<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-2998097783516586030</id><updated>2011-09-07T05:38:57.002-07:00</updated><category term='My Book(Yemen Dosyası)'/><category term='Syria Pictures (By Serpil Açıkalın)'/><category term='Lebanon'/><category term='Türkiye'/><category term='Suriye'/><category term='Diaspora ve Türk Dış Politikası Kitabı'/><category term='Turkish Foreign Policy'/><category term='Book Reviews(English-Turkish)'/><category term='Lübnan'/><category term='Irak'/><category term='İsrail-Filistin'/><category term='Yemen'/><category term='Mısır'/><category term='Ermeni Sorunu'/><category term='Middle East'/><category term='Orta Doğu'/><category term='Israel-Palestine'/><category term='Iraq'/><category term='Turkey'/><category term='Syria'/><title type='text'>Serpil AÇIKALIN</title><subtitle type='html'></subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://sacikalin.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2998097783516586030/posts/default?max-results=100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sacikalin.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><author><name>Serpil AÇIKALIN</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09313460798902249210</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_-Y9wV3jtNgg/SPmE8_L55OI/AAAAAAAAAFw/SzsMrt5TUsM/S220/Serpil_Acikalin_USAK.jpg'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>51</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>100</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2998097783516586030.post-1550353479735250687</id><published>2011-02-05T11:15:00.000-08:00</published><updated>2011-05-25T21:49:22.966-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Mısır'/><title type='text'>Mısır'da Son Tavize Doğru ve Domino Etkisi Tartışmaları</title><content type='html'>Tunus’ta başlayan ve haftalardır Arap dünyasında devam eden nümayişin en son sıçradığı ülke olan Mısır’da ülkeyi 30 yıldır yöneten 82 yaşındaki Cumhurbaşkanı Hüsnü Mübarek karşıtı gösteriler onuncu gününü tamamlamışken, bugün gelinen nokta alınan yolu da gösteriyor…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1 Şubat gecesi Mübarek tarafından yapılan açıklamalarda, yönetimin Eylül ayındaki Cumhurbaşkanlığı seçimlerine dek devam edeceği ve yakın bir dönemde seçimlerin söz konusu olmadığı mesajı verilmişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uzun yıllardır Mübarek iktidarını korumakla görevlendirilmiş olan ordunun artık meşruiyeti kalmamış olan rejim dolayısıyla halk ile karşı karşıya gelmek istemediği ülkede Hüsnü Mübarek’in geçtiğimiz günlerde verdiği tavizleri yeterli görmesi ve istifa etmekten kaçınması ümitsizliği artırdı ama Mısır halkı yılmadı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugün ise yeni bir gelişmeyle Cemal Mübarek istifasını açıkladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu durum şimdiye kadar verilen tavizlerin en önemlilerinden, ama ülke hala Hüsnü Mübarek'in yakın bir zamanda gerçekleşeceğini umduğu istifasını bekliyor. Çünkü ne Başkan vekili atanması ne de 76. ve 77. maddelerin değiştirilmesine yönelik verilen sözler aslında halkın asıl talebi olan Mübarek’in gitmesini karşılamıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak Mübarek'in gidişinin ardından Ömer Süleyman’ın göreve neredeyse aynı kalan eski ekiple sekiz ay daha devam etmesi de Tahrir Meydanı’ndaki göstericileri tatmin etmeyecektir. Artık yapılması gereken, yeni Başkan’ın meşruiyetinin uluslararası gözlemciler nezaretinde yapılacak olan seçimlerle sağlanmasıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu süreçte Parlamento seçimlerinin de tekrar yapılması gerekiyor; zira yeni seçimlerle Müslüman Kardeşler’in Kasım seçimlerindeki şiddet ve adaletsiz uygulamalar nedeniyle hiç sandalye kazanamadığı Meclis’teki sayıları da doğal olarak artacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Domino Etkisi Olur mu?