Orta Doğu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Orta Doğu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Haziran 2010 Cumartesi

Ortadoğu’da Savaş Senaryoları ve Yenilenen ABD Yaptırımları

2008’in son günlerine benzer bir döneme giriyoruz…

O dönemde Ehud Olmert Suriye ile barışın mesajlarını veriyordu ve savaş öncesi son uğrak yeri Türkiye idi…

Şimdi ise Benjamin Netanyahu tarafından Filistinlilerle yapılacak barışın mesajları Mısır’da veriliyor.

Bu yıl tekrar başlayan dolaylı barış görüşmeleri, Doğu Kudüs’te yeni yerleşim yerlerinin inşası planlarının ortaya çıkmasıyla Mart ayında gündemden düşmüştü. Buna karşın inşa planlarını şimdilik askıya alan İsrail’in, çok kısa bir zaman dilimi içinde yeniden barıştan bahsetmesi bölge açısından ilginç bir gelişme.

Geçmişten ders alan pek çok kişi ise başlayan barış ziyaretlerini yorumlarken bölgede savaşın artık yaklaştığı tahminlerinde bulunuyor.

Scud Füzeleri İddiaları

Suriye, Nisan ayının ortalarından itibaren İsrail ve ABD tarafından Hizbullah’a Scud Füzeleri ve M600 roketleri sağlamakla suçlanıyor. Bu suçlamalar hem Lübnan hem de Suriye tarafından reddedilirken, Hizbullah bu konuda sessiz kalmayı tercih ediyor.

Lübnanlı yetkililer, ortalama 30 metre boyunda olan ve fırlatılması yaklaşık 40 dakikayı bulan bu füzelerin Katyuşalarla karşılaştırıldığında nakil ve kullanım zorluğu dolayısıyla tercih edilmediğini ve bu nedenle de iddiaların doğru olmadığını ifade ediyorlar. Buna karşın Scud füzelerinden daha kısa menzilli olmakla birlikte 250 km’lik menzillere sahip olan M600’ler çabuk fırlatılabilmeleri nedeniyle İsrail tarafından büyük bir tehdit olarak görülüyor.

Barışın konuşulmaya başlandığı bir dönemde eş zamanlı olarak bu iddiaların gündeme gelmesi Filistin konusunda barışın tesisi amaçlanıyorsa niçin Suriye’yi dışta bırakacak adımlar atılıyor sorusunu da akıllara getiriyor. Nitekim geçtiğimiz Cumartesi yapılan Arap Birliği toplantısında da konunun doğrudan muhatapları olan Suriye ve Lübnan’ın 2002 yılından beri uygulanmayı bekleyen Arap Barış Planı’nı reddetmesi de son dönemdeki gerginliğin nedenlerinden biri olarak sayılabilir.

Savaş Beklentileri

Nisan ayında İsrail tarafından Scud füzeleri nedeniyle dolaylı ve doğrudan yapılan tehditler, bölgede bir savaşın patlak verme ihtimalini gündeme getirdi. Bölgede hem İran’ın nükleer silaha sahip olması tartışmaları hem de İsrail-Filistin barışı konusunda bir türlü ilerlemenin sağlanamıyor oluşu da bölgesel stres birikmesine neden olan en büyük etkenler olarak karşımıza çıkıyor.

Hizbullah’ın Lübnan’daki faaliyetleri için İran ve Suriye’den yardım gördüğü su götürmez bir gerçek olmakla birlikte, son yapılan suçlamalar ışığında Suriye ve Lübnan, toplu imha silahlarına sahip olduğu bahanesiyle 2003 yılında Irak’a gerçekleştirilen saldırılar benzeri bir durumun kendilerine karşı da söz konusu olduğunu ve Scud Füzeleri suçlamalarıyla bir savaş bahanesi arandığını iddia ediyorlar. Ancak tahminler, savaş İran’da mı olur yoksa Suriye ya da Lübnan’da mı noktasında farklılık gösteriyor.

Ayrıca diğer bir tahmin de Scud füzeleri bahane edilerek Suriye ve Lübnan sınırına BM güçlerinin konuşlandırılmak istendiği şeklinde.

Alternatiflerden bir diğeri de, 2006 ve 2009 saldırılarının yeterince yıldırıcı olduğu iddiasında olan İsrail'in, savrulan tehditler sayesinde Suriye ve Lübnan’da uyandırdığı korku ile yetinilebileceği tahminine dayanıyor. Bu durumda İsrail, savaş yerine korku vermiş ve yeni bir savaş ihtimalinin yıkıcı etkisinden kurtulmuş olacak. Böylece geçtiğimiz aylarda Beşşar Esed, Mahmud Ahmedinejad ve Hasan Nasrallah aynı fotoğraf karesinde görülmekten gurur duyarken artık daha temkinli olma gereği duyacaklar.

Suriye ve Lübnan'daki Durum

Ocak ayında Lübnan’da bulunanlar bilirler. O dönemde ülkenin gündemindeki konu İsrail uçaklarının gün içinde pek çok defalar hava sahasını ihlal ederek Beyrut semalarında dolaşmasıydı. Doğal olarak bunu bir tehdit olarak algılayan Lübnan hükümeti, ihlallerle ilgili yayınladığı mesajlarla İsrail’i uyarmaya çalışıyordu. Savaşın yazın çıkma ihtimali de bu dönemde en sık konuşulan konulardan birisiydi. Ayrıca ülkenin bir süredir istikrarlı bir duruma eriştiği, ancak her istikrar ve toparlanmanın ardından Lübnan’da bir karışıklığın çıktığına dair bilinç de halkının endişelerini yansıtıyordu. Hizbullah muhalifleri ‘İsrail’le savaşmak istemiyoruz, bıktık savaştan’ mesajları verirken, 8 Martçılar direnişe ve İsrail tehdidine vurgu yapıyordu ve bu vurgu hala da devam ediyor...

Hizbullah ile ilgili Lübnan hükümetinin en fazla uyarı aldığı hususlardan en önemlisi, 2004 yılında uygulamaya giren ve özellikle Hizbullah’ı hedefleyen ülkedeki tüm militan grupların dağıtılması ve silahsızlanmasını öngören 1559 sayılı BM kararın uygulanması konusu. Ancak hükümet, muhalefeti temsil etmesine rağmen Hizbullah’ın yasal bir siyasi grup olduğunu söyleyerek bu konuda herhangi bir dış müdahaleye uğramak istemiyor. Ayrıca 8 Martçılar İttifakına yeni katılımlarla birlikte Hizbullah’ın, 2008 sokak çatışmalarına rağmen, Lübnan siyasetinde giderek daha fazla güçlenme eğiliminde olmasının Lübnan’ı 'normalleştirmek' isteyenler açısından kaygı verici olduğu da bilinen bir gerçek. Bunun yanında, BM Güvenlik Konseyi’nde Lübnan’ın İran’a uygulanmak istenen yaptırımları desteklememesinde Hizbullah’ın iç siyasetteki baskısı da göz ardı edilemez. Lübnan’ın 2010 Mayıs ayı itibariyle BM Güvenlik Konseyi başkanlığını devralması da tam olarak dize getirilmemiş olarak görülen bu ülkeye karşı duyulan rahatsızlığı artırıyor.

Suriye tarafına baktığımızda ise son dönemde ülkenin dışa açılım çabalarının şaşırtıcı bir şekilde hızlandığını görmekteyiz. Geçtiğimiz yıllarda Suriye’nin yıllardır söz konusu olan Avrupa’ya yönelimi yine durmadı ve Türkiye ile geliştirilen yeni ilişkiler sayesinde ülkenin hem ekonomik hem de sosyal entegrasyon sürecine girdiği düşünüldü.

Ayrıca Suriye’nin 2005 yılından itibaren kendisini izole etme gayretinde olan Suudi Arabistan, Lübnan ve ABD ile geçen yıldan itibaren ilişkilerinin gelişmeye başladığına şahit olduk. Bu bağlamda, iyileşen bu ilişkiler kapsamında karşılıklı olarak yapılan ziyaretler ve büyükelçi atamaları göz önüne alındığında, ‘Suriye İran’dan kopuyor mu?’ sorularının sorulduğu bir dönem de geçirdik. Son dönemde ise Suriye ve Mısır yakınlaşmasından bahsediyoruz.

Tüm bu olumlu gelişmelere karşın, geçtiğimiz günlerde Obama’nın Suriye’ye uygulanan ekonomik yaptırımları tekrar uzattığı yönündeki açıklaması, Suriye’nin uzun dönemdir diğer ülkelerle belki de ilk kez yaşadığı rahatlamanın ABD ile ilişkilerde bir süre daha görülemeyeceğinin işaretlerini vermiş oldu.

Suriye’ye Uygulanan ABD Yaptırımları

2008 yılının son döneminde Obama’nın iktidara gelişi Suriye cephesinde büyük bir beklenti yaratmıştı.

Gerek İsrail ile barış görüşmelerinde gerekse yaptırımlar ve ikili ilişkilerin geliştirilmesinde yeni yönetimin Suriye’nin izolasyonunu kırmaya katkısının olacağına neredeyse kesin gözüyle bakılıyordu. Nitekim son dönemde yaşanan gerginliğe dek Obama’nın yapıcı açıklamaları ve Robert Ford’un, her ne kadar Senato tarafından ataması henüz yapılmamış olsa da, 5 yıl aradan sonra Suriye’ye büyükelçi olarak atanacağının duyurulması da olumlu görülen diğer adımlardı. Ancak İsrail ile danışıklı olduğu iddia edilen Scud suçlamalarının ardından gelen ABD’nin Suriye’ye uyguladığı yaptırımları 1 yıl daha uzattığı şeklindeki açıklamalar, normalleşmenin iki ülke ilişkilerinde hala sağlanamadığını gösteriyor.

2004 yılından itibaren ‘Suriye’nin Mesuliyeti ve Lübnan Egemenliğinin Restorasyonu Senedi’(SALSRA) kapsamında uygulanmaya başlanan Amerikan müeyyidelerinin bir parçası olarak Suriye’ye karşı uygulanan kısıtlamalar hala devam etmekte. Bu senet çerçevesinde, Suriye’nin uluslararası terörist gruplara destek vermesi, kitlesel imha silahları geliştirmesi, Irak’taki terörist faaliyetleri desteklemesi ve Lübnan işgali gibi unsurlar öne sürülerek Suriye’ye yönelik ekonomik yaptırımlar da başlatılmıştı.

Aslında Obama’nın geçtiğimiz yılın Mayıs ayında yaptırımları uzattığı göz önüne alındığında ve bu yıl da konjonktür dolayısıyla mevcut durumun devam edeceği yönünde zaten bir beklenti var olmasına rağmen, son dönemdeki ani gelişmeler nedeniyle, yaptırımların rahatsızlık düzeyi de yüksek oldu.

İlginç olan diğer bir nokta ise Suriye ile sınır kapılarının sayısını giderek artıran ve serbest ticaret anlaşması hazırlığında olan bir Türkiye'ye karşın, uyguladığı yaptırımların gıda ve ilaçları kapsamıyor olmasını neden göstererek 6 yıldır süren ekonomik yaptırımları meşru zemine oturtma çabasında olan bir Amerka'nın söz konusu olması. Amerika ekonomik yaptırımlarının ülkede zarar verilmek istenen kitle olan ve özellikle hükümete yakın olan kesim üstünde başarılı olmuş olmasından dolayı cezanın etkili olduğu görüşüne sığınıyor.

Eş zamanlı gelen Scud iddiaları, İran’ın nükleer sorunu, barış görüşmelerinde yaşanan sorunlar ve yaptırımların devamı gibi gelişmelerle mevcut Ortadoğu tablosuna bakıldığında görünen o ki, ABD’nin bölgesel pozisyonu açısından İsrail’in maliyeti gün geçtikçe daha fazla artıyor. ABD’nin bölgedeki ilişkilerinin düzeyi kendisine doğrudan tehdit oluşturmamasına karşın İsrail’in tercihleri dolayısıyla belirleniyor ve ilişkiler tıpkı İran konusunda olduğu gibi İsrail onayına bağlanıyor. Buna karşın durumdan en fazla etkilenenlerin, tıpkı Gazze ve Lübnan’da hayatını kaybeden 1500’e yakın insan örneğinde görüldüğü gibi, yaptırımlar dolayısıyla zarara uğrayan ve istikrarsız koşullar nedeniyle ülkelerine yapılacak yatırımlardan mahrum kalan bölge halkı olduğu da bilinen bir gerçek.

