal edilmesinden bölgesel konulara dek Mısır’ı eleştirmekteydi. Arap Birliği Başkanı Amr Musa’nın ise olaylar sonrası uzun bir süre harekete geçmemesinde Mısırlı olmasının etkili olduğu da yapılan yorumlar arasında. Diğer yandan, geçtiğimiz ay UNESCO başkanlığı için yarışan Mısırlı Faruk Hüsnü’nün rakipleri arasında tek Müslüman aday olarak Cezayirli Muhammed Bedjai’nin gösterilmesi de Mısır tarafından hafife alınır bir hareket olarak algılanmadı. Her ne kadar her iki aday da UNESCO başkanlığını kazanamamış olsa da, bu durum her iki ülke açısından bir krizin başlangıcıydı.
Aslında Sudan’da yaşananlarla ilgili Mısır’daki bazı yorumlara bakıldığında farklı komplo teorilerinin de dillerde dolaştığı görülmekte. Bunlardan bir tanesi Cezayirli taraftarlar arasına sızmış olan İsrailliler tarafından olayların tetiklendiği; bir diğeri ise ismi zikredilmeyen bir Körfez ülkesinin Mısır’ın konumunu zayıflatmak amacıyla tüm yaşananları önceden tasarladığı şeklinde. Bu Körfez ülkesinin ise El-Cezire kanalına ev sahipliği yapan ve Cezayir’de El-Şuruk gazetesinin de finansmanını sağlayan Katar olma ihtimali yüksek.
Ayrıca El-Cezire kanalının Mısır aleyhine haberleri abartılı olarak verdiği iddiası da Mısır’da hükümet yanlısı olan gazeteler tarafından yoğun bir şekilde eleştiriliyor. Hükümet yanlısı El-Cumhuriye gazetesinde yapılan bir yorumda Cezayir ile yaşananların ertesinde El-Cezire’nin niçin Mısır’dan nefret ettiği sorgulanıyordu. Yazara göre bir zamanlar Mısır’ı işgal eden İngilizlerin desteğiyle kurulan bu kanal, önceleri Londra radyosu için çalışan İngiliz spikerlerle çalışıyor ve İran ya da Katar yanlısı olanlar dışında çok fazla Mısırlı istihdam etmiyor. El-Cezire’de yayın yapan ve yazarın eleştirilerine maruz kalan iki isim ise Nasır döneminin yakın tanıklarından Muhammed Hasan El-Heykel ve Müslüman Kardeşler’in önde gelen isimlerinden Yusuf Kardavi’nin eski öğrencilerinden olan Ahmed Mansur. Ayrıca El-Cezire’nin eleştirilmesi kanalın bölgedeki rejimlerin altını oyduğu iddiasından da ileri geliyor. Buna göre yazar, El-Cezire’nin Lübnan’da Hizbullah yanlısı, Mısır’da Müslüman Kardeşler yanlısı, Filistin’de Hamas yanlısı ve Yemen’de ise Huti yanlısı haberleri izleyicilerine verdiğini iddia ediyor.[2] Burada tabii ki önemli olan asıl nokta Mısır ve Katar arasındaki bölgesel mücadele. Magrip ve Maşhrek’ten iki ülke ilişkilerine tarihsel olarak bakıldığında da Mısır’ın daha çok “dünyanın annesi Mısır” sloganıyla milli duyguları öne çıkardığı görülüyor. Buna Cezayir milliyetçiliği ile cevap veren Cezayirliler açısından ise Mısır’ın artık kabul edilmek istenmeyen ‘abi’ tavrı spor yanında diplomasi ve siyasi yaklaşımında da hissedilmekte. Nasır döneminden kalan Mısır milliyetçiliği açısından, ne Katar gibi küçük bir ülkenin Filistin konularına müdahale etmesi ne de Irak ve Suriye gibi geçmişin Baasçı ideolojileri Mısır’ın bugünkü konumunu değiştiremez düşüncesi hâkim.
Camp David sonrası diğer bölge ülkeleri tarafından yalnız bırakılan Mısır’ın, bölgenin lideri olma iddiasındaki bir devlet olarak başka bir ülke ile ilişkilerini koparması beklenmemekle birlikte son üç haftadır yaşananlar, iki Arap ülkesi arasındaki gerginliğin boyutlarını ve tartışmanın çerçevesini göstermektedir. En nihayetinde Mısır Dışişleri Bakanı Ahmed Ebu El-Geyt geçtiğimiz günlerde yaptığı bir açıklamada iki ülke arasındaki gerginliğin Sudan ve Libya’nın yanı sıra Arap Birliği’nin de aracılığıyla giderilmeye çalışıldığını söyledi. Mısır’ın Cezayir’deki yatırımları ve Cezayir’de yaşayan 15000 civarında Mısırlı işçi de dikkate alındığında, her iki ülkenin de acilen ilişkilerini düzeltmesi gerektiği ise inkâr edilmez bir gerçek. Yaşanan infialler sonrasında ise bu maçın ertesinde belki de en fazla sevinilecek olan durum biri Magrip’te diğeri ise Maşrek’te konumlanan bu iki ülkenin sınırdaş ülkeler olmaması.
[1] http://www.almasry-alyoum.com/article2.aspx?ArticleID=234407&IssueID=1599
[2] http://www.algomhuria.net.eg/algomhuria/today/colums/detail05.asp
Serpil Açıkalın
USAK Ortadoğu Araştırmaları Merkezi
sacikalin8@gmail.com
2 Aralık 2009, Çarşamba
Aslında her iki ülke benzer olayları yirmi yıl önceki Dünya Kupası Elemeleri'nde de yaşamıştı ve o dönemde Mısır, Cezayir karşısında galip gelerek dünya kupası için yarışmak üzere İtalya’ya gidebilmişti. Dünya kupası için uzun yıllar devam eden bekleyişten sonra yapılan maçın ardından her iki tarafta da büyük bir infial yaşandı ve aradan günler geçmesine rağmen yaşananlar her iki tarafın gündeminden düşmedi. Yaralananlar, ölenler ve karşılıklı suçlamalar neticesinde yaşanan tartışmalar, spor boyutundan çıkarak siyasetin gölgesinde ilerledi. Mısır’da gerek Mübarek gerekse oğulları tarafından Cezayir’i suçlayan bir takım açıklamalar yapıldı ve iki ülkenin büyükelçileri geri çekildi.
Aslında tüm bu olanlar her ne kadar birkaç hafta öncesinde yapılan bir müsabakanın sonucuymuş gibi görünse de, birbirini rakip olarak gören iki Arap ülkesinde hem kutuplaşmanın varabileceği düzeyi hem de Arap Birliği'nin etkisizliği ve rejimler dolayısıyla suçlanan bir uluslararası Arap kanalının konumunu görmek açısından önemlidir.
Mısır ve Cezayir arasında Kasım ayında oynanan iki maç sadece bu iki ülkedeki kalabalıkları harekete geçirmekle kalmadı, aynı zamanda iki ülke medyasını da karşılıklı suçlamalara yönlendirdi. Maç sonrası yapılan yorumlarda sanki uzun yıllardır her iki ülkede de bir futbol maçının oynanması bekleniyormuşçasına karşılıklı nefret duyguları dile getirildi. Bu müsabakanın öncesinde ve sonrasında siyasilerin açıklamalarının yanı sıra medyanın da anahtar bir rol üstlenerek yangına körükle gitmesiyle birlikte Dünya Kupası elemeleri, neredeyse iki ülkenin birbirine karşı besledikleri hislerin en nihayetinde tüm boyutlarıyla ortaya konulduğu bir biçim aldı. Mısır bayrakları Cezayir sokaklarında yakılırken Mısır televizyonları da kalabalığı kışkırtıcı yayınlar yapıyordu ve bu yayınlar arasında 1973 yılında Cezayir’in de katıldığı Ekim savaşı sonrası İsrail’e karşı yazılan şarkılar da vardı. Böylece bir zamanlar İsrail’e karşı söylenen bu şarkılar yıllar sonra Cezayir’e karşı kullanılmış oldu.