&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son dönemde en fazla sorulan sorulardan bir diğeri de Mısır’da yaşananların bir domino etkisi yaratıp yaratmayacağı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu noktada sayılan belli başlı ülkeler Yemen, Cezayir, Ürdün ve Suriye.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu ülkelere, küçük olmasına karşın ülkede barındırdığı muhalif hareketler ve diğer Körfez ülkeleri ile karşılaştırıldığında doğal kaynak bağımlılığı yerine ekonomik çeşitlenmeyi tercih etmesi nedeniyle Bahreyn de eklenebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne var ki yaşanan nümayişin yayılması olası bir durumken, her ülkenin kendi tarihsel ve güncel koşulları da dikkate alınmalı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Örneğin Suriye, muhaberat servisinin bölgede en iyi işlediği ülke. Ayrıca, bölgenin en seküler halklarından birine sahip olan Suriye’de, Başer Esad’ın konsolidasyon sürecini hala yaşıyor olması, genç bir lider olması, ülkede yaşayanların Mısır’dan farklı olarak liderlerinin eleştirilmesine daha az şahit olması, 2000’li yıllarda ekonomik reformların hızlanması ve Suriye’de Esad’ın yerini alacak bir liderin bulunmaması gibi faktörler, Suriye açısından iktidar değişimini yakın dönemde mümkün kılmıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ülkede son günlerde yapılan ufak çaplı gösteriler, üyeliği idama kadar götüren ve Mısır’dan çok daha kısıtlı şartlarda var olmaya çalışan Müslüman Kardeşler tarafından düzenlenmektedir ki, bu bir halk hareketini temsil etmemektedir. Ayrıca Suriye’nin işgal altında topraklarının bulunması ve Batı ve İsrail karşıtı duruşu da ülkedeki meşruiyetinin temel kaynaklarını oluşturmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yemen örneğinde ise, ülkenin kuzey ve güneyinde birbirinden bağımsız var olan çatışmalar ve ayrılıkçı hareketler göz önüne alındığında, toplumda ekonomik koşullar dışında farklı taleplerin de olduğunu gösteriyor. Ali Abdullah Salih’in bir sonraki seçimlerde tekrar aday olmayacağını açıklaması elbette ki olumlu bir gelişme. Bununla birlikte, ülkedeki El-Kaide faaliyetleri ve Kızıl Deniz ve Hint Okyanusu gibi uluslararası petrol ve taşımacılığın ana noktaları üzerinde konumlanması ve Kuzey’deki İran etkisi gibi koşullar, özellikle Amerika’nın Yemen’e özel bir önem atfetmesi ve değişimi ancak kontrollü olarak gerçekleştirmek istemesi için yeterli.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ürdün ve Bahreyn gibi ülkeler ise halkın somut taleplerinin olduğu ülkelerdir. Ürdün’de, tüm yetkinin toplandığı monarşiye karşın, Müslüman Kardeşler’in kolu olan İslami Cephe, Mısır’daki ana hareketten dahi daha özgür ortamda siyasi parti kurabilmiş ve mecliste yer alabilmiştir. Buna karşın ülkedeki en önemli muhalif grup da yine aynı parti. Ancak bölgede insani gelişim bakımından en iyi seviyelerde olan bu iki ülkede halkın talebi kralın alaşağı edilmesinden çok insan hakları, ekonomi ve siyasi hakların genişletilmesine yönelik. Bu nedenle ekonomik ve siyasi reformlar kısa vadede toplumsal yatışmayı da sağlayacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cezayir’de