15 Ekim 2009 Perşembe

Arap Dünyasının Hal-i Pür Melâli ve Suudi Arabistan-Suriye Yakınlaşması

Geçen hafta Suudi Arabistan Kralı Abdullah Bin Abdülaziz’in Suriye’ye yaptığı ziyaret hem bu iki ülke hem de bölgesel açıdan oldukça önemli sonuçlara gebe. Kral Abdullah’ın Suriye’de iki gün süren temasları sırasında birtakım ticari anlaşmalar yapıldı ve özellikle bankacılık, turizm ve sigorta yatırımları gibi projeler üzerinde duruldu.

Suudi Arabistan ve Suriye yıllık 2 milyar dolar civarında bir ticaret hacmine sahip. Yeni anlaşmalarla, ülkeye yapılan yatırımların artması (ayrıca ABD’nin ekonomik yaptırımları kaldırması seçeneği de göz önünde bulundurulduğunda)ve dolayısıyla Suriye ekonomisinin 2000’li yıllarda yaşadığı daralmanın aşılması umuluyor. Ancak bu görüşmeleri önemli kılan asıl nokta, iki ülke arasında son dört yıldır var olan gerginliğin 2009’un ortalarından itibaren kırılması ve son tahlilde bölgesel dengeleri etkileyecek yeni bir ittifaka adım atılmasıdır.


Eşlerinden birisi Suriyeli ve Rifat El-Esad'ın eşinin kız kardeşi olan Kral Abdullah, veliaht olduğu dönemde Suriye ile iyi ilişkiler geliştirdi ve geçmişte pek çok defalar ülkeyi ziyaret etti. Ayrıca, Beşşar El-Esad iktidara geldikten sonra da kendisini ziyaret eden ilk Arap lider, yine o dönemin Veliaht Prensi olan Abdullah Bin Abdülaziz idi.

Bununla birlikte, Suudi Arabistan ve Suriye ilişkileri açısından Irak Savaşı ve 2005 yılında gerçekleşen Hariri suikastı önemli dönüm noktalarıdır. Bir diğer önemli gelişme de 2008 yılında ise Suudi Arabistan’ın Suriye Büyükelçisini ani bir şekilde geri çağırması ve aynı yıl Şam’da yapılan Arap Birliği toplantısının Suudi Arabistan ve Ürdün tarafından boykot edilmesidir.

Lübnan Konusundaki Anlaşmazlık

Lübnan’da 8 Mart Grubu’nun engellemeleri sebebiyle yaşanan kabine krizinin yanı sıra, Irak’taki istikrarsızlıkta da Suriye kilit ülke konumunda. Lübnan’da, Suudi kökenli bir Sünni olan eski Başbakan Refik Hariri sayesinde Suudi Arabistan etkisi ülkede yıllarca devam etti. Bugün ise, Haziran ayından beri kurulamayan hükümet nedeniyle, ülkeye yapılan yatırımlardan turizme kadar Lübnan’daki ekonomik faaliyetlerde bir durgunluk yaşanıyor.

Hariri suikastından Suriye’nin sorumlu tutulması, Suudi Kral Abdullah’ın tahta geçtiği 2005 yılı sonrasında Suudi Arabistan-Suriye ilişkilerinin gerilmesine ve Suriye’ye yapılan ziyaretlerin bu tarihten itibaren kesilmesine neden oldu.

Suriye, 2005 sonrasında Lübnan’dan çekilmesinin ardından ülkedeki eski hâkimiyetini yeniden tesis etmekte güçlük çekse de, 8 Mart Grubu ile olan yakınlığı sayesinde sistemin aksamasında hala etkisi devam ediyor. Bu durum ise, Lübnan’da istikrarın devamını isteyen ve son seçimlerde çoğunluğu kazanan Saad Hariri’nin iktidarını destekleyen Suudi Arabistan açısından kabul edilebilir değil.

Irak'taki Çıkar Birliği

Irak’a bakıldığında ise ABD’nin Irak’ı işgali ve sonrasında Saddam hükümetinin devrilmesi, Suudi yönetimi tarafından uzun yıllardır var olan bölgesel bir riskin sona erdirilmesi olarak görülüyor.

Suriye işgal sonrası Baas rejiminin eski destekçilerine yataklık yapmıştı. Her şeye rağmen, geçen süre zarfında Suudi rejimi ve Suriye arasında Irak üzerinde bir çıkar birliği oluştu. Irak’ın güneyinde kuzeye benzer bir yapılanma ile Şii hâkimiyeti kurulması gibi bir olasılığın söz konusu olması durumunda Sünnilerin merkezde petrolsüz bir bölgede kalması ne Suriye’nin ne de Suudi Arabistan’ın tercih edeceği bir seçenek.

Diğer bir konu ise Maliki yönetiminin Suudi Arabistan ve Suriye ile ilişkileri meselesi. Irak’ta Merkezi Hükümet Başbakanı olan Maliki, Suudi yönetimi tarafından mezhepçilikle suçlanıyor. Irak’ta yaşanan 19 Ağustos saldırılarıyla ilgili olarak da, Maliki’nin Suriye'ye yönelik tüm suçlamalarına karşın, Suriye’nin haklılığı Suudi Arabistan tarafından dile getiriliyor. Bu noktada, Irak’ta yaklaşan Ocak seçimleri öncesinde Suriye ve Suudi Arabistan'ın Irak konusunda yakın görüşte olduğu görülüyor.

Bunua karşın, yıllardır bölgede devam eden İran ve Suudi Arabistan rekabeti Suriye’nin Suudi Arabistan’dan ayrı bir kampta konuşlanmasına neden olmuştur. Bölge yıllardır Ilımlı Blok(Ürdün-Suudi Arabistan-Mısır) karşısında Suriye-İran-Hizbullah ve Hamas bloğu mücadelesine şahit. Ancak son dönemde yaşanan gelişmelere bakıldığında, Türkiye’nin aracılık ettiği Suriye ve Suudi Arabistan görüşmelerinde pek çok faktörün bir araya gelmesi iki ülkenin yakınlaşmasını gerekli kıldığı görülmektedir.

Yukarıda sıralananlara ek olarak, iki ülke yakınlaşmasında etkili olan bir diğer faktör ise ABD’de Obama’nın yönetime gelmesinden itibaren İsrail’in geçmişte olduğundan daha büyük bir oranda ABD ile ayrılığa düşmesi meselesi. İsrail’de sağcı hükümet tarafından izlenen politikalar gösteriyor ki, İsrail’in ABD üzerindeki yükü giderek ağırlaşmakta ve Suudi Arabistan tarafından ortaya atılan Barış Girişimi’nin uygulanması zorlaşmakta. Devam eden yerleşimlerden vazgeçmeme politikasının yanı sıra, son haftalarda yaşanan Mescid El-Aksa gerilimi nedeniyle de İsrail, gerek müttefik gerekse tehdit olarak algılanan ülkelerden eleştiri alıyor. Tüm bu gelişmeler göz önüne alındığında görülmektedir ki, Esad hükümeti son dönemde izlenen izolasyon politikasını kırmak için İsrail’in müttefik ülkeleri üzerinde yoğunlaşmıştır; böylece Esad hükümeti, hem İran’dan alınan destek devam ederken hem de uluslararası konumu ile birlikte ekonomisini güçlendirmeye yönelik önlemler almıştır. Bu noktada Esad rejimi ile kurulacak bir yakın ilişki,dolaylı olarak Şam’da bulunan Hamas Siyasi Büro lideri Halid Meşal üzerinde uzlaşmaya dönük bir etki yaratabilir. Böylece, Suriye ve Suudi Arabistan Mısır’da benzer bir rol üstlenerek Filistinli gruplar üzerinde uzlaşmaya dönük görüşmeler gerçekleştirebilir.

Sonuç olarak son görüşmeler, son yıllarda daha görünür olan ve en son Gazze olaylarında tekrar gündeme gelen Araplar arası kutuplaşmanın giderek azaldığını göstermektedir. Karmaşık yapıdaki ilişkiler yumağı ve ABD’de iktidarın el değiştirmesi sonucu değişen politikalar neticesinde, Ortadoğu’daki ABD müttefikleri bölgesel çıkarları doğrultusunda yeni ittifaklar oluşturmakta ve Ortadoğu bölgesinde yeni bir yapılanmaya doğru gidilmektedir.

Serpil Açıkalın- USAK Ortadoğu Araştırmaları Merkezi
14 Ekim 2009, Çarşamba

10 Şubat 2009 Salı

Gazze Saldırıları Sonrası Arap Barış Planı Mümkün mü?

Serpil Açıkalın



18 Ocak tarihinde gerçekleştirilen ateşkes ve 3 hafta süren saldırılar sonrası bilançonun çıkarılması için gerekli olan envantere sahibiz. 2006 yılında gerçekleşen 33 günlük Hizbullah-İsrail savaşında -eğer başarıyı İsrail tarafında verdirilen ölü sayısı ile ölçeceksek- Hizbullah’ın öldürdüğü 120 İsrail askeri ve 40 sivil ile bugün Hamas tarafından öldürülen 9 asker ve 4 siville karşılaştırırsak, Hizbullah hedefine ulaşmada daha başarılı olmuştur diyebiliriz. Ayrıca Hizbullah’ın İran’la ideolojik ve daha derin bağlara sahip olması dışında, Lübnan’da 19 kez ertelenen cumhurbaşkanlığı oylamasında gösterdiği direniş sonucu veto hakkına sahip bir şekilde ‘kazanan taraf’ olması savaş sonrası yaşananlardan olmuştur. Devletin elektrik dahi veremediği yerlere elektrik ulaştıran ve savaşta zarar görenlere yüksek tutarlı maddi yardımda bulunan Hizbullah için yaşanan olumlu hava, İsrail’e tam tersi bir şekilde yansımıştır. Olmert hükümetine karşı ülke içinde artan eleştiri ve gösteri zincirleri ile birlikte 1 yıl önce yayınlayan Winograd raporu da savaşın bilançosunu gözler önüne sermiştir. Olmert’in istifası sonrası yeni hükümetin kurulmasında Tzipi Livni’nin başarılı olamayışı neticesinde görevine hala devam eden Olmert, görevden ayrılmak için Şubat ayını beklemektedir. Hizbullah tarafında ise büyük bir altyapı tahribatı ile birlikte 1200’ün üstünde sivil can kaybı yaşanmıştır.

Bugün Gazze’deki bilançoya baktığımızda ise BM rakamlarına göre Gazze’de ölü sayısı 1314 iken(dörtte üçü sivil), İsrail tarafında sadece 4 sivil ve 9 asker ölmüştür. Aşırı sağcı İsrail Evimiz Partisi lideri Avigdor Lieberman’ın da “onurun tekrar kazanılması” şeklinde tanımladığı operasyon sonrasında tek taraflı bir ateşkes ilanı yapılmıştır. Olmert’in, Hamas’ın taraf olmasını istemediği, çünkü bunun Hamas’ı meşru kabul etmek anlamına geldiği şeklindeki yaklaşımı, Mısır ve ABD tarafından da kabul görmüştür. Burada her iki taraf da zafere ulaştığını iddia etmektedir. 3 haftalık saldırının ardından Olmert’in istenilen hedefe ulaşıldığını belirtmesi yanında, Halid Meşal'in de zaferin Hamas tarafından kazanıldığı şeklindeki açıklaması kafaları karıştırmıştır. İsrail’in, operasyonun başlangıcında hedef olarak gösterdiği roketler ateşkes açıklandığı sırada da devam etmiştir. Bu durum, ateşkesin roket saldırıları bitirildiği için yapılmış olmadığını göstermektedir.