Sudan’da oynanan maç sırasında tribünlerde yerlerini alanlar arasında Cumhurbaşkanı Hüsnü Mübarek’in oğulları Cemal ve Âlâ da vardı. Futbolun popülerliğini hiç yitirmediği Mısır’da Cumhurbaşkanının oğlu Cemal Mübarek futbol sevgisiyle tanınmakta ve maçlardan sonra gol atan futbolcular tarafından başarının kendisine ithaf edildiği bir siyasi kişilik. Mısır’ın Dünya Kupası için finale kalması ise sadece sporda kazanılmış bir zafer olmayacak, aynı zamanda milli takıma yaptığı katkılardan dolayı Cemal Mübarek için de bir başarı sayılacaktı.
Siyasette yer almayan Mübarek’in büyük oğlu Âlâ’ya gelince, geçen hafta Mısır’ın muhalif gazetelerinden El-Şa’ab’da yer alan bir haberde Âlâ’nın üç ay önce Cezayir’e yaklaşık 1 milyar dolarlık askeri uçak ithalatıyla ilgili görüşmelerde anlaşmaya varamamış olmasının yaşanan krizi tetiklediği öne sürüldü. Bu ticaretten Âlâ’nın alması beklenen yaklaşık 100 milyon dolarlık komisyonun bir Fransız firması ile anlaşılmasını sağlayan Cezayir Cumhurbaşkanı'nın kardeşi Said Buteflika’ya gittiği de iddialar arasında.
Hüsnü Mübarek geçtiğimiz Cumartesi günü Şura Meclisi ve Halk Meclisi’nin ortak toplantısında yaşananlara değinerek olayların Mısır halkının haysiyetini zedelediğini söylerken, Mübarek’in oğlu Âlâ da, siyasi olmayan bir kimlikle açıklama yaptığını vurgulayarak, Cezayir tarafından aylardır Mısır’a karşı bir medya savaşı açıldığını söyledi. Ayrıca her iki devletin de Arap olmasına rağmen milliyetçilik üzerinden yürütülen husumette Âlâ’nın söyledikleri Cezayirlilerin düzgün Arapça konuşana dek Arap oldukları iddiasında bulunmamasını dahi içeriyordu. Zaten Mısır’da Cezayirlilere yapılan suçlamalardan biri de uzun yıllar Fransa sömürgesi olan Cezayir’in bir kimlik bunalımı içinde olduğu şeklinde. Cezayir’de Fransızcanın yoğun olarak kullanılmasının yanı sıra, Fransa ve Cezayir arasında geliştirilen ilişkiler ve Fransa’da çok sayıda Cezayirli bulunması da bu kimlik bunalımının göstergeleri arasında sayılıyor. Buradaki vurgu da tabii ki Cezayir’de yeterince ilgi gösterilmeyen Arap dili ve kaybedilen Arap kültürü üzerine. Ayrıca Mısır’ın Cezayirlilere Arap dilini ve kültürünü öğretmek üzere eğitimciler göndermek suretiyle ülkeye yaptığı katkı da öne çıkarılmakta.[1] Aslında bu söylem Arap kültürün sahiplenilmesi ve yayılması konusunda Mısırlılar arasında yaygın olan bir görüşün de göstergesi. Mesela bir Mısırlı ile konuşurken size (fakir ama gururlu bir halkın mensubu olarak) Körfez ülkelerine giden Mısırlı Arapça öğretmenlerinden bahsederek Mısır’ın, her ne kadar refah düzeyi bakımından geri de kalmış olsa da, bu ülkelerden daha köklü bir tarihe ve kültüre sahip olduğunu söyleyecektir.
Cezayir ve Mısır arasındaki siyasi gerginlikler Arap Birliği toplantılarında da bir süredir hissedilmekte. Cezayir, Arap Birliği’nde genel sekreterlik görevinin Mısır tarafından işgal edilmesinden bölgesel konulara dek Mısır’ı eleştirmekteydi. Arap Birliği Başkanı Amr Musa’nın ise olaylar sonrası uzun bir süre harekete geçmemesinde Mısırlı olmasının etkili olduğu da yapılan yorumlar arasında. Diğer yandan, geçtiğimiz ay UNESCO başkanlığı için yarışan Mısırlı Faruk Hüsnü’nün rakipleri arasında tek Müslüman aday olarak Cezayirli Muhammed Bedjai’nin gösterilmesi de Mısır tarafından hafife alınır bir hareket olarak algılanmadı. Her ne kadar her iki aday da UNESCO başkanlığını kazanamamış olsa da, bu durum her iki ülke açısından bir krizin başlangıcıydı.
Aslında Sudan’da yaşananlarla ilgili Mısır’daki bazı yorumlara bakıldığında farklı komplo teorilerinin de dillerde dolaştığı görülmekte. Bunlardan bir tanesi Cezayirli taraftarlar arasına sızmış olan İsrailliler tarafından olayların tetiklendiği; bir diğeri ise ismi zikredilmeyen bir Körfez ülkesinin Mısır’ın konumunu zayıflatmak amacıyla tüm yaşananları önceden tasarladığı şeklinde. Bu Körfez ülkesinin ise El-Cezire kanalına ev sahipliği yapan ve Cezayir’de El-Şuruk gazetesinin de finansmanını sağlayan Katar olma ihtimali yüksek.
Ayrıca El-Cezire kanalının Mısır aleyhine haberleri abartılı olarak verdiği iddiası da Mısır’da hükümet yanlısı olan gazeteler tarafından yoğun bir şekilde eleştiriliyor. Hükümet yanlısı El-Cumhuriye gazetesinde yapılan bir yorumda Cezayir ile yaşananların ertesinde El-Cezire’nin niçin Mısır’dan nefret ettiği sorgulanıyordu. Yazara göre bir zamanlar Mısır’ı işgal eden İngilizlerin desteğiyle kurulan bu kanal, önceleri Londra radyosu için çalışan İngiliz spikerlerle çalışıyor ve İran ya da Katar yanlısı olanlar dışında çok fazla Mısırlı istihdam etmiyor. El-Cezire’de yayın yapan ve yazarın eleştirilerine maruz kalan iki isim ise Nasır döneminin yakın tanıklarından Muhammed Hasan El-Heykel ve Müslüman Kardeşler’in önde gelen isimlerinden Yusuf Kardavi’nin eski öğrencilerinden olan Ahmed Mansur. Ayrıca El-Cezire’nin eleştirilmesi kanalın bölgedeki rejimlerin altını oyduğu iddiasından da ileri geliyor. Buna göre yazar, El-Cezire’nin Lübnan’da Hizbullah yanlısı, Mısır’da Müslüman Kardeşler yanlısı, Filistin’de Hamas yanlısı ve Yemen’de ise Huti yanlısı haberleri izleyicilerine verdiğini iddia ediyor.[2] Burada tabii ki önemli olan asıl nokta Mısır ve Katar arasındaki bölgesel mücadele. Magrip ve Maşhrek’ten iki ülke ilişkilerine tarihsel olarak bakıldığında da Mısır’ın daha çok “dünyanın annesi Mısır” sloganıyla milli duyguları öne çıkardığı görülüyor. Buna Cezayir milliyetçiliği ile cevap veren Cezayirliler açısından ise Mısır’ın artık kabul edilmek istenmeyen ‘abi’ tavrı spor yanında diplomasi ve siyasi yaklaşımında da hissedilmekte. Nasır döneminden kalan Mısır milliyetçiliği açısından, ne Katar gibi küçük bir ülkenin Filistin konularına müdahale etmesi ne de Irak ve Suriye gibi geçmişin Baasçı ideolojileri Mısır’ın bugünkü konumunu değiştiremez düşüncesi hâkim.