ise, 1990’ların başlarında Tunus benzeri bir siyasi açılım sonrası İslami grupların seçimlerden yüksek oy oranları ile çıkmaları ve ülkenin yıllar süren iç savaşa sürüklenmesi, halkın bugün daha temkinli davranmasını zorunlu kılıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüm bu faktörlere ek olarak ülkelerdeki kurumsal ve insani diğer koşulların da bir araya gelmesi gerekmektedir. Mısır örneğinde, 1950’lerde ve 1960’lı yıllarda Arap milliyetçiliğine ev sahibi yapmış bir halka sahip olunması, ülkenin bu yıllarda Arap dünyasında radyo yayıncılığını milliyetçilik amaçlarına da hizmet etmesi amacıyla bölgede yayması, film ve müzikleri ile bölgede önemli bir yerinin olması gibi sebepler, ülkenin insani kapasitesini gösteriyor. Ne var ki 1970’lerle birlikte başlayan liberal dönem sonrası ülkede artan ekonomik adaletsizlik ve sosyal koşulların kötüleşmesi, halkın geçmişteki öncü rolünü kaybeden bir ülkeye bağlılığını azaltmış ve eleştirel bakış artmıştır. Ayrıca Cemal Abdul Nasır döneminde lağvedilen çok partili sistemin aslında Kral Faruk döneminde işliyor olması da ülkenin çok partili sistem geçmişine sahip olduğunu göstermektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Sonuç Yerine..&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hüsnü Mübarek birkaç gün önce artık verebileceği tüm tavizleri verdiğini düşündüğünden, en son çare olarak halkın birbirine kırdırılması anlamını taşıyan bir süreci göze aldı ve kendi taraftarlarını meydanlara saldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu kişilerin gösterilerin başladığı ilk günlerden itibaren bir hafta boyunca hiç bir tepki vermemesi ve Cuma günü gerçekleşecek büyük eylemler öncesi ufak sayılar halinde ortaya çıkması, kendilerinin iktidar partisi tarafından parayla meydanlara getirildiği ve yönlendirildiği iddialarını kesinleştirdi. Hüsnü Mübarek uluslararası baskıları üstüne çekmemek için günlerdir kaçındığı şiddet eylemlerine bu yolla başvurmaya başladı ve halkı yıldırma yolunu tercih etti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak bugünkü istifalar gösteriyor ki devam eden gösteriler işe yaradı…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Göstericilerin ısrarının nedeni yıllardır kısa sureli protestolara ev sahipliği yapan ülkenin, 2011 seçimleri öncesi bugün yaşananları son bir şans olarak görmesinden kaynaklanıyor. Mısır halkından gelen yazılı mesajlar ve görüntülerde sıklıkla gurur anlamındaki ‘kerame’ kelimesi kullanılıyor. Çünkü yıllardır kaybedilen gurur ve kendini eleştirmeye alışan Mısır halkı bugün aynı zamanda kendi gururunun da savaşını veriyor…&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2998097783516586030-1550353479735250687?l=sacikalin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sacikalin.blogspot.com/feeds/1550353479735250687/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2998097783516586030&amp;postID=1550353479735250687' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2998097783516586030/posts/default/1550353479735250687'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2998097783516586030/posts/default/1550353479735250687'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sacikalin.blogspot.com/2011/02/msrda-son-tavize-dogru-ve-domino-etkisi.html' title='Mısır&apos;da Son Tavize Doğru ve Domino Etkisi Tartışmaları'/><author><name>Serpil AÇIKALIN</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09313460798902249210</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_-Y9wV3jtNgg/SPmE8_L55OI/AAAAAAAAAFw/SzsMrt5TUsM/S220/Serpil_Acikalin_USAK.