Hamas’ın görüşmeler öncesindeki ateşkes için ön şartları 6 aylık bir ateşkes, sınırların açılması ve hava-kara-deniz sahalarının kullanılabilmesiydi. 3 haftalık saldırı sonrası Obama’nın görevini devralması öncesi Cumartesi günü, İsrail tarafından tek taraflı ateşkesin ilanı, nasıl ki saldırılar öncesi görüşüldüyse, sonrasında da Mısırlı ve İsrailli yetkililerin yaptığı bir ön görüşme sonrası yapılmıştır.

Cumartesi gecesi İsrail tarafından yapılan tek taraflı ateşkes duyurusunda eksik olan bazı hususlar vardır: Her ne kadar Olmert, görevin başarıyla yerine getirilmiş olduğunu söylese de, ateşkesin şartları hala belirsizdir. Hamas’ın taleplerinden bir tanesi olan İsrail askerlerinin Gazze’den çıkarılması üç gün sonra tamamlanmış olsa da, sınırlar, uluslararası görüşmeler ya da Hamas’la varılan herhangi bir anlaşma mevcut değildir. Buradaki temel soru: “Nasıl ki barış anlaşmaları karşılıklı yapılıyorsa ve nasıl ki 6 ay süren zımni ateşkes karşılıklı yapıldıysa en son ateşkesinde iki taraflı yapılması gerekmiyor mu?” şeklindedir. Operasyon sonrası İsrail, caydırıcılık özelliğini tekrar kazandığına inanmaktadır. İsrail ateşkes ilan ederken umulan, Hamas’ın Mısır tarafından ikna edilmesi olmuştur. Burada eksik olan bir diğer husus, ilan edilen ateşkes süresince gözlemcinin kim olacağıdır. Çünkü 6 ay süren ateşkeste her iki taraf da ateşkesi kimin deldiği hususunda birbirlerini suçlamışlardır. Ayrıca şartları belli olmayan bir ateşkesin sonu yine ateşkesin roketlerle ya da hava saldırıları ile bozulması olacaktır.

Tüm bu olanlar karşısında zaten azalmış olan itibarını daha da kötüleştiren, uluslararası kurumlar olmuştur. İkinci Dünya Savaşı sonrası kurumu olan ve Bosna, Ruanda, Somali gibi ülkelerde başarısızlığı tekrar kanıtlanan Birleşmiş Milletler, kaybeden taraflardan birisi konumundadır. BM Genel Sekreteri tarafından saldırıların üçüncü haftası bölge ülkelerine yapılan ziyaret ise caydırıcılıktan çok bir iyi niyet göstergesi olarak algılanmıştır. Bugün sıcak çatışmaların yaşandığı bölgelerde uluslararası kuruluşların etkisiz kalması ve 1970’lerden itibaren bölgede etkinliği artmış olan ABD’nin Clinton dönemi sonrasında özellikle Filistin meselesinde arabuluculuk rolünü üstlenmemesi, İsrail’in istediği zaman saldırma ve istediği zaman da geri çekilme stratejisini güçlendirmiştir. Bu durumda savaş hukuku ve insan hakları bağlamında olası bir diğer saldırı için İsrailli karar alıcılara yönelik caydırıcı herhangi bir karar alınmamıştır.

Arap ülkelerine baktığımızda, Katar’ın Hamas ve Ahmedinejad’ı da davet ettiği toplantıya gelmediği halde Kuveyt’teki toplantıya gelen isimler, aynı zamanda Arap ülkeleri arasında artık iki kutuplu bir Ortadoğu’nun oluştuğunu da göstermektedir. Doha’da yapılan toplantıda, 2002 Arap Barış Planı’nın sona erdirilmesi çağrısı yapılmakla birlikte, Lübnan bu Plan’ın iptal edilmesi fikrine karşı çıkmıştır. Katar’daki toplantıya katılmayan liderler, Kuveyt’teki toplantıya katılmıştır. Kuveyt’te yaptığı konuşmada Suudi Kral Abdullah’ın Gazzelilerin bir damla kanının dahi dünyadaki tüm paralardan daha değerli olduğunu söylemesi, ateşkesin yapılmasıyla birlikte artık konuşabileceği komutunu almış olduğunu da göstermektedir. Saldırılar sonrasında Kuveyt’de yapılan toplantıda Arap liderler, altyapısı çöken Gazze için 2 milyar dolarlık bir yardımda bulunma sözü vermişlerdir. Suudi Kral, Gazze’nin yeniden yapılanması için 1 milyar dolar bağışlayabileceğini açıklamıştır. İsrail ise Gazze’ye aktarılacak olan paranın Hamas’ın eline geçmemesi için çaba gösterilmesini istemektedir. Ayrıca İsrail makamları Hamas’ın meşru görülmemesi ve Gazze’nin altyapı çalışmalarında Hamas ile bağlantı kurulmaması konusunda uyarılar yapmaktadır.

İsrail’i aşırı güç kullanmakla da suçlayan Suudi Kral, 2002 Arap Planı’nı tekrar uygulama çağrısı yapmıştır. 2002 yılının Şubat ayında Suudi Arabistan tarafından gündeme getirilen ve Mısır ve Ürdün’ün katılmadığı Beyrut’da Mart ayında yapılan zirvede Birlik üyeleri tarafından karara varılan Arap Barış Girişimi, Arap devletleri tarafından İsrail’e karşı alınmış olan ilk karardır. Tüm Arap devletlerinin İsrail’i tanıma ve ardından İsrail ile normalleşme sürecine girmesi için bazı şartlar verilmiştir. Buna göre 4 Haziran 1967 tarihinden sonra İsrail tarafından işgal edilmiş olan topraklardan(Golan ve Lübnan’ın güneyi dahil) çekilmesi, Filistinli mülteciler için ortak bir çözüme ulaşılması(BM Kararı 194) ve Doğu Kudüs başkenti olan bağımsız bir Filistin devletinin kurulması(Güvenlik Konseyi Kararı 1397) şartları vardır. Bu Plan’da İsrail ile savaş yerine barış için toprak ilkesi benimsenmiştir. Her yıl Arap Birliğinde tekrar gündeme gelen bu girişim, 2007 Mart ayında Suudi Arabistan tarafından yenilenmiştir. Bu girişimin ölü bir hale gelip gelmediği konusundaki tartışmalar bir yana, Arapları ortak bir fikir etrafında bir araya getirmesi ve Arap-İsrail meselesinde kapsamlı ve çözüme açık bir öneri olması nedeniyle değerlendirilmesi gereken belki de tek umuttur. Zamanın İsrail başbakanı Ariel Şaron ise Plan’dan bir ay sonra Nisan ayında başlattığı Savunma Kalkanı isimli operasyonla Filistin’i tekrar işgal etmiş ve Cenin katliamı gerçekleşmiştir. Arafat’a tecrit uygulandığı bir dönemde gerçekleşen saldırılarda, dönemin ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell’ın bölge ziyareti de bir sonuç vermemiştir.

Bu planın önemi Arap dünyasında İsrail’e karşı düşmanlıkların arttığı bir dönemde Arap Birliği tarafından genel çoğunlukla mutabakat sağlanılmış olmasıdır. Bölünmüş olduğu tekrar gözler önüne serilen Arap Dünyası’nın göreve yeni gelen Obama’ya Arap Planı üzerinde ısrar etmesi, Arapların ortak bir zeminde buluştuğunu ve barış istendiğini göstermesi bakımından fayda getirecektir.

Serpil Açıkalın
USAK Orta Doğu Araştırmaları Merkezi
23 Ocak 2009
sacikalin@usak.org.tr
........http://www.usakgundem.com/haber/29141/

5 Ocak 2009 Pazartesi

Gazze’de Yaşananlar ve Batı Müttefiki Arap Ülkeleri



Serpil Açıkalın(USAK)
5 Ocak 2009

İsrail’in Gazze’ye yönelik saldırıları bir haftadan daha uzun süredir devam etmekte ve 2008 yılı 500’den fazla kişinin ölmesine neden olan operasyonla geride kaldı. İsrail saldırıları sonrası yaşananlar nedeniyle daha birkaç ay öncesinde Obama’nın seçilmesiyle bölgede hakim olan iyimserlik havası da dağılmış oldu. Cumartesiyi Pazara bağlayan gece başlayan kara operasyonu ise hava saldırıları ile karşılaştırıldığında Hamas için daha tercih edilebilir bir direniş imkânı sunsa da, bölgedeki ölü ve yaralı sayısı artmaya devam etmektedir.

ABD ve İsrail Müttefiki Bölge Ülkeleri:

Bölgede Suriye-İran-Hizbullah-Hamas müttefikliğine karşı Mısır-Suudi Arabistan-Ürdün işbirliği görülmektedir. Türkiye’nin sert bir şekilde tepki verdiği saldırılar konusunda, İsrail için asıl cesaret veren gücün Amerika olduğunu söylemek kaçınılmazdır. Liderlerin adil ve bağımsız koşullarda seçilemediği Arap ülkelerinde, halkını temsil etmeyen yönetimler Hamas’ı ve kendi ülkelerinde bulunan dini temelli örgütleri kendileri için bir tehdit olarak görmektedirler. Bunun sebebi ise özellilkle Siyasi İslam’ın 1980’lerden itibaren bölgede giderek güçlenmesi ve ülkelerde asıl muhalefetin laik muhalefet yerine dini kimliği olan parti veyahut yasaklı olsun ya da olmasın dini örgütlerden gelmesidir.

Tüm bu saldırılar aynı zamanda Hamas’ın Kahire, Amman, San’a, Beyrut, Şam, Ankara, İstanbul ve daha nice dünya şehrinde popüleritesinin artması anlamına gelmektedir. Abbas'ın ve Mübarek'in saldırılar sonrası Hamas’ı sorumlu olarak göstermesine atıfta bulunan Mısırlı yazar Fehmi Huveydi Arap devletlerinin yaptıkları açıklamalarla ‘oyunu’ artık açıktan oynamaya başladıklarını söylemektedir.[1] Devam eden saldırılar sonucu Hamas’ın ve Gazzelilerin vereceği kayıplara rağmen, Mahmud Abbas da dahil, bölgedeki Batı ile müttefiklik ilşkisi olan ılımlı(mu’tedil) hükümet liderleri ve grupların söylemlerinin zayıflayacağı söylenebilir. Yaşananlara rağmen Arap liderlerinin genelde temkinli bir şeklide konuştuğu ve önceki gün başlayan kara operasyonu sonrası düşük tonda İsrail’i eleştirdiğini görülmektedir. Hatta Abbas dahi kendisini haklı çıkarma çabası ile biz Hamas’ı daha önce uyarmıştık beyanından daha fazlasını söylememektedir. Arapça yayın yapan Katar merkezli El-Cezire televizyonu Arap dünyasında ulusal televizyonlardan daha fazla rağbet gördüğü için, Gazze haberleri de bu kanaldan izlenmektedir. Saldırıların ilk gününün akşamı El-Cezire kanalına konuk olan Hamas’ın Suriye’de bulunan siyasi kanat lideri Halid Meşal üçüncü bir intifada çağrısında bulunarak Arap halklarının hükümetlerine baskı yapması çağrısında bulunmuş ve Mısır’ın geçmişte İsrail ile yaptığı savaşları hatırlatarak Mısırlıları hükümetlerine karşı protestoya davet etmiştir. Özellikle El-Cezire Arapça kanalında neredeyse 24 saat aralıksız verilen Filistin haberleri ile kendi hükümetlerinin televizyonlarında duyamadıklarını işiten kitleler, Arap sokaklarını doldurmaktadır. Bu yayınlar aynı zamanda sizin liderleriniz ABD ve İsrailin müttefiki anlamındadır. Ağlayan yaşlı bir kadının veya yerde şahadet getirerek ölen bir Filistinlinin görüntülerinin ard arda bu kanalda gösterilmesi de olaylara karşı hassasiyetin ve gösterilerin artmasında oldukça etkilidir.