Camp David sonrası diğer bölge ülkeleri tarafından yalnız bırakılan Mısır’ın, bölgenin lideri olma iddiasındaki bir devlet olarak başka bir ülke ile ilişkilerini koparması beklenmemekle birlikte son üç haftadır yaşananlar, iki Arap ülkesi arasındaki gerginliğin boyutlarını ve tartışmanın çerçevesini göstermektedir. En nihayetinde Mısır Dışişleri Bakanı Ahmed Ebu El-Geyt geçtiğimiz günlerde yaptığı bir açıklamada iki ülke arasındaki gerginliğin Sudan ve Libya’nın yanı sıra Arap Birliği’nin de aracılığıyla giderilmeye çalışıldığını söyledi. Mısır’ın Cezayir’deki yatırımları ve Cezayir’de yaşayan 15000 civarında Mısırlı işçi de dikkate alındığında, her iki ülkenin de acilen ilişkilerini düzeltmesi gerektiği ise inkâr edilmez bir gerçek. Yaşanan infialler sonrasında ise bu maçın ertesinde belki de en fazla sevinilecek olan durum biri Magrip’te diğeri ise Maşrek’te konumlanan bu iki ülkenin sınırdaş ülkeler olmaması.
[1] http://www.almasry-alyoum.com/article2.aspx?ArticleID=234407&IssueID=1599
[2] http://www.algomhuria.net.eg/algomhuria/today/colums/detail05.asp
Serpil Açıkalın
USAK Ortadoğu Araştırmaları Merkezi
sacikalin8@gmail.com
2 Aralık 2009, Çarşamba
17 Ekim 2008 Cuma
Mısır’da Hüsnü Mübarek İktidarının 28. Yıldönümü : Mısır Demokrasinin Neresinde?
Serpil Açıkalın
15 Ekim 2008, Çarşamba
Enver Sedat’ın El-Cihad örgütü tarafından öldürülmesinden sekiz gün sonra, 14 Ekim 1981’de, Hüsnü Mübarek’in Devlet Başkanlığına atanmasının ardından tam 27 yıl geçti. 27 yılın sonra Mısır, bugünlerde hala ifade özgürlüğü davalarıyla meşgul. Hapiste pek çok gazeteci, akademisyen ve düşünür bulunmakta. Bir çok dava da hala sürmekte.
Mübarek, “geleceğimizin en iyi garantisi demokrasidir ”[1] açıklamalarıyla iktidara gelişinin ilk yıllarında kendisini demokrasinin savunucusu olarak göstermişti. Bu açıklamalar Mısır’da ve tüm dünyada Mısır konusunda iyimser bir havaya neden olmuştu. Ancak aradan geçen yıllar boyunca ülkede yaşanan demokrasi ihlalleri, fakirlik, olağanüstü hal kanunu, yolsuzluklar, ülkedeki radikal İslamcı hareketler ve ard arda çöken binalar Mısır gündemini işgal etti.
Mübarek’in ‘kalbi durana kadar’ iktidarda kalacağına dair yaptığı açıklamalar bir yana, ülkede Batılı anlamda ideal bir demokrasinin olmadığı halk ile yapılan en sıradan diyaloglarda dahi açığa çıkmaktadır. Örneğin bir kitapçıya girerek “Mısır-Demokrasi ilişkisi konusunda bir kitap arıyorum” dediğinizde “Mısır’da demokrasi yok ki” şeklinde bir cevap alınabilir. Ya da muhalif bir arkadaşınız Mübarek’in 1984 yılında Meclis’te yaptığı işareti göstererek, “o zaman bize sadece iki dönem iktidarda kalacağına dair söz vermişti ama beşinci döneminde ve hala ülkeyi yönetiyor” diyebilir. Ayrıca Mısır’da demokrasi ile ilgili internetten yaptığınız aramalar neticesinde ülkedeki demokrasi ve seçimlerle ilgili yapılan espirilerin fazlalığının dikkat çekici ölçüde olduğu da görülecektir.[2] 2005 seçimleri sonrası Mübarek’in en güçlü rakibi olan dönemin Gad(yarın anlamındadır) Partisi Başkanı Dr. Ayman Nur da dahil olmak üzere, Mısır’da halen hapiste yatan demokrasi mağduru yüzlerce kişi vardır.
Demokrasi ve insan ihlallerinden bazılarına yakından bakacak olursak, ilk akla gelen kişi şüphesiz ki Ayman Nur’dur. Nur’un, 2005 seçimlerinde resmi olarak % 7 oy aldığı açıklansa da aslında bağımsız kaynaklarca Hüsnü Mübarek karşınındaki en güçlü rakip olarak %13 oranında oy aldığı iddia edilmişti. Seçimlerde evrakta sahtecilik yaptığı suçlamaları ile hapse atılan Nur, beş yıllık hapis cezasının sona ermesini beklerken gazetelere ve yabancı liderlere hapisten mektuplar göndermeye devam ediyor. Sağlık durumu da zaman zaman kötüleşen Nur, Mübarek’ten sağlık şartları nedeniyle af istemesine rağmen bu talebi de kabul edilmedi.
Diğer isimler arasında, son haftalarda hakkındaki dava ile gündeme gelen İbrahim İsa yer almaktadır. 2007 yılının Ağustos ayında internet ve SMS mesajları ile Başkan Mübarek’in sağlığının kötüye gittiği, sağlık problemleri nedeniyle olayları hatırlayamadığı ve hatta öldüğü yönündeki söylentiler yayılmıştı. Bu söylentilerin ardından, özellikle muhalif yönleriyle öne çıkan bağımsız gazetelerde bu durumu haber yapan editörler hakkında davalar açıldı. Ayrıca medyada yapılan yorumlar neticesinde yabancı yatırımcıların yatırımlarını borsadan çekerek 350 milyon dolardan fazla kayıp yaşandığı da öne sürüldü. Bu editörler arasında en popüler olan yazar ise Mübarek karşıtı söylemlerini her yazısında ortaya koyan El-Düstur gazetesi editörü ve baş yazarı İbrahim İsa oldu. Mübarek’in komada olduğu yönündeki haberleri Mübarek’e yakın sağlık ekibine dayandırarak veren İsa, Mısır Ceza Kanununun 188. Maddesi gereği ‘toplumun huzurunu ve ulusal istikrarı bozucu yanlış bilgi vermekten’ altı ay hapis cezasına çarptırıldı. Alınan karar sonrası temyize gidildi ve 28 Eylül 2008 tarihinde, 2007 yılından beri bekletilmekte olan davada başlangıçta verilen altı aylık hapis cezası iki aya indirildi. Daha sonra Mübarek tarafından hapis cezasının affedildiği İsa'ya İçişleri Bakanlığı tarafından iletildi. Af kararı sonrası Devlet Başkanlığı Sözcüsü Süleyman Avad tarafından afla ilgili yapılan açıklamada Mübarek’in, ‘Fikir, ifade ve basın özgürlüğü konusundaki endişeleri ve devlet ile hiçbir Mısır vatandaşı arasında tartışmaya girilmemesi amacıyla’ bu af kararının çıkarıldığı ifade edildi. İsa, af sonrası yaptığı değerlendirmede aftan dolayı memnun olduğunu, ancak muhalif ysönünün devam edeceğini açıkladı.
