Geçen hafta Suudi Arabistan Kralı Abdullah Bin Abdülaziz’in Suriye’ye yaptığı ziyaret hem bu iki ülke hem de bölgesel açıdan oldukça önemli sonuçlara gebe. Kral Abdullah’ın Suriye’de iki gün süren temasları sırasında birtakım ticari anlaşmalar yapıldı ve özellikle bankacılık, turizm ve sigorta yatırımları gibi projeler üzerinde duruldu.
Suudi Arabistan ve Suriye yıllık 2 milyar dolar civarında bir ticaret hacmine sahip. Yeni anlaşmalarla, ülkeye yapılan yatırımların artması (ayrıca ABD’nin ekonomik yaptırımları kaldırması seçeneği de göz önünde bulundurulduğunda)ve dolayısıyla Suriye ekonomisinin 2000’li yıllarda yaşadığı daralmanın aşılması umuluyor. Ancak bu görüşmeleri önemli kılan asıl nokta, iki ülke arasında son dört yıldır var olan gerginliğin 2009’un ortalarından itibaren kırılması ve son tahlilde bölgesel dengeleri etkileyecek yeni bir ittifaka adım atılmasıdır.
Eşlerinden birisi Suriyeli ve Rifat El-Esad'ın eşinin kız kardeşi olan Kral Abdullah, veliaht olduğu dönemde Suriye ile iyi ilişkiler geliştirdi ve geçmişte pek çok defalar ülkeyi ziyaret etti. Ayrıca, Beşşar El-Esad iktidara geldikten sonra da kendisini ziyaret eden ilk Arap lider, yine o dönemin Veliaht Prensi olan Abdullah Bin Abdülaziz idi.
Bununla birlikte, Suudi Arabistan ve Suriye ilişkileri açısından Irak Savaşı ve 2005 yılında gerçekleşen Hariri suikastı önemli dönüm noktalarıdır. Bir diğer önemli gelişme de 2008 yılında ise Suudi Arabistan’ın Suriye Büyükelçisini ani bir şekilde geri çağırması ve aynı yıl Şam’da yapılan Arap Birliği toplantısının Suudi Arabistan ve Ürdün tarafından boykot edilmesidir.
Lübnan Konusundaki Anlaşmazlık
Lübnan’da 8 Mart Grubu’nun engellemeleri sebebiyle yaşanan kabine krizinin yanı sıra, Irak’taki istikrarsızlıkta da Suriye kilit ülke konumunda. Lübnan’da, Suudi kökenli bir Sünni olan eski Başbakan Refik Hariri sayesinde Suudi Arabistan etkisi ülkede yıllarca devam etti. Bugün ise, Haziran ayından beri kurulamayan hükümet nedeniyle, ülkeye yapılan yatırımlardan turizme kadar Lübnan’daki ekonomik faaliyetlerde bir durgunluk yaşanıyor.
Hariri suikastından Suriye’nin sorumlu tutulması, Suudi Kral Abdullah’ın tahta geçtiği 2005 yılı sonrasında Suudi Arabistan-Suriye ilişkilerinin gerilmesine ve Suriye’ye yapılan ziyaretlerin bu tarihten itibaren kesilmesine neden oldu.
Suriye, 2005 sonrasında Lübnan’dan çekilmesinin ardından ülkedeki eski hâkimiyetini yeniden tesis etmekte güçlük çekse de, 8 Mart Grubu ile olan yakınlığı sayesinde sistemin aksamasında hala etkisi devam ediyor. Bu durum ise, Lübnan’da istikrarın devamını isteyen ve son seçimlerde çoğunluğu kazanan Saad Hariri’nin iktidarını destekleyen Suudi Arabistan açısından kabul edilebilir değil.
Irak'taki Çıkar Birliği
Irak’a bakıldığında ise ABD’nin Irak’ı işgali ve sonrasında Saddam hükümetinin devrilmesi, Suudi yönetimi tarafından uzun yıllardır var olan bölgesel bir riskin sona erdirilmesi olarak görülüyor.