İsrail ve ABD müttefiki olarak görülen ülkeler İran’ın bu durumdan politik olarak yararlanmasından çekinmektedirler. Tam da Suriye ile barış görüşmelerinin başlaması ve Suriye ile muhtemel bir barışın Lübnan’da da olumlu etki yaratmasını beklenirken, İsrail saldırılarının yaşanması, Hamas taraftarlarının Mısır’dan uzaklaşarak İran ve Hizbullah bloğuna daha da yakınlaşmasına sebep olacaktır. Bu durumda Nasrallah’ın tıpkı 2006 savaşında olduğu gibi Sünni gruplar arasında etkisinin artması beklenebilir.

En fazla tepki alan ülke Mısır:

Saldırılar sonrası Arap dünyasından (liderler değil halklar tarafından) en fazla eleştiri alan liderlerin başında da Mısır Cumhurbaşkanı Hüsnü Mübarek ve Filistin yönetimi Başkanı Mahmud Abbas gelmektedir. Lübnan’dan Suriye’ye, Yemen’den Türkiye’ye kadar gösteriler yapılmış ve bu gösterilerin bazıları o ülkelerde bulunan Mısır Büyükelçilikleri önünde gerçekleştirilmiştir. Arap dünyasında ılımlı kanadın temsilcisi olarak görülen ve ikili görüşmelerde arabuluculuk rolü üstlenen Mısır hükümeti, siyasi olarak zor bir durumdadır. Şu anda yaşananlar Mısır için bekli de 2003 Irak işgalinden beri en fazla sorun yaratan dış politika gündemi olmuştur.

İsrail’in Gazze saldırısı sonucu bir diğer düşündürücü nokta ise uzun süredir El-Fetih, Hamas ve İsrail arasında arabuluculuk faaliyetlerini yapan Mısır’ın Refah kapısını açmamak konusunda gösterdiği ısrardır. Bir yıl önce Refah Kapısının kısa bir süreliğine açılmasından sonra Mısır, uzun süre El-Fetih ve Hamas arasında arabuluculuk yapmış ancak Kasım ayında görüşmeler çıkmaza girmiştir ve bu durumdan dolayı Hamas suçlanmıştır. İsrail ve Hamas arasında Haziran ayında ulaşılan ateşkes 19 Aralıkta dolmuş ve Hamas abluka devam ettiği sürece ateşkesin devam etmeyeceğini duyurmuştur. Refah’tan geçmeye çalışan bir Gazzelinin ölmesi ve bir buna karşılık bir Mısır güvenlik görevlisinin bir Hamas üyesi tarafından öldürülmesi de sınırın kapalı kalması konusunda kesin talimatların olduğunu göstermektedir. Mısır’dan yaklaşık bir buçuk yıldır abluka altında yaşayan Gazze’ye un, şeker ve ilaç yardımı gönderilmesine rağmen geçişlere izin verilmemektedir. Mısır açısından Gazze, Mubarek’in uzun süredir devam eden temaslarından da anlaşılacağı üzere dış politikada önemli bir yer tutmaktadır.

Mübarek, saldırılar başlamadan iki gün önce Livni ile yaptığı görüşmede operasyona yeşil ışık yakmakla suçlanmıştır. Hüsnü Mübarek, Mısır İstihbarat Başkanı ve Dışişleri Bakanı ile görüşen Tzipi Livni, Hamas’ın 19 Aralık sonrası İsrail’in güneyine artırdığı saldırılardan kendisine bahsetmiş ve İsrail parlamentosunda giderek artan operasyon taleplerini konuşmuştur. Filistinli yazar İbrahim Hammami, Cumartesi günü başlayan saldırılar için öğrencilerin okuldan çıkma saati olan 11.30’un özellikle belirlendiğini yazdığı yazısında, daha bir gün önce Mısır yetkililerinin Hamas’a veridiği ‘saldırı yok’ istihbaratının tamamıyla bir yanıltmaca olduğunu belirtmiştir. Saldırılardan bir gün önce Hamas yetkilileri ile görüşen Mısırlı yetkililer, yeniden ateşkes görüşmelerine başlanacağı ve İsrail’in saldırmayacağını bildirmiştir.[2] Mısırın saldırı olmayacağı yönündeki teminatı El-Cezire televizyonunda Cuma akşamı da zaten duyurulmuştu.

Gazzeli liderlerin yayınlanan konuşmalarında Refah kapısının açılması konusunda yaptıkları ısrar ve buna karşılık olumlu yanıt alınamaması da Mısır’a karşı yapılan suçlamaları artırmıştır. Uluslararası hukuka göre işgali altında bulunan Batı Şeria, Doğu Kudüs ve Gazze’de tüm sorumluluğu üstüne alması gereken İsrail’in bu sorumluluğu, Mısır’ın Refah kapısını açması ile fiilen Mısıra yüklenecektir. Refah kapısının kapalı kalması aynı zamanda Hamas’ın teslimini kolaylaştırıcı bir faktör olarak görülmektedir. Bölgedeki demokratik olmayan rejimlere göz yuman ABD’den yıllık yaklaşık 1.4 milyar dolar yıllık yardım alan Mısır, bölgedeki en önemli stratejik müttefiklerden birisi olarak görülmektedir. Mısır yasal engelleri, diplomatik ilişkilerini ve ülkenin bir buçuk milyonluk akışı kaldıramayacağı gerekçesi ile sınırın açılmasını reddetmektedir. Mübarek, İsrail hava saldırıları sonrası gelen eleştiriler dolayısıyla medyaya yaptığı açıklamada Refah Kapısının Gazze Filistin Otoritesinin(Mahmud Abbas) kontrolü altına girmediği takdirde açılmayacağını söylemiştir. 1948-1967 yılları arasında sınırları dahilinde olan ancak 1967’de yapılan Arap-İsrail savaşında Gazze’yi kaybeden Mısır için, sınırın açılmasının ekonomik açıdan da olumsuzluklar getirmesinden korkulmaktadır. 2005 yılında Filistin hükümeti, Mısır ve İsrail arasında yapılan anlaşmaya göre geçişler sadece Avrupa Birliği gözlemcileri kontrolünde yapılabiliyordu. Ancak 2007 yılında Hamas’ın Gazze’de kontrolü ele geçirmesinin ardından AB gözlemcilerinin bölgeyi terk etmesi geçişler durdurulmuştur. Yeterli gıda, su, elektrik, ilaca sahip olmayan 1,5 milyon Gazzeli için Refah Kapısının açılması İsrail ile olan sınırın kapanmasına yol açarak tek geçiş haline dönüşecek ve zaten halkının büyük çoğunluğu fakirlikten şikâyet eden Mısırlılar için özellikle barınma ve iş arayan Gazzeliler kaynak sıkıntısına yol açacaktır. Mübarek Salı günü yaptığı konuşmada İsrail düşük bir tonda suçlarken, kendisini eleştiren Arapları siyasi amaçlarına Filistinlileri alet etmekle suçlamıştır.

Mısır’da 1954 ten beri yasaklı olmasına ve mecliste bir parti çatısında olmamasına rağmen bağımsız adayları ile en güçlü muhalefet olan Müslüman Kardeşler'in kendi alt kolu olan Hamas’a; buna karşılık daha seküler ideolojiye sahip olan 28 yıllık Mübarek hükümetinin El-Fetih’e daha yakın olduğunu görülmektedir. Müslüman Kardeşler’in 2004 yılından itibaren lideri(Mürşid) Muhammed Mehdi Akif te yapılan gösterilere katılmış ve yaptığı açıklamalarda Hamas’a desteğini yinelemiştir. Bu yönüyle baktığımızda sınırların açılması aynı zamanda Mısır için Gazze yönetiminin tanınması ve Müslüman Kardeşler örgütü ile Hamas’ın işbirliğinin daha da güçlenmesi anlamına gelmektedir. Mübarek kendi sınırları içerisinde mücadele ettiği bir İslami örgütün alt kolunun rahatça Mısır’a geçmesi ve İsrail dışında Gazze ile sınırı olan tek ülke olmasının getirdiği rahatsızlık ile kendi halkı ve diğer Araplar tarafından eleştirilmek arasında bir seçim yapmak zorundadır.

Bölgede Mısır ve diğer Arap ülkelerinin gücü azalırken, İran’ın Filistin, Lübnan ve Irak gibi ülkelerde gücünün daha da arttığı görülmektedir. Geçtiğimiz aylarda Yusuf Karadavi’nin Şiilik ve İran’ın Sünni ülkelerdeki faaliyetlerini artırma çabalarını eleştirmesi, Mısır’daki rejim muhalifleri tarafından tepkiyle karşılanmış ve bu tarz çıkışların ortak düşman olan Batı’ya karşı politik olarak ta doğru bulunmadığı ifade edilmiştir. Özellikle en fazla eleştirilen ülke olan Mısır için İran uzun yıllardır var olan bir rakip ve tehdittir. 1979 İslam devrimi sonrası İran Şahının ülkeyi terk ederek Enver Sedat tarafından Kahire’ye kabul edilmesi ve Camp David anlaşması ile Mısır-İsrail yakınlaşması aynı zamanda iki ülke arasındaki ilişkilerin kesilmesine neden olan gelişmelerdir. Her ne kadar son dönemde Ahmedinejad’ın Suudi Arabistan'la yakınlaşma çabası ve geçtiğimiz Kasım ayında Mısır-İran arasında karşılıklı diplomatik görüşmeler ve ilk kez gerçekleşen Mübarek-Ahmedinejad telefon görüşmesine şahit olsak ta Mısır, İran ile tam diplomatik ilişki konusunda isteksiz tavrını korumuştur. İran’ın Lübnan Hizbullah’ını ve Sünni bir örgüt olmasına rağmen Gazze’de Hamas'ı desteklemesi, hem Körfez ülkeleri hem de Mısır için ABD ve İsrail’in, İran ile karşılaştırıldığında daha tercih edilebilir ve daha az ‘tehlikeli’ müttefikler olmasını sağlamaktadır.

Nasrallah’ın tepkisi:

2006 yazında gerçekleşen ve yaklaşık 1200 kişinin ölümü ve büyük bir altyapı tahribatı ile sonuçlanan Hizbullah-İsrail savaşında gördüğümüz Hizbullah direnişindeki gücü bugün görmemekteyiz. Yanı başında bir Hizbullah’ın ortaya çıkmasından endişelenen İsrail’e karşı, 2006 yılındaki Hizbullah’ın etkili mücadelesinden etkilenerek 2007 Haziran’ında Gazze’de kontrolü ele geçiren Hamas vardır.

Nasrallah saldırılar sonrası yaptığı konuşmasında daha önce Ürdün ve Mısır tarafından İsrail ile imzalanan barış anlaşmalarının son dönemde Filistin, Suriye ve Lübnan ile de düşünülmeye başlandığını ve bunun için Amerika ve İsrail’in baskı, medya, siyasi ve psikolojik savaş, direniş örgütleri arasına fesat karıştırma gibi taktiklere başvurduğunu söylemiştir ve Arap liderlerini İsrail ile işbirliği yapmakla suçlamıştır. Nasrallah konuşmasında en fazla Mısır’a yüklenilmiş ve Arap dünyasından, Refah kapısını gıda, ilaç, su ve silah için açması için bugün Gazze’de olanlarda payı bulunan Mısır rejimine ısrar etmesini istemiştir. Bu noktada Nasrallah, 2006 Lübnan-İsrail savaşında Suriye’nin sınır geçişlerine izin verdiğini hatırlatmış, Mısır’ın görevinin Kızılhaç ya da Kızılay’dan daha fazlası olduğunu ve sınırları açması gerektiğini söylemiştir. Nasrallah konuşmasında Gazze’de yaşananların Karbela'da yaşananların bir benzeri olduğunu ve tıpkı 2006 Lübnan savaşında olduğu gibi Gazze’de de zafere ulaşılabileceğini söylemiştir. “Sizleri hükümetlerinize karşı devrim yapmaya çağırmıyorum ancak liderlerinize Gazze’de olanları kabul etmediğinizi gösterin” şeklinde Mısır halkına seslenen Nasrallah, Refah kapısının açılması için halkın sokaklara dökülmesini, Mısır polisinin milyonları tutuklayamayacağını söylemiştir. Nasrallah’ın ve İran’ın eleştirilerini politik amaca hizmet etmekle suçlayan Mısır, bu durumu açıktan bir tehdit olarak görmüş ve Mısır Dışişleri Bakanı Geyt, Nasrallah’ı kastederek ülkesinin bu güçlere karşı yeterli silahlı gücünün bulunduğunu söylemiştir.