Bu tarz davaların Mısır’ın uluslararası imajına zarar verdiğinin farkında olan hükümet, Mısır Basın Sendikası Başkanı Makram Muhammed Ahmed’in de söylediği gibi ‘akıllıca bir adım’ atmıştır denilebilir.
Bugünlerde ise Mısır’da başka bir basın davası gündemi meşgul etmekte. Muhalif gazete El-Fecr (şafak anlamındadır) tarafından El-Ezher Şeyhi Muhammed Seyyid Tantavi’nin Papa XVI. Benedikt’i ziyareti sonrasında gazetede yayınlanan ‘Büyük Vatikan Şeyhi’ yazısı ve kendisini Papa kıyafetleriyle gösteren resimlerin ardından Tantavi tarafından açılan dava sonuçlanmıştır. Buna göre gazete yazarı Muhammed el-Baz ve gazete editörü Adil Hammuda hakkında 80.000’er Mısır Poundu[3] para cezası ödemeleri kararlaştırılmıştır. Bu noktada hatırlatmak gerekir ki, Tantavi Mısır toplumun tarafından hükümetin temsilcisi olarak görülmekte ve verdiği fetvalar Mübarek hükümetinin görüşleri olarak algılanmaktadır.
Rejimle ilgili yaptığı eleştiriler nedeniyle hakkkında davalar açılan diğer bir isim ise İbni Haldun Araştırma Merkezinin Başkanı olan sosyolog Prof. Dr. Saadeddin İbrahim’dir. İbrahim özellikle yabancı basında Mısır’daki anti-demokratik uygulamaları Batı dünyasına aktaran ve bu uygulamalardan dolayı Amerikan yardımlarının kesilmesi gerektiğini söyleyen bir isim olarak tanımlanmaktadır. Kendisi hakkında da 2000 yılından itibaren devam eden davalar vardır. Özellikle yabancı basında yayınlanan yazıları nedeniyle Mısır’ın imajını kötü yansıttığı iddia edilen Saadeddin İbrahim de iki yıllık hapis cezasına çarptırılmıştı. 13 Ekim'de görülen davada İbrahim’in mahkemesi 8 Aralık 2008 tarihine ertelendi.
Yukarıda sayılan örnekler Mısır’da yaşanan davaların uluslararası basına en fazla yansıyanları olmakla birlikte, internet üzerinden açılan bloglar vasıtasıyla hükümet aleyhinde yazılan yazılar hakkındaki davalar ve hemen her gün Müslüman Kardeşler üyesi olan öğrenci ve işadamlarına yönelik tutuklamalar devam etmektedir.
Mısır, Mübarek’in iktidardaki 28. yıl dönümü haftasında, basın ve akademik özgürlükleri tartışmakta ve muhalif yönleriyle tanınan gazeteciler adına açılan davalar ve davalar sonucu verilen cezalar uluslararası gündeme yansımaktadır. Her ne kadar El-Düstur gazetesi editörü ve başyazarı İbrahim İsa hakkında geçtiğimiz günlerde af kararı çıkarılmış olsada Mısır kanunları bu haliyle kaldığı sürece ülkede yaşanan basın özgürlüğü tartışmalarının da devam edeceği açıktır.
[1] Maye Kassem, Egyptian Politics, London: Lynne Rienner Publishers, 2004, s.26.
[2] Aslında bu örnekler ülkede demokrasinin belli ölçülerde var olduğunun da göstergesidir.
[3] 1 Dolar yaklaşık 5,5 Mısır Poundu’dur.
Serpil Açıkalın
USAK-Ortadoğu Araştırmaları Merkezi
sacikalin8@gmail.com
15 Ekim 2008, Çarşamba
16 Eylül 2008 Salı
Mübarek Sonrası Dönem Tartışmaları
Mübarek Sonrası Dönem Tartışmaları
Serpil AÇIKALIN, USAK
6 Eylül 2008
Mısır, ülkedeki 'demokratik olmayan uygulamalar' ve yaşanan fakirlik nedeniyle ulusal ve uluslararası basın tarafından sık sık eleştirilere maruz kalsa da, sahip olduğu kültürel / tarihi miras ve bölgeler arası önemli konumu dolayısıyla, süper güçler ve Avrupa tarafından ikili görüşmelerde ve arabuluculuk faaliyetlerinde başvurulan önemli bir bölgesel güçtür. Ülkede yayınlanan hükümet yanlısı gazetelere bakıldığında da Hüsnü Mübarek’in yoğun olarak farklı ülke liderleriyle yaptığı görüşmeler ve bölge sorunlarıyla ilgili gösterdiği çaba takdire şayan bir şekilde Cumhurbaşkanının dış politikada ne kadar başarılı olduğunu göstermektedir. Amerika ile son yıllarda yaşanan gerginlikler göz ardı edildiğinde, Akdeniz İçin Birlik görüşmelerinde ve Afrika Birliği Konferansı'nda Mısır’ın öncü rolü üstlenmesi, Arap Birliği’nin ve diğer pek çok Arap ve Afrika Organizasyonunun Kahire’de konumlanmış olması, bir zamanlar Nasır tarafından amaçlanan Mısır’ı Arap dünyası, İslam ülkeleri ve Afrika’da merkezi güç haline getirme amacına[1] uygun politikalar izlendiğini göstermektedir.
Örnegin, Lübnan’da istikrarın sağlanması, İsrail-Filistin çatışmasında çözüm yollarının aranması, Irak savaşı ve Iran gibi gündemdeki konulara yoğunlaşan Hüsnü Mübarek, Agustos ayında bölge sorunlarını görüşmek üzere Suudi Kralı Abdullah, Umman Sultanı Kabus Bin Said ve Lübnan Başbakanı Fuad Sinyora’yı İskenderiye de biraraya getirirken; takip eden hafta İsrail Savunma Bakanı Ehud Barak’ı İskenderiye’de ağırladı. Bununla birlikte aynı tarihlerde ülke, Hamas ve el-Fetih taraflarının görüşmelerinde de ev sahipliği yapmaktaydı.
Uluslararası plandaki tüm bu gelişmeler Mısır basınında takip edildiğinde dikkat çeken nokta, Hüsnü Mübarek hükümetinin dış politikaya yoğunlaşarak, iç sorunlarla ilgili oğul Cemal Mübarek’in ön plana çıkıyor olmasıdır.
Hükümet yanlısı gazeteler incelendiğinde Cemal Mübarek’in ülke içinde yaptığı ziyaretler ön plana çıkarken; muhalif yazarları ve hükümet karşıtı haberleri ile ülkede aynı zamanda önemli bir okuyucu kitlesinede sahip mustakil ve muhalif gazeteler son haftalarda Cemal Mübarek’in babasının halefi olacağı yönünde tartışmaları gündeme getirmektedir.