Suriye işgal sonrası Baas rejiminin eski destekçilerine yataklık yapmıştı. Her şeye rağmen, geçen süre zarfında Suudi rejimi ve Suriye arasında Irak üzerinde bir çıkar birliği oluştu. Irak’ın güneyinde kuzeye benzer bir yapılanma ile Şii hâkimiyeti kurulması gibi bir olasılığın söz konusu olması durumunda Sünnilerin merkezde petrolsüz bir bölgede kalması ne Suriye’nin ne de Suudi Arabistan’ın tercih edeceği bir seçenek.
Diğer bir konu ise Maliki yönetiminin Suudi Arabistan ve Suriye ile ilişkileri meselesi. Irak’ta Merkezi Hükümet Başbakanı olan Maliki, Suudi yönetimi tarafından mezhepçilikle suçlanıyor. Irak’ta yaşanan 19 Ağustos saldırılarıyla ilgili olarak da, Maliki’nin Suriye'ye yönelik tüm suçlamalarına karşın, Suriye’nin haklılığı Suudi Arabistan tarafından dile getiriliyor. Bu noktada, Irak’ta yaklaşan Ocak seçimleri öncesinde Suriye ve Suudi Arabistan'ın Irak konusunda yakın görüşte olduğu görülüyor.
Bunua karşın, yıllardır bölgede devam eden İran ve Suudi Arabistan rekabeti Suriye’nin Suudi Arabistan’dan ayrı bir kampta konuşlanmasına neden olmuştur. Bölge yıllardır Ilımlı Blok(Ürdün-Suudi Arabistan-Mısır) karşısında Suriye-İran-Hizbullah ve Hamas bloğu mücadelesine şahit. Ancak son dönemde yaşanan gelişmelere bakıldığında, Türkiye’nin aracılık ettiği Suriye ve Suudi Arabistan görüşmelerinde pek çok faktörün bir araya gelmesi iki ülkenin yakınlaşmasını gerekli kıldığı görülmektedir.
Yukarıda sıralananlara ek olarak, iki ülke yakınlaşmasında etkili olan bir diğer faktör ise ABD’de Obama’nın yönetime gelmesinden itibaren İsrail’in geçmişte olduğundan daha büyük bir oranda ABD ile ayrılığa düşmesi meselesi. İsrail’de sağcı hükümet tarafından izlenen politikalar gösteriyor ki, İsrail’in ABD üzerindeki yükü giderek ağırlaşmakta ve Suudi Arabistan tarafından ortaya atılan Barış Girişimi’nin uygulanması zorlaşmakta. Devam eden yerleşimlerden vazgeçmeme politikasının yanı sıra, son haftalarda yaşanan Mescid El-Aksa gerilimi nedeniyle de İsrail, gerek müttefik gerekse tehdit olarak algılanan ülkelerden eleştiri alıyor. Tüm bu gelişmeler göz önüne alındığında görülmektedir ki, Esad hükümeti son dönemde izlenen izolasyon politikasını kırmak için İsrail’in müttefik ülkeleri üzerinde yoğunlaşmıştır; böylece Esad hükümeti, hem İran’dan alınan destek devam ederken hem de uluslararası konumu ile birlikte ekonomisini güçlendirmeye yönelik önlemler almıştır. Bu noktada Esad rejimi ile kurulacak bir yakın ilişki,dolaylı olarak Şam’da bulunan Hamas Siyasi Büro lideri Halid Meşal üzerinde uzlaşmaya dönük bir etki yaratabilir. Böylece, Suriye ve Suudi Arabistan Mısır’da benzer bir rol üstlenerek Filistinli gruplar üzerinde uzlaşmaya dönük görüşmeler gerçekleştirebilir.
Sonuç olarak son görüşmeler, son yıllarda daha görünür olan ve en son Gazze olaylarında tekrar gündeme gelen Araplar arası kutuplaşmanın giderek azaldığını göstermektedir. Karmaşık yapıdaki ilişkiler yumağı ve ABD’de iktidarın el değiştirmesi sonucu değişen politikalar neticesinde, Ortadoğu’daki ABD müttefikleri bölgesel çıkarları doğrultusunda yeni ittifaklar oluşturmakta ve Ortadoğu bölgesinde yeni bir yapılanmaya doğru gidilmektedir.