Türkiye’nin tepkisi:

Türkiye, İsrail ile olan stratejik bağlarına rağmen bu tarz saldırılar karşısında bölgede en fazla tepki gösteren ülkelerden birisi olmuştur. Bülent Ecevit’in 2002 yılında yaptığı “İsrail soykırım yapıyor” açıklamasını hatırlatan açıklamalar Erdoğan döneminde zaten belli dönemlerde yapılmaktaydı. Örneğin, Başbakan Erdoğan, Hamas lideri Ahmed Yasin’in 2004 yılında bir İsrail saldırısı sonucu öldürülmesi sonucu yaptığı açıklamada İsrail’i vücudunun üçte ikisi felçli olan birisini öldüren ‘terörist bir devlet’ olmakla suçlamıştı.

İsrail saldırıları sonrası Olmert’in Türkiye’ye yaptığı ziyaret sırasında tekrar gündeme gelen ve Türkiye’nin katkı sağlamak konunda çok istekli davrandığı Suriye-İsrail görüşmeleri, Gazze saldırısı ile durdurulmuş durumdadır. Son saldırılar sonrası Erdoğan tarafından yapılan açıklamalar da bazı çevreler tarafından aşırı bulunmakla birlikte, Ortadoğu’da daha aktif bir rol oynamak isteyen ve Suriye-İsrail dolaylı görüşmelerinde arabulucu olan Türkiye için kandırılmışlık hissi yaratmış ve büyük bir saygısızlık olarak algılanmıştır. Aynı zamanda yanlış anlaşılmaktan çekinen ve Mübarek ile aynı konumda görünmek istemeyen Erdoğan, Olmert ile yapılan görüşmede söz konusu olayların gündeme kesinlikle gelmediğini dile getirmiştir. Erdoğan'ın saldırılar sonrası başlayan Ortadoğu liderleri ile görüşme turları devam etmektedir. Türkiye’nin görüşmeleri El-Cezire’de sıklıkla ekranlara yansımaktadır ve bu görüşmeler olumlu sonuç verirse Türkiye’nin bölgedeki konumuna katkıda bulunacağı kesindir.

2009 Obama için zor bir yıl:

2009 yılının Ocak ayında koltuğuna oturacak olan Obama için Lübnan, Filistin, Irak, İsrail ve İran’da gerçekleşecek olan seçimler bölgede dengelerin 2009 yılında değişeceğini de göstermektedir. İsrail’in bu saldırıları, çok büyük umutlarla seçimleri kazanan Obama’nın yeni Amerikan rejiminin de barıştan uzaklaşarak Bush’un politikalarına kaymasına yol açabilir. Obama’nın seçim öncesi İran’a gönderdiği diyalog çağrıları ve bu durumdan en fazla rahatsızlık duyan ve bölgede İran’ı kendisi için en büyük tehlike olarak algılayan İsrail için bu saldırıların Bush dönemi sona ermeden başlaması akıllıca bir hareket olmuştur. Aynı şekilde oldukça karmaşıklaşan bölgede dış politika konusunda işbaşına gelene kadar konuşmama politikası izleyen Obama’nın zaten seçimler öncesinde de İsrail’e yakın açıklamalar yapması, Hamas için ABD yönetiminin değişmesinin hiçbir farklılık getirmeyeceğini göstermektedir. Obama’nın devralacağı koltuğunda zaten ilk planda yapılması beklenmeyen İsrail-Filistin görüşmeleri de İsrail saldırısı sonucu uzun bir süreliğine rafa kaldırılmıştır denilebilir. İsrail ile doğrudan görüşme talebini dile getiren ve Obama’nın göreve başlamasının barış görüşmelerinde 1981 den itibaren ilhak edilmiş olan Golan’ın geri alınmasında katkıda bulunacağını düşünen Suriye lideri Beşşar El-Esad da, artık barış sürecine olumlu yaklaşmamaktadır.

Gazze’deki insani kriz:

Gazze'de Birleşmiş Milletler Yardım ve Rehabilitasyon Merkezi’nin(UNRWA) rakamlarına göre %45 oranında bir işsizlik vardır, fabrika ve atölyelerin %45’i son yıllarda kapatılmıştır ve sıklıkla gerçekleşen gaz ve elektrik kesintileri bölgedeki insani krizin giderek daha da artmasına katkıda bulunmaktadır. Nüfusunun %80’inin gıda yardımına bağlı olduğu, Dünya Sağlık Örgütü raporlarına göre üç yaşın altındaki çocukların %57.5’i, hamilelerin %44.9’unun anemi hastası olduğu ve nüfusunun %75’inin kötü beslendiği Gazze’de yaşananlar sadece Hamas için değil aynı zamanda Hamas’a oy veren Gazzeliler içinde bir toplu cezalandırma anlamına gelmektedir. Mustafa Barguti Gazze halkının son yıllarda yaşadıklarını şöyle sıralamaktadır[3]:

-2005 yılında İsrail’in Gazze’den çekilmesinden sonra dahi bölge karadan, havadan ve deniz yolu kontrol altında tutulmaya devam etti.

-2006 yılından itibaren devam eden abluka nedeniyle Gazzeliler en temel gıda, ilaç ve gaza ulaşamıyor.

-Altı aylık ateşkes süresince günlük 450 yardım tırı yerine ancak 80 tırın geçişine izin verildi.

-Ateşkes döneminde İsrail, Batı Şeria’da bazı saldırılar gerçekleştirdi ve Hamas bu saldırılara cevap verdi.

-Annapolis Konferansı sonrası Batı Şeria’da yerleşimler devam etti, kontrol noktaları 521 den 699’a çıktı ve çoğunluğu Batı Şeria’dan 4.950 Filistinli tutuklandı. Annapolis Konferansı sonrası 76’sı çocuk 546 Filistinli öldürüldü.

İsrail Dışişleri Bakanlığının verdiği bilgilere göre ateşkesin uygulandığı altı ay boyunca 329 roket ve ölümcül bomba İsrail’e atılmıştır. Bunların büyük bir kısmı ise 4 Kasım sonrasındaki 1,5 aylık süre içinde atılmıştır. İsrail verilerine göre daha önceki altı ay ile karşılaştırıldığında(2.278 roket ve ölümcül bomba) Gazze tarafından İsrail'e atılan roket sayısında oldukça önemli bir düşüş gözlenmektedir. Aynı verilere göre ise 2008 yılı Ocak-Aralık ayları içinde atılan roket sayısı 1,571 iken ölümcül olarak nitelenen bomba sayısı 1531’dir.


Sonuç:

Mısır’ın tüm bu yaşananlardan sonra Arap halkları nezdinde itibarı azalsa da, yeni Obama yönetimi ile bölgesel arabuluculuk faaliyetlerine devam edeceği söylenebilir. İsrail cephesinde ise önceki hafta Türkiye’ye yaptığı ziyarette barış mesajları veren Olmert’e karşılık Golan’ı ziyaret eden İsrail’in şahini Likud lideri Benjamin Netanyahu, seçimlerde güçlü bir aday olarak görülmekteydi. Aynı zamanda Netanyahu’nun seçimde kullandığı argümanlarından birisi Kadima’nın Hamas saldırıları karşısında yeterince sert olmadığı şeklindeydi. Buna karşılık Cumartesi ve devamında yaşananlar Tzpi Livni’nin ve İşçi Partisi başkanı ve Savunma Bakanı Ehud Barak’ın istendiğinde ne kadar sert olabileceğini göstermiştir. Gazze saldırısının Şubat ayındaki seçimlerde bu liderlere katkıda bulunacağı kaçınılmaz olmasına rağmen Mahmud Abbas’ın erken yapılmasını talep ettiği Filistin başkanlık seçimlerinde nasıl bir sonuç vereceğini zaman içinde görülecektir.


[1]Fehmi Hüveydi, “اللعب علي المكشوف”(Açıktan Oynanan Oyun), El-Dustur, 03.01.2009
[2]İbrahim Hammami, “من فاجأ من؟” (Kim Kime Süpriz Yaptı?), www.palestine-info.info/ar , 01.01.2009
[3]Mustafa Barguti, Palestine's Guernica, Al Ahram Weekly, 1-6 Ocak 2009.


Serpil Açıkalın
USAK Ortadoğu Araştırmaları Merkezi
05 Ocak 2009
sacikalin8@gmail.com

12 Kasım 2008 Çarşamba

Obama ve Ortadoğu



Serpil Açıkalın
11 Kasım 2008
USAK

Barack Obama iki yıl süren seçim kampanyalarının ardından 4 Kasım 2008 de Amerika’nın 44. başkanı oldu. Martin Luther King 45 yıl önce ‘bir hayalim var’ derken bir gün siyah bir Amerikalının başkan olacağını tahmin edebilir miydi bilinmez ancak bugün Amerika, Luther King’in eşitlik talebinin ötesinde siyahi bir başkana sahip.

Barack Obama’nın seçilmesiyle sekiz yıl süren Bush döneminin sona ermesinin, Ortadoğu’da genel olarak hâkim olan Amerikan karşıtlığını gelecekte hangi yönde etkileyeceği merak ediliyor. Kampanyalar süresince Obama’nın rakibi McCain’in uygulayacağı politikalar sekiz yıllık pre-emptive(önleyici) politikalara dayalı Bush doktrininin bir devamı olarak algılandı. Politikada deneyim sahibi ve beyaz olması gibi özellikleri McCain için bir avantaj; siyah olması, yeterince Hıristiyan ve milliyetçi olmaması ve dış politikada deneyimsiz olması gibi özellikleri ise Barack Obama için bir dezavantaj olarak görüldü/gösterildi. Ancak Obama için dezavantaj olarak görülen bu özellikler, Bayaz Sarayı ‘Beyaz Adam’ ve Amerika’yı Bush ile özdeşleştiren Araplar için tam tersine Obama’ya karşı psikolojik bir yakınlık duyulmasına sebep oldu.
Ülkesi şeytan ekseninde yer alan bir Arap için haçlı seferlerinin yüzyıllar sonra tekrar dile getirilmesi dahi Amerika’ya karşı olan önyargıların artması için yeterliydi. Afganistan işgali sonrası Irak savaşı ile doruğa çıkan Amerikan karşıtlığının bir göstergesi olarak, Amerika ile işbirliği yapan Arap Devletlerinin halkları bu ilişkinin sadece hükümetler arasında sınırlı olduğunu, Amerika ve İsrail’in kendileri için hala ülkelerindeki ve dünyanın diğer ülkelerindeki ‘kötülüğün kaynağı’ olduğunu iddia ediyorlar. Bununla birlikte Obama’nın İsrail ile ilgili olarak yaptığı açıklamalarda Araplar için olumsuz sayılabilecek ifadeler kullanmasına rağmen hala destek alabilmesi, kendisinin bu halklar tarafından aslında bir ‘sembol’ olarak da görüldüğünü kanıtlıyor. Bu durum aynı zamanda Obama’nın ve rakibi olan McCain ve yardımcısı Palin’in nasıl bir fenomen haline dönüştüğünü de gözler önüne seriyor.