Önceki hafta, Libya lideri Muammer Kaddafi’nin oğlu Seif İslam El-Kaddafi’nin, ülkesindeki insan hakları uygulamalarını ve politikacıları eleştirdiği konuşmasından sonra dünya basınında olduğu gibi Mısır’da da tartışmalar tekrar Mübarek sonrası döneme yoğunlaştı. Oğul Kaddafi, ister monarşi isterse cumhuriyet ya da sultanlık olsun Arap rejimlerinde yaygın olarak uygulanan babadan oğula devrolan liderliğe karşı olduğunu ve kendisinin sivil toplumun bir üyesi olarak hayatına devam etmek istediğini belirtmişti. Bu açıklmayı takiben Mısır’ın muhalif gazetelerinden El-Dustur’da tam sayfa olarak yayınlanan yazıda[2] Cemal Mübarek, Libya lideri Muammer Kaddafi’nin oğlu Seif İslam El-Kaddafi’nin yaptığı gibi politikadan çekildiğini açıklamaya davet edildi. Aynı çağrı ülkedeki pek çok muhalif gruplar tarafından yapılmakta ve Suriye benzeri Hafız Esad sonrası Beşar Esad örneğinde olduğu gibi bir uygulamadansa oğul Mübarek’in Kaddafi’yi örnek alması gerektiği vurgulanmaktadır.
45 yaşındaki Cemal Mübarek, Amerikan Üniversitesi’nde İşletme üzerine lisans ve yüksek lisansını tamamladıktan sonra Bank of Amerika’nın Mısır ve Londra şubelerinde çalıştı. Aynı zamanda 4 Mayıs 2007 yılında Mısırlı bir işadamının kızıyla yaptığı evlilikle de gündeme geldi. Oğul Mübarek, Ulusal Demokratik Parti’nin Siyasi Komitesinde ve Siyasi İşler Yüksek Konseyinde başkanlık yapmaktadır ve ozellikle iş dünyasından arkadaşlarını partide yüksek kademelere atadigi icin yoğun eleştirilere maruz kalmıştır. 2005 yılının Şubat ayında anayasanın 76.maddesinde yapılan değişiklikle Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde aday olabilmek için herhangi bir partinin Siyasi Komitesinde en az bir yıl süreli üye olunması gerekmektedir. Bu durumda Cemal Mübarek’in partinin ikinci adamı konumundaki bu pozisyonda hala devam ediyor olması 2006 yılında Siyasi Komitenin eski üyelerini görevden alarak kendi seçtiği üyeleri ataması ve bunu örneğin Tarım Bakanı Yusuf Vali örneğinde olduğu şekilde yolsuzlukla mücadele ettiğini söyleyerek yapması dikkat çekicidir. Her ne kadar Cemal Mübarek kendisiyle yapılan televizyon ve gazete röportajlarında Cumhurbaşkanlığı için herhangibir talebinin olmadığını belirtiyor ve 80 yaşındaki Hüsnü Mübarek oğlunun miras devralmayacağını ifade etmek için ‘Mısır Suriye değildir’ açıklamaları yapıyor olsa da, ozellikle baba Mübarek’in vekil Cumhurbaşkanı atamamak konusunda ısrarlı oluşu kendisine yapılan eleştirileri haklı çıkarmaktadır.
Ulusal Demokratik Parti Siyasi Komite Başkanı olan Cemal Mübarek, gazetelerde yolsuzluklarla mücadele, sosyal adalet ve ülkedeki fakirlik sorununa çözüm arayışları gösteren bir portre olarak iç politika konularında halktan kabul görmeyi amaçlamaktadır. Ülkede yaşanan ekmek krizi sırasında da Cemal Mübarek, sorunun kısa bir süre içinde çözüleceğine ve 2011 yılında memur maşlarının iki katına çıkarılacağına ilişkin açıklamalarda bulunmuştu. Ekonomik Gelişme Bakanlığı, Dünya Bankası ve Birleşmiş Milletler Gelişme Fonu(UNDP) ortak çalışması ile ülkedeki 1000 fakir köy için koşulların iyileştirilmesini amaçlayan projesi kapsamında köyleri ziyaret eden Cemal Mübarek, köylerde içme suyu, yolların yapımı, sağlık hizmetleri ve gençlik hizmetleriyle ilgili vaatler vererek yüksek ekonomik büyüme oranlarına vurgu yapmakta ve geçen ay %23.1 olarak kaydedilen enflasyon oranını düşüreceğine dair vaatler vermektedir. 1-3 Kasım tarihleri arasında gerçekleşecek olan beşinci Ulusal Demokratik Parti yıllık kongresi öncesinde Cemal Mübarek’in ülkenin güneyindeki Yukarı Mısır’da bulunan Beni Suef’e bağlı Nana köyüne (ülkenin en fakir köyü) yaptığı ziyaret sırasında halk ile kurmaya çalıştığı diyalog ve hükümet destekli gazetelerin yapılan ziyareti ön plana çıkartması ve gazetelerde yayınlanan fotoğraflar gezinin amacına ulaşmasına hizmet etmiştir. Popularitenin artırılması için izlenen yollardan bir diğeride ulusal Milli Takımın(Al-Ahly) idmanlarının izlenmesi ve takımın havaalanında karşılanmasıdır.
Son iki yıl içinde özellikle ülkedeki ekonomik faaliyetlere yoğunlaşması, uluslararası toplantılarda Mısır’ı temsil etmesi ve 2006 yılında yaptığı Beyaz Saray ziyaretinde Bush ile görüşmesi muhalefetin giderek Cemal Mübarek’in bir sonraki lider olacağı yönündeki tahminlerini güçlendirmektedir. Cemal Mübarek’in 2011 seçimlerinde olası liderliğiyle ilgili olumlu olan yön askeri kökenli değil sivil ve genç bir lider adayı olarak konumlanmasıdır. Bununla birlikte babasının yaptığı gibi uluslararası medyayı ve ülkedeki muhalif medyayı sert bir dille eleştirimesi ve 2008 yılında yapılan yerel seçimlerde oğul Mübarek’e yakın olan adayların yer alması ve işadamları ile olan yakın ilşkisi muhalif kanat tarafından ağır bir şekilde eleştirilmektedir. Cemal Mübarek 2006 yılında Mısır’ın Nükleer Enerji faaliyetlerine tekrar baslayacagini açıklayarak -toplum nezdinde Şii karakterinden dolayı kötü imaja sahip olmasına rağmen- nükleer programı ve Amerika’ya karşı gösterdiği dirençle büyük sempati kazanan İran benzeri bir uygulama ile ulusal gururun kazanılmasına hizmet etmiştir.