Serpil Açıkalın- USAK Ortadoğu Araştırmaları Merkezi
14 Ekim 2009, Çarşamba
Suriye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Suriye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
15 Ekim 2009 Perşembe
23 Eylül 2009 Çarşamba
Bölgesel Gelişmeler ve Türkiye-Suriye İlişkileri
Çarşamba gününden itibaren Türkiye’de devam eden temaslar neticesinde Suriye ile ilişkilere yeni bir boyut katılarak Yüksek Düzeyli Stratejik İşbirliği için imzalar atılmış ve iki ülke liderinin görüşmeler sırasında verdiği mesajlar pek çok yorumcu tarafından olumlu olarak karşılanmıştır. Perşembe günkü Suriye gazetelerinde, bu hafta gerçekleşen Beşar Esad liderliğindeki Suriye heyetinin ziyareti ve atılan imzaların ilk sayfadan verildiği görülmektedir. Suriye medyasında ayrıca Türkiye-Suriye arasında geçmişle kıyaslandığında tersine dönen ilişkinin yanısıra iki ülke arasındaki ekonomik ilişkilerin büyüklüğüne de vurgu yapılmaktadır.
Türkiye-Suriye ilişkileri özellikle 2000’li yılların başından itibaren önemli bir ivme kat etmiştir. Eski Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in tüm tepkilere karşın Hafız Esad’ın cenazesi için Suriye’ye gitmesi Türkiye’nin uzattığı bir el olarak algılanmıştır ve bu girişim Suriye tarafından hala dile getirilmektedir. Özellikle 11 Eylül saldırılarının ertesinde Batı tarafından uygulanan izolasyon politikalarının ve ekonomik yaptırımların yanı sıra, 2005 yılında gerçekleşen Refik Hariri suikastı ile karşılaşılan uluslararası baskı sonrası yalnızlaşan Suriye’ye karşı Türkiye istikrarlı bir politika izlemiştir. Suriye ve Amerikan ilişkilerine bakıldığında ise daha 1979 yılında ABD tarafından terörizmi destekleyen devletler listesine Filistinli gruplara ev sahipliği yaptığı için Suriye’nin de eklendiğini görmekteyiz. 2000’li yıllarda Suriye’nin tekrar ‘şer ekseni’nde tanımlanması ve Hariri suikastı sonrası Washington’ın büyükelçisini ülkeden tekrar çekmesi de iki ülke arasındaki gerilimi artırmıştır.
Bölgesel dinamiklere bakıldığında ise, 2003 Mayıs ayında gerçekleşen Irak işgali sonrası bölgede mezhepsel gerilimlerin ve İran’ın etkisinin artması, Arap-İsrail çatışmasının devam etmesine bağlı olarak Hamas direnişinin devam etmesi, 2006 yılında patlak veren Lübnan savaşı sonrası Hizbullah’ın etkisinin artması, Suriye’nin izolasyon politikaları sonucu İran ile yakınlaşması ve Arap dünyasının giderek kutuplaşması gibi olaylarla durumun daha da karmaşıklaştığı görülmektedir.
Bununla birlikte ülke içinde giderek ağırlaşan ekonomik koşullar nedeniyle liberalleşmeye çalışan ve dış yatırımları artırma amacı güden Suriye için komşu ülkeler bir anlamda çıkış olarak görülmüştür. Değişen iç koşulların etkisi ile Esad yönetimi dış ilişkilerinde de izolasyon politikalarını kırmaya çalışmaktadır. Bunun örneği yeni ABD yönetimine verilen sıcak mesajlar ve Obama yönetiminin geçtiğimiz aylarda ülkeye büyükelçi atamasında görülmüştür. Benzer bir şekilde Lübnan ve Suriye son dört yıllık gerilimin ardından karşılıklı büyükelçi atayarak ilişkilerin geliştirilmesine yönelik mesajlar verilmiştir ve Lübnan, Suriye tarafından tanınmıştır.