Mısırlı Yusuf Kardavi gibi bazı önemli isimler cihadın devam etmesi için McCain’in seçilmesini tercih ettiklerini açıkladılar. Bazı Arap yorumcular ise Obama’nın seçilmesiyle Amerikan sisteminde radikal bir değişimin olmasını beklemiyor, çünkü 1940’lı yıllardan itibaren İsrail’in güvenliğini sağlayan ve bölgede petrole dayalı çıkarlarını devam ettirmeye dayalı politikalar izleyen ABD’nin başkanın Cumhuriyetçi ya da Demokratik Parti’den olması çok da önemli değil. Onlara göre yeni başkan var olan politikaları uygulamaya devam edecek. Seçimlerden birkaç gün önce Obama’nın seçmenlerine seslenirken “Korku yerine ümit edin, bölünme yerine birleşin…sadece bu seçimleri kazanmak için değil…bu ülkeyi değiştirmek için…dünyayı değiştirmek için…” sözleri nedeniyle değişim bekleyenler de var. Ancak belki de bu yorumlar arasında en gerçekçi olanı Amerikan politikalarının değil üslubun değişeceği şeklinde olan yorumdur. Pek çok Arap yazar gibi Mısırlı gazeteci Fehmi Huveydi de ‘Niçin McCain değil Obama?’[i] yazısında Hüseyin olan ikinci ismi kadar Obama’nın İran ve Suriye gibi ülkelerle diyaloga geçme çabasının dış politikada üslup değişimine işaret olduğuna değindi. Ayrıca Obama’nın seçilmesinin ABD’nin bölge halkları nazarındaki imajında düzelme umutlarına katkıda bulunduğuna da kesin gözüyle bakılıyor. Obama’dan beklenen ise Bush benzeri sert güç(hard power) yerine yumuşak güç (soft power) kullanması.

İsrail-Filistin Meselesi

Obama’nın AIPAC toplantısında yaptığı konuşması İsrail ve bölgedeki diğer ülkelerle ilişkilerde izlenecek yöne dair bilgiler verdi. Elektronik posta yoluyla dolaşan söylentilerde İsrail karşıtı olduğu ve Kolombiya ekolünden gelen Filistin hakları savunucusu Raşid Halidi’nin arkadaşı olduğu yönündeki iddialara rağmen, ‘İsrail’in dostu’ olarak ve ‘kalpten’ yaptığını ifade ettiği konuşmasında, İsrail-ABD ilişkilerinin sonsuza kadar devam edeceğinden emin olduğunu ve Kudüs’ün, İsrail’in bölünmez ve ebedi başkenti olacağını söyledi. Obama konuşmasında, 11 yaşındayken kaldığı kampta Amerikalı bir Yahudi olan kamp yöneticisi ile tanışmalarından ve bu yöneticinin Yahudi halkının yüzyıllar boyunca anayurt hayallerini, inançlarını, ailelerini ve kültürlerini koruması hakkında anlattıklarından bahsetti ve siyah bir Kenyalı olan babasından kendisi iki yaşındayken ayrılmasından sonra beyaz olan annesi ile Endonezya’ya, sonrasında ise Amerika’ya gelişiyle Yahudilerin geçmişi arasında bir bağlantı kurdu. Yahudi halkının ruhsal, duygusal ve kültürel kimliğini koruması, Siyonizm, anayurt düşüncesi ve Holokost’ta yaşananları çok iyi anladığını ifade etti. Obama konuşmasında Sderot’a fırlatılan füzelerin İsrail halkı için risk teşkil ettiğini ve Amerika’nın son dönemdeki uygulamalarının İsrail’in güvenliğine katkıda bulunmadığını söyledi. İsrail ile ABD’nin ortak çıkarlarının olduğunu söyleyen Obama, İsrail’in güvenliğinin ABD’nin güvenliği olduğunu ve İsrail’e önümüzdeki on yıl içinde 30 milyar dolarlık savunma yardımı yapılacağını açıkladı. Ayrıca iki devletli çözüm konusunda aktif rol alacağına dair söz verdi ve Lübnan ile yakınlaşan Suriye’nin kitle imha silahları peşinde olmasına rağmen ABD’nin, İsrail-Suriye barış görüşmelerinde İsrail’i destekleyeceğini söyledi.

Tüm bu açıklamalara rağmen gelecek yıl seçimlerin yapılacağı İsrail’de, Obama’ya karşı şüpheler başlangıçtan itibaren devam ediyor. İsrail-Filistin meselesinde zaten ümitsiz başlayan Annapolis Konferansı’ndan bir yıl sonra Batı Şeria’da genişlemeye devam eden İsrail yerleşimleri ve çatışmalar sürerken Obama, iki devletli çözüme ulaşmak için barış girişimlerinin yapılmasını savunuyor.

Ayrıca son yıllarda ABD’nin bölgedeki arabuluculuk faaliyetlerinin giderek Mısır, Türkiye, Katar ve Fransa gibi ülkelere doğru kaydığı gözlenmekte. Annapolis Konfreansının da zaten başından itibaren fazla bir beklentiyle başlamaması ABD’nin bu konudaki misyonunun giderek zayıfladığını ortaya koyuyor.

İran

Obama seçim kampanyaları süresince Arap ve Müslüman dünya ile diplomasi yoluyla uzlaşmaya gidilmesinden yana olan tek adaydı. McCain ‘bomb bomb Iran’ şarkısını söylerken Obama, İsrail’i savunacağına söz vermekle birlikte Bush yönetiminin Tahran ile konuşmama politikasını da başarısız bulduğunu söyledi. Obama İran’ın terörizmi desteklediğini ve yasadışı olarak nükleer silahlanmasından haberdar olunduğunu, ancak İran’a karşı geliştirilebilecek bir strateji yerine Irak’ın işgal edildiğini, bunun da Ortadoğu’da aşırılıkların gelişmesine katkıda bulunduğunu düşünüyor. Bununla birlikte Bush döneminde pozisyonunu daha da güçlendiren İran’ın nükleer faaliyetlerini de artırdığını ve İsrail için de daha tehlikeli bir hale geldiğini belirterek bu gerçekler karşısında İran’a karşı daha farklı bir politika izleneceğini söylüyor. Yaşanan son finansal kriz sonrası ABD veya İsrail tarafından başlatılacak olan İran’a karşı herhangi bir önleyici savaş ihtimali çok zayıf görünüyor. Obama, ABD’nin çıkarları söz konusu olduğunda İranlı liderlerle diplomasi yollu koşulsuz bir diyalog kurulacağını söylüyor ve Haziran ayında cumhurbaşkanlığı seçimlerinin yapılacağı İran ile görüşmek istiyor. İran ile yakınlaşma, ABD’nin Irak ve Afganistan’da istikrarın sağlanması, El-Kaide ile mücadele ve İran’ın petrol ve doğalgazından yararlanma gibi konularda şansını artırabilir. Ancak İran’ın rotasını değiştirmediği taktirde Avrupa, Japonya ve Körfez ülkeleri ile birlikte İran’a karşı ekonomik ve petrol ihracına yönelik izolasyon politikasına gidileceğini de ekliyor. Obama’nın diplomasiye dayanan politikaları yanında ABD ve İsrail’in güvenliği söz konusu olduğunda askeri seçeneği de saklı tuttuğu ise bilinen bir gerçek.

Obama’nın İran’ın nükleer silah geliştirmesinin kabul edilebilir olmadığına yönelik yaptığı açıklamasına karşılık İran Meclis Sözcüsü Ali Larijani tarafından ABD politikalarında esaslı değişimler yerine taktiksel değişimin kabul edilebilir olmadığını söyledi. Obama’nın seçilmesini takip eden Pazar günü Şarm el-Şeyh’te yapılan toplantıda ise Bahreyn, Ürdün, Mısır, Fas ve Birleşik Arap Emirlikleri'nin Dışişleri Bakanları Obama’nın İran ile diyalog girişimlerinden duydukları kaygıyı dile getirdiler. Toplantıya katılan ABD Dışişleri Bakanı Condalizza Rice ise ABD’nin, nükleer silah konusunda İran’ın bölgede öncelikli bir konuma gelmesine izin vermeyeceğini söyleyerek ülkeleri ikna etmeye çalıştı. Ancak Rice’ın hala ABD’nin eski yönetimi adına konuşuyor olması nedeniyle İran’ın, Lübnan, Suriye, Irak ve Körfez ülkeleri üzerindeki etkisinden kaygılanan Arap ülkeleri için bu konuşmanın çok fazla tatmin edici olduğu söylenemez.

Suriye

26 Ekimde Amerika tarafından Suriye’nin bombalanması sonrası gelen yorumlar saldırının sadece Irak sınırındaki teröristlerle ilgili olmadığı, aynı zamanda Şam’ın Lübnan’da Hizbullah ve Fetih El-İslam ile Gazze’de ise Hamas ile ilişkisiyle de bağlantılı olduğu yönünde. Saldırılar sonrasında ülkede on binlerce kişinin katıldığı gösteriler yapıldı. Beşar Esad yönetimi kendisini dünyadan izole etmeye çalışan Bush yönetimi ile yaşadığı sorunları Obama ile aşmayı hedefliyor. İran devleti ile Hizbullah ve Hamas gibi gruplarla müttefik olan Suriye’nin, İsrail ile barış yapma konusundaki istekliliği ve artık Hizbullah’ın da veto hakkının olduğu Lübnan ile diplomatik bağların kurulduğu da unutulmaması gereken diğer bir husus. Suriye’nin umudu ABD’nin aracılığı ile yapılacak olan barış görüşmeleri ile Golan Tepelerinin tekrar kazanılması. Obama, McCain’in aksine Suriye ile diyaloga da sıcak bakıyor.

Irak

Beş yıllık Irak işgalinin ardından Irak’ta şiddet devam ediyor. Amerika’da, Irak konusunda politik ve insani kayıpların yanı sıra savaşın finansal yönü de öne çıkmakta. 2000 yılında Saddam Hüseyin’e karşı Bush yerine Demokrat Al Gore'u destekleyen Kürtler son Amerikan seçimlerinde ise McCain den yanaydılar. ABD’nin Irak’ta 144 bin askeri var. Amerikan ve diğer ülke askerlerinin Irak’ta kalmasına izin veren Birleşmiş Milletler’in yetki süresi 31 Aralık’ta doluyor. ABD ve Irak arasında yapılacak olan ikili anlaşma ile Amerikan güçlerinin 3 yıl daha burada kalması planlanıyor. Ancak bu durum Sadr yanlılarınca destek bulmuyor ve ABD askerlerinin kalış süresinin uzatılması İran tarafından desteklenen Şii gruplar tarafından protesto ediliyor. Anlaşma olmadığı takdirde Amerikan askerlerinin Irak’taki kalış süresi 31 Aralık’ta bitecek. Obama ise ABD askerlerinin 2010’un Haziran ayına dek aşamalı olarak çekilmesini savunuyor. Yapılan yorumlar ise seçim öncesi ülkedeki beklentilere yönelik olarak çekilme vaadi verilmiş olsa da 2012 yılından önce çekilmenin düşük bir olasılık olacağı şeklinde.[ii]

Körfez Ülkeleri ve Mısır

Bölgede Amerika ile müttefiklik ilişkisi olan ülkeler yeni başkanın bu ülkelerin stratejik konumlarının farkında olduğunu bildiklerini ifade ediyorlar ve ilişkilerin güçlenerek devam etmesini umuyorlar. Mısır Devlet Başkanı Hüsnü Mübarek beş yıldır Washington’a ziyarette bulunmayarak Amerika ile sıcak ilişkinin devam etmediği sinyalini geçmişte verirken, yeni Amerikan Başkanı Mısır için de yeni bir sayfanın açılması anlamına geliyor. Mısır 2003 yılında Amerika’nın Irak müdahalesinde aynı safta yer almamış ve İran konusunda nükleer faaliyetlerine rağmen askeri müdahale konusunda Amerika’ya destek vermemişti. Buna rağmen Mısır'ın, Amerika’dan İsrail’den sonra dünyada ikinci en büyük yardımı alan ülke olması ve bölgedeki öncü rolü aynı zamanda bir sonraki hükümetle ilişkilerin daha yoğun olarak devam etmesi anlamına geliyor.

Körfez ülkelerinde ise halk diğer Arap ülkelerinde olduğu gibi kendisini Obama’ya daha yakın hissediyordu. Körfez ülkelerinde genelde muhafazakâr yaklaşımından dolayı Cumhuriyetçi adaylar tercih edilmekle birlikte, hükümetler arası ekonomik, politik, askeri ve güvenlik ilişkileri ve karşılıklı fayda göz önüne alındığında Cumhuriyetçi ya da Demokrat olması fark etmez anlayışı hâkim.