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2998097783516586030.post-1037381347866602422</id><published>2011-01-29T07:04:00.000-08:00</published><updated>2011-05-25T21:53:10.696-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Mısır'/><title type='text'>Kifaye Ya Mübarek Kifaye! Ortadoğu’da Ekmek ve Demokrasi Savaşında Tarih Yazılıyor</title><content type='html'>Kifaye Ortadoğu’da son yıllarda çok kullanılan bir kelime haline geldi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Konuşmaktan ve oyunun parçası olmaktan yorulan halklar için artık bu tek kelime yeterli.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Basit ve açık bir anlamı var ‘kifaye’ kelimesinin: Yeter!!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arap dünyası 1979’da İran’da yaşananı tekrar etmek ve ölüm ve suikastlar dışında değişmeyen liderlerinin kendi hayatlarına verdiği zararın artık sonlanması için söyler oldu bu kelimeyi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama Cumayı Cumartesiye bağlayan gece Hüsnü Mübarek’in yaptığı açıklama bir kez daha gösterdi ki yıllardır tekrar edilen bu kelime Mısır lideri tarafından yine yanlış anlaşıldı…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;2011’e Girerken..&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha 2011 yılının ilk ayı sona ermeden Ortadoğu’da art arda yaşanan gelişmeler ‘Acaba?’ sorusunu tekrar sormamızı gerekli kıldı. Lübnan, Tunus, Yemen, Ürdün, Cezayir ve geç kalmış gibi görünse de beklenenin çok üstünde bir katılımın gerçekleştiği ve asıl sonucun da yine bu ülkeden çıkacağı izlenimini veren protestolarla Mısır sokakları...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arap Dünyasında Demokrasi Sorunu&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arap dünyasına bakıldığında monarşi, yarı-otoriter ve tam otoriter rejimlere rastlanırken Lübnan ve Fas’ı nispeten daha demokratik ülkeler olarak sınıflandırmak mümkün. Ancak dünya genelinde 1970’lerde hızlanan demokratikleşme dalgası neticesinde Latin Amerika’dan Afrika’ya dek pek çok ülkede gözlemlenen gelişmeler değerlendirildiğinde Arap dünyasının bir ‘istisna’ olarak adlandırılmasının artık bir gelenek haline geldiğini de unutmamamız gerekiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Demokrasinin gereklerinden olan muhalefetin özgür bir ortamda işlevini yerine getirmesi ve seçim sisteminin düzgün işlemesi Ortadoğu’da yıllarca eksik kaldı. Halkların hükümetlerine güveni o derece azaldı ki seçimlere katılım oranları giderek düştü ve artık seçim günü ölenlerin sayısının azalması bizi sevindirir oldu…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Söz konusu demokrasi eksikliğini açıklamak için yıllar boyunca akademik çevrelerce İslam, Arap kültürü, Batı müttefikliği, Siyasi İslam, ekonomik koşullar, rentier(doğal kaynak bağımlısı) devlet ve daha pek çok faktör öne sürüldü ve bunlardan hangisinin daha baskın olduğu yıllar boyunca tartışıldı. Tüm bu faktörlere ek olarak, Arap dünyasında giderek artan derecede devlet ile işbirliği yapan ülke elitleri de değişim yerine statükoyu savunarak çıkarlarının devamından yana olmayı tercih etti ve hatta parlamentolarda milletvekilliği için iktidar partileri ile kol kola seçimlere girdi. Ülkelerdeki elitler hem sistemin devamının temsilcisi hem de kaz gelecek yerden tavuk esirgenmez mantığı ile kaynak sağlayıcısı haline dönüştü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arap ülkelerinin Birleşmiş Milletler tarafından