Son yıllarda İsrail-Suriye barış görüşmelerinin de tekrar gündeme geldiğini görmekteyiz. 2008 yılının son aylarında Türkiye’nin arabuluculuğunda yürütülmek istenen görüşmelerde ise Gazze saldırıları sonrası değişen atmosfer nedeniyle tersine bir dönüş olmuştur. İsrail ile Suriye arasında 1990’lardan itibaren belli dönemlerde gündeme gelen barış masasına oturma (özellikle 1996 ve 1998-2000 dönemi)konusunda her ne kadar Suriye ve Türkiye olumlu mesajlar verse de, kısa vadede değerlendirildiğinde İsrail-Suriye görüşmelerinin gerçekleşmesi zordur. Son aylarda İsrail için önemli olan gündem maddesi Filistin Meselesi’dir. İsrail’de yerleşimciler tartışması devam ederken, bu gündem haricinde, Suriye açısından barışın olmazsa olmazı olarak görülen Golan Tepeleri konusunda İsrail tarafından bir tavizin verilmesi önümüzdeki dönemde mümkün görünmemektedir. Ayrıca her ne kadar Türkiye-Suriye arasında ilişkilerin geliştirilmesi konusunda ABD ile bir görüş birliği olsa da, İsrail’in şüpheci tavrı özellikle Suriye-İran ilişkileri nedeniyle hala devam etmektedir.
Tüm bu istikrarsızlık ortamı içinde Türkiye ile 2000’lerde girilen yeni süreçte ise iki ülkenin geçmişte yaşadığı Hatay, su, terör sorunları ve 1998 yılındaki kriz hatırlandığında çok büyük bir değişim yaşandığı görülmektedir. Suriye ve Türkiye arasındaki ticaret hacmi son beş yılda iki katına çıkarak 2008 yılında 2 milyar dolara ulaşmıştır ve 2009 yılı için beklenen rakam 3 milyar dolardır. Bunda iki ülke arasında 2007 yılında uygulamaya giren Serbest Ticaret Anlaşması’nın da katkısı vardır. İki ülke arasında doğal gaz boru hattı, elektrik üretimi projeleri ve ortak petrol arama girişimleri halen devam etmektedir; ayrıca yenilenebilir enerji kaynakları konusunda da Türkiye’nin Suriye’ye katkıda bulunması planlanmaktadır. Ahmet Davutoğlu’nun geçtiğimiz ay Irak gezisinde tekrar gündeme gelen Yüksek Düzey Stratejik İşbirliği Anlaşması’na Suriye’nin de katılması sonucu bakanların karşılıklı ziyaretleri ve vizelerin kaldırılması Davutoğlu’nun işbirliğinden de öte entegrasyon talebine daha fazla yaklaşılması anlamındadır. Ancak Türkiye’nin öncülük ettiği bu üçlü entegrasyon içinde Suriye ve Irak ilişkileri hala sorun teşkil etmektedir. Irak’ta Ağustos ayında meydana gelen ve 95 kişinin hayatına mal olarak Suriye’nin zan altında bırakıldığı olaylar sonrasında Türkiye, mekik diplomasisine başlayarak iki ülke arasında belge değişimi yapılmasını sağlamıştı. Ancak Maliki’nin olayların sorumluluğunu Suriye’ye yıkma çabası ve konuyu uluslararası mahkemeye taşıma ısrarı Suriye’nin hiç de istemeyeceği yeni bir Hariri davası niteliği taşımaktadır. Ancak görülmektedir ki, ABD tarafından bir zamanlar şeytan ekseninde tanımlanan ve terörist ülke imajına sahip olan Suriye için bugün gelinen noktada bu imajın silinmesi istenmektedir. Bu noktada ülkedeki gündem, yaşanan ekonomik zorlukların çevre ülkeler ve özellikle Türkiye ile aşılması konusudur.
Çarşamba günü imzalanan vizelerin karşılıklı olarak kaldırılması konusunda ise zaten bir prosedürden öteye geçmeyen vize uygulamasının kaldırılması özellikle dini bayramlarda günübirlik de olsa bölge halkının akınına uğrayan sınıra ilgisi artacak ve sosyal entegrasyona büyük bir katkı sağlanacaktır. Bu noktada İran ile de vize uygulaması olmayan Türkiye için “Doğu’ya daha fazla mı kayıyor?” tarzı sorular gündeme gelse de, istikrarı artıran ve bölgesinde öne çıkan bir ülkenin AB için de tercih edilirliğinin artacağı unutulmamalıdır.
Serpil Açıkalın- USAK Ortadoğu Araştırmaları Merkezi
sacikalin8@gmail.com
18 Eylül 2009, Cuma
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)