Yıllık ortalama 55 milyar dolarlık petrol alımını Suudi Arabistan’dan yapan Amerika'nın yeni başkanı Obama, kampanyası sırasında hedefleri arasında enerji bağımsızlığını da göstermişti. 10 yıllık süre içinde Ortadoğu ve Venezüella yerine başka kaynaklara yönelme sözü vermesine rağmen, Suudi Kral seçim sonrası Obama’yı tebrik etti ve yeni başkanla birlikte ABD-Suudi ilişkilerinin güçlenmesi temennisinde bulundu. Eylül ayında bazı Taliban liderlerinin davet edildiği ve bu hafta Pakistan Devlet Başkanı Asıf Ali Zardari’nin finansal destek için ziyarette bulunduğu Suudi Arabistan’ın, Taliban rejimiyle ve Pakistan ile devam eden diyalogu nedeniylede Amerikan yönetimince merkezi bir role sahip olduğu kabul ediliyor. [iii]

Sonuç olarak, Obama ile birlikte bölgeye yönelik bir üslup değişmesi bekleniyor ve Araplar için en iyi alternatif olduğu kabul ediliyor. El-Şark El-Evsad gazetesinden Bununla birlikte Amir Taheri’nin de belirttiği gibi iki yıl önce seçim kampanyaları başladığında konuşulan Irak konusunda ne yapılacağıydı ancak bugün konuşulan Amerika’da ne yapılacağı.[iv] Özellikle ülkede yaşanan mali sıkıntılar(ekonominin düzlüğe çıkarılması, sağlık sigortası reformu, enerji reformu ve vergi indirimi ) ve Irak sırada beklerken, bölge için en önemli sorunlardan sayılan İsrail-Filistin çatışması konusunda barış görüşmelerinin İsrail’de yapılacak olan seçimler sonrasında ve gecikmeli bir şekilde başlayacağı söylenebilir. Ayrıca dış politikada Afganistan, Pakistan ve İran öncelikli bir yere sahip. Bu yüzden bölgeye yönelik olumlu bir değişimin, yeni başkanın meşruiyet sağlama kaygısı da göz önüne alındığında çok kısa vadede gerçekleşmesi beklenmemelidir.


[i]لماذا أوباما وليس ماكين؟ , http://dostor.org/ar/index.php?option=com_content&task=view&id=6103&Itemid=51(Erişim tarihi 24 Ekim 2008)
[ii] Obama’s Administration not to Withdraw Troops from Iraq, but to Reduce Their Number, http://news.trend.az/index.shtml?show=news&newsid=1342270&lang=EN (Erişim tarihi 11 Kasım 2008)
[iii]Interfaith, Oil, and Afghanistan: Where Saudi and U.S. Interests Diverge, http://www.washingtoninstitute.org/templateC05.php?CID=2959
[iv]Obama's America: One Nation, Two Visions, http://www.asharqalawsat.com/english/news.asp?section=2&id=14639 (Erişim tarihi 9 Kasım 2008)


Serpil Açıkalın
USAK Ortadoğu Araştırmaları Merkezi
11 Kasım 2008
sacikalin@usak.org.tr

30 Ekim 2008 Perşembe

Finansal Krizin Arap Ülkelerine Yansıması



Finansal Krizin Arap Ülkelerine Yansıması
USAK-Serpil Açıkalın
30 Ekim 2008, Perşembe


1929’da patlak veren büyük bunalımdan sonra yaşanan en büyük mali kriz olduğu belirtilen finansal piyasalardaki en son dalgalanmalar, Amerika, Avrupa ve Asya piyasalarının ardından Arap ülkelerinde de kaygılara yol açtı.

Körfez’deki Arap ülkeleri petrol fiyatlarındaki düşüşe bağlı finansal sorunlar yaşarken, petrol dışı gelirlerin daha önemli olduğu diğer Arap ülkeleri için yabancı yatırımların azalması, turizm ve ihracatlarındaki azalmayla bağlantılı sıkıntılar ön plana çıkıyor.


Körfez Ülkeleri

Küresel finansal krizin etkisiyle ham petrol üretiminde dünyanın en zengin rezervlerine sahip olan Körfez bölgesinde büyüme doğrudan petrol gelirleriyle bağlantılı olduğundan petrol fiyatlarının düşmesi sonucu hızlı büyümede de düşüş gerçekleşmesi bekleniyor. Önceki haftalarda IMF, tüm ülkelerin bireysel çabalarına rağmen Körfez İşbirliği Konseyi(KİK) üyesi ülkelerin birlikte hareket etmesi çağrısında bulunmuş ve 2009 yılı için öngörülen % 7,1’lik ekonomik büyümenin % 6,6’ya düşeceğini tahmin etmişti. Tüm bu uyarılar petrol üreticisi Arap ülkelerini önlemler almaya itti. Geçtiğimiz hafta Cumartesi günü Riyad’da yapılan Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) üyesi altı ülke (Bahreyn, Kuveyt, Umman, Katar, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri) maliye bakanları ve merkez bankası başkanlarının katıldığı konferansta dünyayı saran finansal kriz konusunda alınabilecek önlemler konuşuldu. Ülkeler ayrıca ulusal düzeyde de önlemler almaya çalışıyorlar.

OPEC’in 1 Kasım’dan itibaren günlük 1.5 milyon varil petrol üretiminin düşürülmesi kararının ardından Cumartesi günü yapılan konferansta, finansal kriz karşısında bölgedeki banka ve borsaların karşılaştığı zorlukları en aza indirebilmek için birlikte hareket edilmesinin gerekliliği ve bölgede 2010 yılında ortak bir para biriminin kullanılması olasılığı konuşuldu. Körfez ülkeleri kriz karşısında likidite sorununu aşmak amacıyla bankalara yüksek miktarda fon aktarıyor. Cumartesi günü yapılan toplantı sonrası Suudi Maliye Bakanı İbrahim el-Asaf, Körfez ülkelerinde 2008 yılı için % 4-6 arasında bir büyümenin öngörüldüğünü ve büyümede yaşanabilecek herhangi bir düşüşün petrol piyasasından kaynaklanabileceğini açıkladı.[i]

Krizin başlangıcından itibaren bu ülkelerin borsalarında % 9’lara varan düşüşler gözlendi. Likidite sıkışması korkusu ve küresel kredi sıkıntısının bir sonucu olarak Körfez ülkelerinde ekonomik büyüme ve ‘mega’ altyapı projelerinin devam edip etmeyeceğine ilişkin endişeler ise artarak devam ediyor.

Ülkeler bankacılık sistemlerine yüksek düzeylerde para aktararak finansal sektörde güvenin artmasını amaçlıyorlar. Birleşik Arap Emirlikleri finansal sektöre 32,7 milyar dolar fon aktarma kararı aldı ve tüm banka mevduatlarına garanti verdi. Bölgedeki en büyük ekonomiye sahip olan Suudi Arabistan da ülkede finansal sorun yaşayan vatandaşları için sağlanacak desteğin 2.67 milyar dolara çıkarılması kararını aldı. Ayrıca ülkede önceki hafta tüm banka mevduatlarına garanti verildi ve bankaların borç vermesini kolaylaştırmak amacıyla bankalardaki zorunlu rezerv oranlarını % 13’ten % 10’a düşürüldü.

Katar ise finansal krizle baş edebilmek amacıyla yerel bankaların hisselerini satın alarak 5.3 milyar dolar tutarında finansal sisteme para aktardı. Bahreyn de likidite sıkıntısı çeken bankalar için fon sağlanabileceğini duyurdu. Kuveyt ise sadece gerekli olduğunda banka mevduatlarına garanti verileceğini açıklamasının ardından ülke içinden gelen eleştiriler sonrası doların değerinin yükselmesinden dolayı yaşadığı sıkıntı nedeniyle ülkenin ikinci büyük ticari bankası olan Gulf Bank’a müdahale kararı aldı ve bankaya bir yönetici atadı. Ayrıca yerel bankalardaki mevduatlara da garanti verildi.

Temmuz ayında 150 dolara yaklaşan petrol fiyatlarının neredeyse yarı yarıya düşmesi Körfez ülkelerinin yatırım yaptıkları diğer ülkelere aktardıkları fonların da azalmasına neden oldu.

Son yaşanan krizle Körfez ülkelerinde yaşananların Türkiye’ye etkisine bakacak olursak, dünyadaki ihracat pazarının daralması Türk ihracatçıları içinde kaygı verici oldu. Özellikle özelleştirmeler ve ihracat anlamında ön plana çıkan Körfez ülkeleri son 10 yıldır Orta Doğu pazarını keşfeden Türk ihracatçısı için de -diğer ülke ihracatçılarında olduğu gibi- küresel daralmada bir çıkış kapısı olarak görülüyor. Cari fazlası olan bu ülkeler geçmişte fon yatırımlarına önem verirken son yıllarda altyapı projelerine yönelmiş durumda ve bunların büyük bir kısmını inşaat projeleri oluşturuyor. Körfezdeki sıcak paradan yararlanmak isteyen ve bölgeye ağırlıklı olarak inşaat, motorlu taşıtlar ve tüketim malları ihracatı yapan Türk yatırımcısı da özellikle Birleşik Arap Emirlikleri ile ihracatını geçen yıla göre büyük oranda artırmış durumda. Geçen yıl 10. sırada olan Birleşik Arap Emirliklerine yaptığımız ihracat bu yıl Ağustos ayı itibariyle Almanya’dan sonra ikinci sıraya yerleşti. 2008’in ilk sekiz aylık ihracat rakamlarına baktığımızda Avrupa’ya ve Amerika’ya olan ihracatın gerilerken Bahreyn, Birleşik Arap Emirlikleri ve Afrika ülkelerinde büyük oranlarda artış gerçekleşmekte. Ancak günlük petrol üretim miktarını 1.5 milyon varil düşürme kararı alan OPEC ülkelerinin bu kararının diğer ülkelere yapılan yatırımlara etkisi ancak uzun vadede anlaşılabilecek bir durum. Önümüzdeki dönemde de Körfez ülkelerine olan ihracatın hacimsel artışının devam etmesine rağmen ihracat rakamlarında rakamsal bir düşmenin olması bekleniyor.


Körfez ülkeleri 2010 yılında ortak para birimine geçmeyi hedeflerken 11 Eylül olayları sonrası Körfezden Türkiye'ye gelen şirket sayısı 2008 Haziran itibariyle 2 bin 430’a kadar yükseldi.

Körfez ülkelerine yapılan ihracat kalemleri şu şekilde:

Birleşik Arap Emirlikleri: Demir-çelik, kıymetli taşlar ve metaller, mineral yakıtlar, elektrikli makineler, otomotiv yan sanayi.

Suudi Arabistan: Demir-çelik, otomotiv yan sanayi, halı, mineral yakıtlar, elektrikli makine.

Kuveyt: Demir-Çelik, hazır giyim, gıda, dokumacılık ürünleri, makine.

Katar: Demir-çelik, elektrikli makine ve teçhizat, kara ulaşım araçları, metal dışı mineraller, mobilya.

Bahreyn: Demir-çelik, gıda, tekstil, mutfak araç gereçleri, inşaat ve yapı malzemeleri.

Umman: Fiber optik kablo, demir-çelik, otomobil, gıda, ayakkabı.

Yemen: Tekstil, demir-çelik, çimento, oto lastik ve aksamları, tarım aletleri

Kuzey Afrika

Mısır

Mısır’a baktığımızda bu ülkede yabancı yatırımcılar çok kritik bir öneme sahip olduğundan yabancıların piyasadan çekilmesinden endişe duyuluyor. Mısır’da son yıllarda artan Arap yatırımcılar özellikle Yukarı Mısır bölgesinde yenilenebilir enerji kaynaklarını ve insan gücünü kullanmayı amaçlıyor. Körfez ülkeleri dışında ülkede Çin, Hindistan, Türkiye ve diğer bazı Asya, Güney Amerika ve Arap ülkelerinin de yatırımlarının hızla arttığı bilinmekte. 2008/09 mali yılında toplam dış yatırımın 10 milyar doları bulması beklenen Mısır’da, son dört yılda yapılan dış yatırımların –petrol de dâhil- % 40-60’ını Arap yatırımcılar oluşturuyor. Ayrıca Yukarı Mısır’da yapılacak olan yatırımlar için hükümet tarafından önemli teşvikler sunuluyor.