yayınlanan İnsani Gelişim Raporları’nda başarılı bir seyir izlememesi, bir zamanların Arap olmakla övünen halklarının milliyetçilik duygularını da neredeyse bitirdi; sonuç olarak, kendilerini çok kolay eleştirebilen ve devletlerine bağlılığı olmayan ve ekonomik sorunların bir sonucu olarak ahlaki dejenerasyonun da giderek arttığı topluluklar ortaya çıktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tesev’in de geçtiğimiz yıl Ortadoğu ülkelerinde yaptığı anket sonuçları da gösteriyor ki, bu halklar için ekonomik sorunlar Filistin sorunundan dahi daha öncelikli. Ancak Ortadoğu’da pek çok Batılı ülke için asıl endişe verici olan ve Arap dünyasında demokrasiyi desteklemek ve desteklememek arasında bu ülkeleri çıkmaza götüren, Ortadoğu’da demokrasinin aynı zamanda ülkelerin sistemsel yapısında da bir değişim yaratabileceği ve bölgede İsrail ile barış halinde olan devletleri kaybetme korkusuydu. Bununla birlikte yine de İslami hareketlerin kendilerini göstermediği ve toplumu birleştiren son bir aydır devam eden nümayişin dünya çapında daha fazla destek bulduğu görülüyor. Mısır’da olayların büyüdüğünü gören Mübarek hükümeti de ilk planda Müslüman Kardeşler’i ön plana çıkartarak Batı’dan destek aradı. Ancak sosyal medya yoluyla yayılan mesajlar Müslüman Kardeşler’den daha öte kitlelere ulaştı. Bugün geldiğimiz noktada yıllardır ağır aksak devam eden muhalefetin, Tunus sonrası kendine gelen güveni ve Batı’dan ümidini kesmiş olmanın verdiği tek çare anlayışı ile daha senkronize ve yılgınlığını atmış bir şekilde ölümü dahi göze alarak tarih yazdığına şahit oluyoruz. Bundan beş yıl önce Büyük Ortadoğu Projesi ile bölgede demokrasinin yayılması iddiasında bulunan Amerika’nın yerinden oynatamadığı taşlar bugün bölgenin kendi halkları tarafından yavaş yavaş sökülüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Mısır’daki Durum&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu köşede ekonomisi, seçim sistemi ve ülkenin en güçlü muhalif gücü olan Müslüman Kardeşler’i içeren yazılarla Mısır’ı defalarca kez anlattık. En son olarak da ülkenin içine düştüğü çaresizlik ve durgunluktan bahsetmiştik. Hatta o kadar ki, Mısır için ülke gündemi bir ay dahi takip edilmese pek eksiklik hissedilmez denilir ki bu büyük ölçüde doğrudur. Ancak son üç gündür yaşananlar neticesinde ‘bu defa farklı’ anlayışı hakim. Facebook sosyal ağını Cuma günü itibariyle kullanmaları yasaklansa da Mısırlı pek çok genç ve muhalif partinin 25 Ocak protestosu için günler öncesinden başlayan destek arama mesajları dikkatleri tekrar ülkeye çevirdi. Bu mesajlar Arapça, İngilizce, Fransızca dillerinde gönderildi ve Mübarek karşıtı karikatürleri de içeriyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İktidara geldiği dönemde demokrasi sözünü veren Mübarek’in beş dönemdir işgal ettiği mevki nedeniyle demokrasi meselesi Mısır sokaklarında yıllardır var olan bir mesele. Ülkenin yarı otoriter yapısı nedeniyle belli sınırlar dahilinde muhalefete izin verilmesi ve sınırların giderek belirsizleştiği dünyada kendi ülkelerini uluslararası kanallarda izleyen Mısır halkı, yaşadıkları ekonomik sorunların temelinde iktidarın olduğunun yıllardır farkındalar. Sokakta karşılaşılan herhangi bir Mısırlı size ilk olarak ülkedeki enflasyondan bahsederken ve sıcağın kavurduğu iklim altında ülkenin %40’ının üzerindeki nüfusu fakirlik sınırları altında yaşarken, ömründe bir defa toplu taşıma aracı kullanmamış olan ve Kahire Amerikan Üniversitesi mezunu gençler yanı başlarındaki sıradan halka fakirliklerini bir kez daha hatırlatıyor. Bunu gören Hüsnü Mübarek de son yıllarda ülke içindeki fakirlikle ilgili sembolik projeler için halefi olmasını planladığı oğlu Cemal Mübarek’i görevlendirirken kendisi ülkeyi dışarıda temsil etme misyonunu benimsemiş durumda.