Halk nezdinde ise baba Mübarek ve oğul Mübarek’i karşılaştırdığında oğul Mübarek’in daha liberal olduğunu savunan kesimin yanı sıra, cumhuriyet tarihinde ne Nasır, ne Sedat ne de Mübarek’in halk tarafından seçilmediğini vurgulayanların sayısı da azımsanmayacak kadar fazladır. Örneğin müstakil bir gazete olan Masr Al-Youm’de Macdi el-Callad tarafından yapılan bir yorumda ‘Sina Yarımadası İsrail tarafından işgal edilirse ne yaparsınız?’ sorusuna üç üniversite öğrencisinin verdiği yanıtlar şöyle:
Birinci öğrencinin ‘tabiki ülkemi savunurum’, ikinci öğrencinin ‘savunmam’ ve üçüncü öğrencinin ‘bu konuda düşünmem gerekiyor’ şeklinde verdiği yanıtlar ülkede özellikle muhalif kanat tarafından büyük bir tartışmaya neden olmuş durumda. Yazar, ikinci öğrenciye savunmama sebebini sorduğunda aldığı yanıt “savaşa giden bir kişi için ülkesinin kendisine ait olduğunu hissetmesi, bu ülkede sıcaklık ve güvenlik içinde olması ve hükümetinin adalet ve eşitlik temelli politikalar izlemesi gerekir” şeklindedir. [3]
Aynı şekilde Şura Konseyi'nde önceki hafta çıkan yangının ardından, yangın konusunda üzüldüğü tek noktanın yapının içinde milletvekillerinin olmaması olduğunu belirten Masr El-Youm yazarı Mahmud el Karduşi de[4] ülkedeki vatan sevgisini sorugulamaktadır. Yazar tarihi yapıda ortaya çıkan yangının ardından, Muhammed Ali Paşa’dan muhtemel lider Cemal Mübarek’e dek tüm liderlerin seçiminde söz hakkı olmayan bir halkın kendisini bu tarihi yapıya bağlı hissetmesi içinde bir sebeb görmediğini ifade etmektedir.
Cemal Mübarek’in 2011 yılında Mısır Cumhurbaşkanı olması durumunda bölgede Suriye, Ürdün ve Fas’ta gerçekleşen babadan oğula geçen liderlik benzeri bir uygulama olacaktir. Camp David anlaşmasının devamı, Amerika ve Avrupa ile ilişkilerin devamı gözönüne alındığında Cemal Mübarek politik İslam’ı temsil eden Müslüman Kardeşler’e meclisteki diger zayif partilere karşı bir alternatif olarak gorulmekte ve uluslararası alanda avantajlı bir konumda bulunmaktadır.
[1] Denis J. Sullivan and Sana Abed-Kotob, Islam in Contemporary Egypt, pg.11
[2] Al Dustur, 27 Ağustos 2008
[3] Haaretz, 27 Ağustos 2008
[4] Masr Al Youm, 24 Ağustos 2008
Serpil AÇIKALIN, USAK
6 Eylül 2008, Cumartesi
29 Mayıs 2008 Perşembe
Mısır'da Fakirlik ve Sokaklara Yansıması
Mısır'da Fakirlik ve Sokaklara Yansıması
Serpil AÇIKALIN, USAK
Fakirlik kavramı, fakirlik oranının tespitinde araştırma yapan kurum / kişilerin kullandığı farklı metodolojiler nedeniyle, farklı şekillerde tanımlanmakta ve aynı dönem ve topluluk için dahi araştırmalarda ulaşılan sonuçlar büyük farklılıklar gösterebilmektedir. Fakirlik indekslerinde tanımlanan mallar için tüketim seviyeleri kullanılırken, subjektif fakirlik tanımlamalarında görüşülen bireylere sorulan sorular sonucu alınan yanıtlar önem arz etmektedir.
Bireylerin temel fiziksel, insani ve sosyal kaynaklara ulaşabilmesi fakirlik araştırmalarında kullanılan önemli verilerdir. Ekonomik varlıklar ele alındığında ekilebilir alanların var olması, temiz suya ulaşım, verimli işlerde çalışma şansını yakalayabilmek, fiziksel ve finansal sermayenin var olması; insani varlıklar ele alındığında iyi bir eğitime ve sağlıklı bir yaşama sahip olmak; sosyal varlıklar ele alındığında ise halka sunulan hizmetlerin kalitesi, toplumda var olan bilgi akışı ve sosyal destek sistemlerinin var olması [1] fakirlik düzeyinin ölçülmesinde göz önünde tutulan temel göstergelerdir. Ancak tüm bu veriler bir yana, özellikle yeterli yaşam alanlarının ve iklim koşullarının nispeten yetersiz olduğu Mısır gibi ülkelerde “insan” kavramının üzerinde tekrar düşünülmesi ve bunun ülke için en önemli “kaynak” olduğunun unutulmaması gerekir.
Tüm yaklaşım farklılıklarını göz önünde tutmakla birlikte, dünya çapında büyük sıkıntılara yol açan gıda krizinin de etkisiyle Mısır’da son dönemde yaşanan enflasyon artışının toplumda uyandırdığı rahatsızlık giderek artmaktadır. Karşılaştığım akademisyenler, Yukarı ve Aşağı Mısır’da görme şansını bulduğum köyler, kasabalar ve halkla yaptığım kişisel görüşmeler sonucu daha fazla hissedilmeye başlanan fakirliğin toplumdaki kıvılcımlanmaları artırması dikkat çekici düzeydedir. CAPMAS (Mısır İstatistik ve Kamu Mobilizasyonu Merkezi) tarafından 2008 Mart ayında enflasyon oranı % 15.8 olarak açıklanmıştır. Ocak 2008’de açıklanan enflasyon oranı ise % 11,5 idi. Birleşmiş Milletler Dünya Gıda Programı (UNWFP)’nın açıklamasına göre ise bu yılın başından itibaren gıda ve hizmet fiyatları Mısır’da % 50 oranında artmıştır. Sokakta konuştuğunuz herhangi bir Mısırlı, son aylarda un, pirinç, şeker ve yağ gibi temel ihtiyaç maddelerinde gerçekleşen fiyat artışları nedeniyle artan rahatsızlığını şikayet konusu etmekte ve mesela 6 Mısır Pound’undan 10 Mısır Pound’una yükselen yağ fiyatları nedeniyle ne kadar zor durumda kaldığını dillendirmektedir.
Mısır’da 1970’lerden itibaren Enver Sedat tarafından uygulanmaya başlanan İnfitah politikaları sayesinde artan ekonomik liberalleşmenin toplumda hala açık olmayan etkileri mevcuttur. Bu dönemde Nasır zamanında yaşanan millileştirme politikalarının aksine; devletin rolünün azaltılmış, özel sektör ve yabancı sermaye teşvik edilmiştir. Türkiye de dahil pek çok gelişmekte olan ülkede uygulanan ithal ikameci politikaların globalleşen dünyada yerini liberalleşmeye bırakması sonucu, ekonomik büyümede ve iş olanaklarında görülen artışa rağmen yeniden dağıtımı yapılmayan gelir ve zenginlik, 1980’lerden itibaren toplumda zengin ve fakir kesim arasındaki farkın giderek artması sonucunu doğurmuştur.