Küresel ekonomideki yavaşlamayla birlikte Mısır’da, petrol dışı ihraç ürünlerinde bu yılki ihracatı % 35 oranında artırma hedefine de ulaşılamayacağı tahmin ediliyor. Yurtdışından gelecek olan yatırımcıların öneminin farkında olan Mısır’ın, birkaç yıl önce Avrupa ve Amerika ile olan ticaret hacmi toplam ticaretin % 90’ını oluştururken bugün % 65 olması ise ülkede Arap ve Asya ülkelerinden gelen ticari ortakların sayısının arttığını göstermekte. Bununla birlikte ihracatın yarısından fazlasının hala Avrupa ve Amerika’ya yapılıyor olması nedeniyle ihraç ürünlerindeki talep azalmasıyla birlikte Mısır ihracatının da zarar görmesi bekleniyor. 2007 yılında Mısır’ın Amerika’ya yaptığı 7,7 milyar dolara ulaşan ihracat, Mısır Gayrisafi Yurtiçi Milli Hasılası’nın % 7’sini oluşturmakta.

Mısır’da 21-22 Ekim tarihleri arasında finansal krizin etkilerini tartışmak üzere Euromoney Konferansı düzenlendi. Kahire’de ‘Mısır’a Yatırım Yap’ sloganı ile gerçekleştirilen ve 600 uluslararası, Arap ve Mısırlı yatırımcının katıldığı Euromoney Konferansı’nda, yaşanan mali krize rağmen Mısır ekonomisinin kredibilitesinin yüksek olduğu belirtildi. Konferansta ele alınan konular arasında önemle üzerinde durulan konu ise yıl içinde ülkede gerçekleşen enerji ve emtia fiyatlarındaki artışlar oldu. Bankacılık siteminin pek çok ülkeden daha iyi olduğunu ifade eden Başbakan Ahmet Nazif, bu yıl %6-7 arasında büyümenin beklendiğini söyledi. Hedeflenen büyüme oranlarına ulaşabilmek için yatırımların (özellikle finansal krizin yaşandığı bir dönemde yatırımcı için daha cazip olan somut projeler arasında sayılabilecek altyapı alanında) ve iç tüketimin artırılması temel hedefler arasında gösterildi.

Mısır Ticaret ve Endüstri Bakanı Raşid Muhammed Raşid de Amerikan Ticaret Odasına yaptığı ziyarette, Amerikan bankacılık sistemi ve vatandaşlar arasında güven sorunun olduğunu, bununla birlikte Mısır için bazı avantajların bulunduğunu belirtti ve son krizin etkisiyle gıda fiyatlarında % 15’lik bir düşme olabileceğini söyledi. Eğer hükümet ve iş dünyası birlikte hareket etmezse % 7’lerde beklenen büyüme oranının 2008 yılı için yapılabilecek en kötü senaryolarda % 3-4’lerde olabileceğini, bunun da işsiz sayısında artışa sebep olacağını ifade etti. Dünya ticaretinde gerçekleşecek olan % 9,3’ten % 4,1’e beklenen düşüşle bağlantılı olarak Süveyş Kanalı gelirlerinde de ciddi bir düşme yaşanması Mısır’ın diğer bir kaygısı.[ii]

Mısır’ın önemli gelir kaynaklarından sayılan turizmde de küresel finansal krizin olumsuz bir etkide bulunması bekleniyor, oysa son iki yıldan beri bu gelirler rekor seviyeye ulaşmıştı. 2006 ve 2007 yıllarında toplam 9,7 milyar Mısır Poundu olan turizm geliri 2008 yılının ilk yarısında 9,5 milyar Mısır Poundu olarak gerçekleşti. Bu rakam Mısır Gayrisafi Yurtiçi Milli Hasılası’nın % 11’den fazlasını, yabancı para gelirlerinin ise % 19,3’unu oluşturuyor. Ancak turizm gelirlerindeki düşüşün ilerleyen aylarda gerçekleşmesi bekleniyor. Süveyş Kanalı’nın Eylül ayındaki gelirlerinde ise %7 oranında bir gerileme oldu ve Ağustos ayında gerçekleşen 504,5 milyon dolarlık gelir Eylül ayında 469,6 milyon dolara geriledi. Yabancı yatırımlara yönelik kaygı ise ülkeye yatırımın riskli olmasından değil, kredilerdeki düşüşten kaynaklanıyor.

Mısır’da son 16 yılın en yüksek enflasyon oranı Ağustos ayında % 23 olarak gerçekleşti. Bu fiyat artışları Mayıs ayında hükümetin memur maaşlarında artışa gitmesinden sonra Mısır borsasında da kayıplar oldu ve Eylül ayının başından itibaren düşüş %35 civarında gerçekleşti.[iii] Harcamalarının büyük bir kısmını gıda maddelerinin oluşturduğu pek çok Mısırlı için merak konusu dünya çapında yaşanan fiyat düşüşlerinin niçin hala gıda fiyatlarına yansımadığı. 80 milyona yaklaşan nüfusunun % 40’ı günlük 2 doların altında bir gelirle yaşayan ve resmi rakamlara göre % 9,1[iv] olmasına rağmen çok daha yüksek olduğu bilinen işsizliğin yaşandığı ülkede halk için yaşanan tartışmalar içinde en fazla önem taşıyan konu gıda fiyatlarının düşüp düşmeyeceği konusu.


Cezayir – Tunus - Libya –Fas

Tunus’a baktığımızda, devlet yetkilileri tarafından küresel krizin ülkeye etkisinin çok düşük düzeyde olacağı iddia edilmekte. Tunus Merkez Başkanı Tevfik Baccar yaptığı bir açıklamasında krizin ‘bulaşıcı’ etkisi konusunda endişelerinin olmadığını çünkü Tunus’taki finansal yapının diğer ülkelerden farklı olduğunu ve morgage sisteminin bu ülkede diğer ülkeler kadar gelişmemiş olduğunu belirtti. Ancak özellikle tarım ürünleri, turizm, ihracat ve gurbetçi işçilerin gelirleri nedeniyle Avrupa’ya büyük ölçüde bağlı olan Tunus’ta, finans yetkilileri kriz konusundaki endişelerini daha rahat dile getiriyorlar. Krizin Avrupa’ya ulaşmasının ardından ülkeye yapılan yatırımlarda ve Avrupa’da yaşayan işçilerin gelir transferlerinde düşüşün yanı sıra, Tunus ihracatı ve ülkeye gelen Avrupalı turistlerin sayısında da bir azalma bekleniyor.[v]

Cezayir’de de hükümet yetkilileri, ülkede uygulanan finansal stratejiler, ülkenin uluslararası finansal piyasalara tam entegre olmaması ve borçların erken ödenmesinden dolayı, faiz oranı yüksekliği ve likidite krizi gibi sorunlarla kısa vadede yüz yüze gelme ihtimalinin olmadığını belirtmekteler. Bununla birlikte finans uzmanları, krizin negatif etkilerini dünya çapında düşen petrol gelirleriyle bağlantılı olarak temelde hidrokarbona dayanan Cezayir ihracatının getirisinin düşmesi ve buna bağlı olarak yatırımların azalması olarak sıralıyorlar.[vi]

Fas’ta da finansal krizin etkisiyle dış yatırımlar, turizm ve ihracat gelirlerinin azalmasıyla birlikte büyüme oranlarının düşmesi bekleniyor. Fas’a 2010 yılında 10 milyon turist gelmesi ve turizm gelirlerinin Gayri Safi Yurtiçi Hâsıla’nın %20’sini bulması tahmin edilse de Avrupa’da yaşanan durgunluktan dolayı bu hedefe ulaşılamayacağı anlaşılıyor. Ancak Merkez Bankası Başkanı Abdul Latif Joahri yaptığı açıklamada, Avrupa’da ihtiyaç duyulacak ucuz tarım işçilerinin Fas’tan sağlanmasının krizin fırsatlarından birsi olacağını söyledi. Ancak Avrupa’da bulunan düşük vasıflı Faslı işçilerin krizden olumsuz etkilenmesi de söz konusu. Fas Enerji Bakanı da yaptığı açıklamada krizin etkisinin ancak orta vadede ortaya çıkacağını, şu an petrol fiyatları düşse dahi 80 milyar dolarlık bir gelirin 2008 yılı için beklendiğini ve ülke 137 milyar dolarlık yabancı rezervlere sahip olduğu için devam eden projelerde herhangi bir iptalin söz konusu olmadığını açıkladı.[vii]

Afrika’daki en büyük petrol rezervlerine sahip olan Libya’da ise gelecek yılın bütçe hesaplarında petrol fiyatı 45 dolar olarak yapılıyor ve Başbakan Dr. Bagdadi El-Mahmudi Libya Yüksek Ekonomi Komisyonu toplantısında yaptığı açıklamada finansal krizin Libya’ya hiçbir etkisinin olmadığını söyledi.[viii] Merkez Bankası Başkanı Ferhat Bengdara da yaptığı açıklamada petrol fiyatlarının 45$ a düşmesi durumunda dahi ülkede devam eden gelişmenin aksamayacağını ve 2008 yılı büyüme tahmininin %6,5 olduğunu söyledi.[ix] Libya’da 2008 yılında gerçekleşen %12’lik enflasyonun 2009’da %5-6 civarında olması hedefleniyor ve petrol düşüşlerinden dolayı gelecek yıl büyümenin %6 ya düşmesi bekleniyor.

Libya’da bulunan Türk yatırımcıların sayısı ise dikkat çekici düzeyde yüksek. Müteahhitler Birliği Başkanı Erdal Eren, son 3 yılda Libya'da alınan işlerin 8 milyar doları aştığını ve 2007'de, 19.5 milyar dolar dış müteahhitlik işinin 4.9 milyar dolarını Libya'da aldıklarını söyledi.

Kuzey Afrika’ya genel olarak bakıldığında petrol ihraç eden Cezayir ve Libya düşen petrol fiyatlarından etkilenirken, Tunus, Fas ve Mısır gibi gelir kaynakları daha çeşitli olan ülkeler ise turizm, ihracat ve yabancı yatırımların düşmesinden endişeleniyor.



[i] Crisis GCC to unify stand against crisis,
http://www.zawya.com/story.cfm/sidZAWYA20081026030153/GCC%20To%20Unify%20Stand%20Against%20 (Erişim tarihi 26 Ekim 2008)
[ii] رشيد: نمو الاقتصاد المصري قد يتراجع إلي ٣% .. ومعدلات البطالة سترتفع
http://www.almasry-alyoum.com/article2.aspx?ArticleID=182822&IssueID=1197 (Erişim tarihi 23 Ekim 2008)
[iii]Marking down growth rate, published, www.gulfnews.com/business/Business_Feature/10255142.html, (Erişim tarihi 29 Ekim 2008)
[iv] http://www.capmas.gov.eg/eng_ver/sdds/SDDS3.htm
[v] Tunisia watchful but unafraid of global financial crisis, http://www.magharebia.com/ cocoon/awi/xhtml1/en_GB/features/awi/features/2008/10/15/feature-01, (Erişim tarihi 27 Ekim 2008 )
[vi]Algerian government reassures people on financial stability, http://www.magharebia.com/cocoon/awi/xhtml1/en_GB/features/awi/features/2008/10/10/feature-01 , (Erişim tarihi 27 Ekim 2008)
[vii] 2010 Tourism Vision Gave New Momentum to the Sector, Minister, http://www.map.ma/eng/sections/economy/2010_tourism_vision/view (Erişim tarihi 27 Ekim 2008)
[viii] Libya Ready to Avert Financial Crisis, http://www.libyait.com/libya-ready-to-avert-financial-crisis (Erişim tarihi 27 Ekim 2008)
[ix]Libya making 2009 plans based on $45 oil, http://www.chron.com/disp/story.mpl/business/6073940.html , (Erişim tarihi 28 Ekim 2008)



Serpil Açıkalın
sacikalin8@gmail.com
USAK Ortadoğu Araştırmaları Merkezi
30 Ekim 2008