Mısır’da yaşayan sıradan bir yabancı için en çok dikkat çeken, ülkedeki genel fakirlik ve sınıflar arası uçurumun ne kadar derin olduğudur. Dünya Bankası verilerine göre fakirlik oranının % 40’larda olduğu Mısır’da son dönemde gazetelere yansıyan ve gündemde önemli bir yer tutan konu, beledi ekmek (köy ekmeği) almak için saatlerce fırınların önünde bekleyen insanların çokluğudur. 80 milyona yaklaşan nüfusa sahip olan Mısır’da, toplam 23.664 adet fırının 17.002’si devlet tarafından sübvanse edilen ekmeği satmaktadır. Yıllık 14 milyon tonluk buğday tüketimi yapılan ülkede tüketimin yarısı ithal edilmektedir. Buğday ithalatının en fazla yapıldığı ülke olan Amerika’yı Rusya, Fransa, Kazakistan, Arjantin ve Avustralya gibi ülkeler takip etmektedir.[2] Beledi ekmek fiyatı 5 Plasta iken sıradan bir ekmeğin fiyatının 30-60 Plasta civarında olması halkın devlet tarafından ucuz un sağlanarak daha düşük fiyata ekmek satan fırınların önünde neredeyse ölüme varan bir izdiham yaratmasına neden olmaktadır.[3] Son üç ayda ülkede ekmek yüzünden yaşanan izdihamlar sonucu ölen insan sayısı 11’i bulmuştur. Ayrıca devlet tarafından sübvanse edilen indirimli unun bazı fırın sahipleri tarafından kara borsada satılması sonucu yetersiz olan ucuz ekmeğin üretimi daha da düşmektedir. Devlet tarafından işletilen fırınlara 50 kilosu 8 Mısır Pound’una satılan indirimli un, kara borsada fırıncılar tarafından bir çuvalı 200 Mısır Pound’undan alıcı bulabilmektedir ve fırıncılar bu durumu düşük gelirlerine bağlayarak açıklamaktadır.[4]
Son yıllarda Hükümet tarafından yapılan ekonomik reformlar kapsamında vergilerde ve gümrüklerde yapılan düzenlemeler, ihracatı ve gerek iç, gerekse dış yatırımı teşvik edici uygulamalar ve Körfez ülkelerinde artan petrol gelirlerinin Avrupa ve Amerika yerine bölgede kalarak Mısır gibi ülkelerde yatırıma dönüşmesi sonucu geçen yıl Mısır’da % 7,2’lik ekonomik büyüme gerçekleşmiştir. Ancak sokaktaki insanın günlük hayatına yeterince yansımayan ekonomik refah ülkedeki en yaygın sorulardan bir tanesi haline dönüşmüştür. Hızlı büyümeye karşın devam eden fakirliğin başlıca nedenleri artan nüfus ve işsizliktir. Toplumda en zor durumda yaşayanlar devlet dairelerinde ortalama 200 ila 500 Mısır Pound’u arasında maaşla çalışan kişilerdir. Geçmişte uygulanan üniversite mezunlarına devlet kurumlarında iş garantisi politikasının artık uygulanmıyor olması ve devlet kurumlarında maaşların çok düşük olması üniversitede okuyan gençlerin özel sektöre yönelmesine neden olmaktadır. Ancak yetersiz olan iş imkanları nedeniyle özel kurumlarda iş bulmak giderek zorlaşmaktadır. CAPMAS tarafından yapılan araştırmaya göre 2006 yılında yaşları 15 ile 64 arasında değişen çalışabilir iş gücü 22.878.100 kişi iken işsiz sayısı 2.434.300 kişidir. Bunun yanı sıra dünya piyasalarında son iki yıl içinde % 143 oranında artan buğday fiyatı, % 101 oranında artan mısır fiyatı ve % 44’lük artış gösteren yağ fiyatları temel ihtiyaç maddelerinde yaşanan sıkıntıyı üst düzeye çıkartmıştır. 2005 yılı Dünya Bankası verilerine göre, nüfusun % 40’ı yıllık 1854 Mısır Poundu (günlük 5 Mısır Poundu - ortalama 1 $-) olan fakirlik sınırının altında yaşamakta ve nüfusun % 10’luk bölümü günlük 2,7 Mısır Poundu ile hayatını devam ettirmektedir.
18 Mart Doktorlar Günü dolayısıyla Doktorlar Sendikası tarafından yapılan gösteride de ortak şikayet konusu düşük olan doktor ücretleri olmuştur. Gösteri sırasında 3 yıldır doktorluk yapan bir kişi 225 Mısır Pound’u olan maaşı dolayısıyla şikayet etmiştir.[5] Aynı şekilde maaşlarından memnun olmayan akademisyenler tarafından zaman zaman gösteriler düzenlemektedir. Son aylarda gündemi fazlasıyla meşgul eden fiyat artışları ve ülkede yaşanan fakirlik nedeniyle 6 Nisan Pazar günü yapılacağı söylenen ve günler öncesinden cep telefonlarına gönderilen mesajlar ve internet aracılığıyla yayılan iş bırakma eylemi ve yasadışı gösteri, Tahrir Meydanı, Abbasiye ve Roxy gibi merkezlerde konuşlandırılan polisler ve Başbakan Ahmet Nazif’in bir gün önceki uyarısı nedeniyle istenilen yankıyı uyandıramamış olsa da; Nil Deltası’nda bulunan Mahalle El-Kübra’da aynı gün ve takip eden gün yapılan gösterilerde bir kişi hayatını kaybetmiştir. Bu tarihte Mısır halkının caddeleri boşaltmış olmasının gerçekten evde oturma yönündeki çağrıya olumlu bir cevap mı yoksa yaşanması muhtemel olan bir karmaşaya karışmamak için mi olduğu ise hala tartışmalıdır. 4 Mayısta yapılması için çağrıda bulunulan ancak katılımın çok az olduğu gösterinin ertesi günü ise kamu çalışanlarına yapılacak olan % 30’luk maaş artışını karşılamak için meclisten geçirilen benzin fiyatlarına yapılan % 35’lik zam da toplum nezdinde rahatsızlığa neden olmuştur.
Mısır’da yaşanan ekmek ve gıda sıkıntısı bu yıl gösterime giren Tabbak El-Reis (Başkanın Aşçısı) isimli filme de konu olmuştur. Pek çok Mısırlının yediği beledi ekmek, filmde bakanlara sunulmakta ve ekmekten çıkan taşlar nedeniyle yenilememektedir. Filmde gösterilen sahnelere benzer bir şekilde kalitesi ve besin değeri düşük olan beledi ekmeğe son dönemde yaşanan fiyat artışları nedeniyle talep daha da artmıştır.
Kendi içinde yaşandığında aslında çok da farkına varılmayan fakirliğin yaralayıcı olmaya başladığı nokta gelir seviyesi yüksek olan kesim ile karşılaşıldığı andır. Aşağı Mısır’da yaşayan insanlarla konuştuğunuzda, Yukarı Mısır’la karşılaştırıldığında görece daha az fakir olmasına rağmen, yakınlarında yaşanan lüks hayatın varlığı nedeniyle kendilerini Yukarı Mısır’dan daha yaygın bir şekilde fakir olarak tanımlamaktadırlar.[6] Kahire şehir merkezinde Zemalik, Mühendisin veya Heliopolis benzeri lüks semtlerin hemen yakınında yaşayan fakir çoğunluk son dönemde artan enflasyon oranları nedeniyle fakirliklerinin daha da fazla farkındadır. Özellikle Körfez ülkelerinde yaşanan ekonomik refahın Mısır’da yaşanmıyor olması ve son aylarda yaşanan ekonomik sıkıntılar, yaygın kanaat olan fakirin gün geçtikçe daha da fakirleşmesi ve zenginin daha da zenginleşmesi söylemini Mısır'da haklı çıkartmaktadır.
[1] Ragui Assaad ve Malak Rouchdy, Poverty and Poverty Alleviation Strategies in Egypt, The American University in Cario Press, s.4
[2] Egypt Today, Waiting For Aish,, Mayıs 2008
[3] Al Ahram Weekly, 13-19 Mart 2008
[4] Daily News, 12-13 Nisan 2008
[5] Al Ahram Weekly, 20-26 Mart 2008
[6] Ülkenin güneyinde Giza’dan Asyut’a kadar olan bölge Sudan’dan doğan Nil Nehri’nin akış yönü dolayısıyla Yukarı Mısır olarak adlandırılmaktadır. Kahire’den başlayarak ülkenin kuzey bölgesini içine alan bölge ise Aşağı Mısır olarak adlandırılır.
30 Mayıs 2008, Cuma
Serpil AÇIKALIN, USAK Ortadoğu ve Afrika Araştırmaları Merkezi
Mısır İzlenimleri

Mısır İzlenimleri
Serpil AÇIKALIN, Kahire
24 Mart 2008
Binbir Gece Masalları`nda “Kahire’yi görmeyen, dünyayı görmüş sayılmaz” denilir. Tarih boyunca Asurlular, Babiller, Persler, Makedonlar, Yunanlılar, Romalılar, Araplar, Türkler, Fransızlar ve İngilizler tarafından işgal edilen Mısır`da birkaç hafta kalarak yorum yapmak, belki de bu ülkeye yapılacak en büyük haksızlık. Mısır’ı tanıyabilmek için aylarca ve hatta yıllarca burada yaşamak gerekiyor. Zaten Mısır`a ilk geldiğinizde size yapılan uyarılardan bir tanesi de “Nil’in suyundan bir defa içen buradan gidemezmiş” şeklinde. Ben de bu geleneğe uyarak gezi teorilerimi ve Ortadoğu nasıl çalışılır yaklaşımlarını cebime koyuyorum ve burada daha fazla nasıl kalabilirim şeklinde düşünmeye başlıyorum.
%95'i çöl olan Mısır’a gündüz gelenler için ülkenin uçaktan görünümü bir çölden farksız, ancak gece gelenler için ülkeyi saran ışıklardan etkilenmemek mümkün değil. Dünyanın en kalabalık şehirlerinden biri olan Kahire'nin resmi rakamlara göre 16 milyon olan nufusu gün içinde 20 milyonu aşıyor. 1987 yılında hizmete giren Metro, bu şehir için Nil Nehri’nden sonra gelen en büyük nimet denilebilir. Metronun içine girdiğinizde istasyonlar için verilen isimler dikkatinizi çekiyor. Nasır durağından Sedat’a geçerken 50’lerin ve 60’ların yükselen milliyetçiliğini, 1967 savaşı sonrasında gelen istifayı ve sonrasında sokağa dökülen Mısır halkını hatırlıyorsunuz. Sedat durağında hatırladığınız 1979 Camp David anlaşması ve ardından gelen suikast. Saad Zaglul, Muhammed Necib ve Mübarek de duraklara verilen diğer lider isimleri. Devrim sonrası liderlerini unutmayan Mısır halkı, geçmişinde de çok büyük liderler gördü. Bunlardan bir kaçı Tutankamon, Ramses, Ptolemi, Kleopatra, Selahattin Eyyübi ve Mehmed Ali Paşa. Kral Faruk ise hanedanın unutulmak istenircesine çok az dillendirilen ülkedeki son temsilcisi. İster istemez aklınıza takılan soru, istasyonlardan birine verilecek yeni isim ne olacak şeklinde. Çünkü Hüsnü Mübarek sonrası yeni cumhurbaşkanının ismi, muhtemelen metrodaki duraklardan birine verilecek.
Metroda dikkat çeken noktalardan bir diğeri ise Es-Seyyidat Fakad (sadece kadınlar için) yazan vagonlar. Anayasasında İslam’ın ülkenin resmi dini olarak tanımlandığı Mısır’da, Müslüman kadınların neredeyse tamamı hicab veya nikab kullanıyor. Otobüste ya da metroda birinin sesli olarak Kuran okuması ise burada çok sıradan bir durum.
Piramitleri, Kahire Müzesini ve Şarm El Şeyh gibi turistik mekanları gezmek için gelerek büyük otobüsleriyle şehrin sokaklarını gezen turistlerden farklı olarak, bu şehirde yaşamak insanları tanımanın en iyi yolu. Kahire Üniversitesi’nde yapılan gösteriler ve mikrobasta yolculuk yaparken şahit olduğunuz bir siyasi tartışma sonrası Ortadoğu demokrasilerini tanıyabilir; Ramses durağında Hasan El Benna’nın öldürüldüğü mekanın karşısında mikrobas beklerken tarihe kısa bir yolculuk yapabilir; Kahire Operası'nda Rigoletto’yu izlerken 1869 yılına uzanarak Hidiv İsmail tarafından Süveyş Kanalı’nın açılışı için düzenlenen asrın kutlamasını hayal edebilirsiniz.
Mısır halkı özellikle Tahrir Meydanı gibi Kahire’nin önemli merkezlerinde sabahlara kadar sokaklarda. Mart ayında sıcaklığın 38 dereceyi bulduğu Kahire’de hayat gece başlıyor. Nil’in kenarındaki büyük otellerin ışıltısı ve sokaklardaki aydınlık, tüm zorluklarına rağmen bu ülkeyi sevmek icin yeterli bir sebep. Türkiye’den farklı olarak Mısır’da Cuma günleri resmi tatil ve Pazar günleri devlet dairelerinin açık olması şaşırılacak bir durum değil. Mısır’da bulunduğunuz süre içinde bürokratik işlemleriniz süresince bukra inşallah (yarın inşallah) sözcüklerini duymaya hazırlıklı olmalısınız. Devlet dairelerinde gereğinden fazla çalışan kişi sayısı, yetersiz bilgisayarlar nedeniyle isminizin dosyalar arasında dakikalarca aranması ve yavaş hareket eden insanlar arasında imza için koşturmanız, Türkiye’de yıllarca yaşanan problemleri hatırlatıyor. Ancak bürokrasideki bu yavaşlık trafikte tam tersi bir hal alıyor ve karşıdan karşıya geçmek dahi bir mücadeleye dönüşebiliyor. Kahire caddelerinde kuralsız bir şekilde araba kullanan sürücüler için yollar bir pistten farksız. Metro’ya ve mikrobasa binerken ve hatta inerken yaşanan karmaşayı tanımlayan en iyi kelime ise ‘hurra’. İçinde bulunduğunuz otobüs birden geri geri gidebilir ve mikrobasın 17 yaşındaki şoförü akan trafikte ters yönde ilerleyerek size ufak çaplı bir heyecan yaşatabilir. Trafik ışıklarının çok yaygın olmadığı ülkede aslında düzensizlik içinde var olan bir düzen var. Mısır'a ilk geldiğinizde gördüğünüz her şeyi eleştirebilirsiniz, ancak bu ülkede yaşamak istiyorsanız bu ‘düzenin’ parçası olmak zorundasınız.
Ancak her şeye rağmen sıradan bir Mısırlı için Kahire hala dünyanın merkezi ve trafik keşmekeşinden bir an olsun uzaklaşmanın en iyi yolu, otellerin ve gazinoların etrafını sardığı Nil’i gece ışıkları arasında seyretmek. Gelecek yazılarda siyasi ve ekonomik durumuna da değineceğimiz Mısır, tarihi ve siyaseti birlikte yaşayabileceğiniz bir ülke. Bir zamanlar Araplar için dünyanın annesi sayılan Kahire ise tüm zorluklarına rağmen Ortadoğu’yu kendine meslek edinen herkes için görülmesi şart olan yerlerden bir tanesi.
Serpil AÇIKALIN, Kahire
sacikalin8@gmail.com
24 Mart 2008, Pazartesi
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)