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mısır’ı Tunus ve diğer Arap ülkelerinden farklı kılan, ülkenin El-Baradai gibi üstünde genel bir mutabakatın sağlandığı bir alternatife sahip olması. Son Parlamento seçimlerinde Meclis’e giremeyen Müslüman Kardeşler’in iktidarı kimseye kaptırmamak gibi bir kaygısı yok, Mübarek dışında her alternatif kabul edilir hale geldi. Burada akla gelen iktidar değiştiğinde de geçmişte yaşandığı gibi konsolidasyon boyunca Müslüman Kardeşler’in tolere edilmesi ve artan dini talepler karşısında tekrar demokrasiden uzaklaşma ihtimalinin olup olmadığı. Ancak bu ihtimal dahi şu an yaşanan Mübarek çıkmazı dolayısıyla ülkede kimsenin umurunda değil. Ülkede yıllardır devam eden gösteriler ve El-Baradai’nin aylar önce gelerek ülkede tekrar yaktığı ateş bugün alevlendi. Böylece ülkede İslamcı akımlara karşı daha güvenli limanları temsil eden El-Baradai Batı’nın ve ülkedeki farklı ideolojilerin hemfikir olduğu tek isim haline geldi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gazze saldırıları sonrası Gazze’de Yaşananlar ve Batı Müttefiki Arap Ülkeleri[1] başlıkla yazıda verdiğimiz Mübarek ile ilgili şemayı burada tekrar hatırlatmakta fayda var. Zira bu şema Mübarek’in içinde bulunduğu çıkmazı anlamak için oldukça yararlı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mısır’da yıllardır belli dönemlerde düzenlenen gösteriler son yıllarda daha az katılım ile gerçekleşir olmuştu. Her ne kadar bundan beş yıl önce Kifaye hareketinin ülke gündemine tekrar getirdiği demokrasi yanlısı gösteriler ülkenin farklı ideolojilerini aynı amaç etrafında toplamayı başarmışsa da bu hareket de bir süre sonra gücünü yitirdi. 2008 yılının 6 Nisan’ında Kahire’de gösterilerin vazgeçilmez mekânı olan Tahrir Meydan’ında gösteriye dönüşemeden büyük yeşil araçlara bindirilen ve bu araçların tellerle örülü küçük camlarından bakan göstericileri görmek, bende ülkenin istihbarat ve polis şebekesi aşılmadan bir devrimin yapılamayacağı izlenimini uyandırmıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son dönemde bütün ilgi 2010 Parlamento seçimleri ve 2011 Cumhurbaşkanlığı seçimlerine yoğunlaştı. Nitekim Parlamento’nun neredeyse tamamını işgal eden iktidar partisi, hem son yıllarda ülke üzerinde azalan Amerikan baskısı hem de bir sonraki yılın Cumhurbaşkanlığı seçimlerini tehlikeye atmama kaygısıyla 2010 Parlamento seçimlerine gitti; geçmişe nazaran seçim günü yapılan yolsuzlukların zirve yaptığı son Parlamento seçimleri, Mısır halkı için demokrasiyi adeta bir hayale dönüştürdü. Geçmişte Mübarek rejimini kendi bekalarının garantisi olarak gören Hristiyanlar dahi son dönemde isyan bayrağını çekerek sabırlarının tükendiğini gösterdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Sonuç Yerine…&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yukarıda saydığımız tüm faktörler bir araya geldi ve diğer Arap ülkelerinde son bir aydır yaşananlar gelecek yıl gerçekleşecek Cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesi umutsuzluk içinde kıvranan ve geçmiş protestoların fayda getirmediğini gören Mısır halkı için bir emsal teşkil etti. Enver Sedat’ın öldürülmesi sonrası yenilenen Olağanüstü Hal kanunu insanları protesto ve toplu hareket etmekten alıkoyarken, son dönem Arap dünyasında yaşanan gösterilerde ilginç bir şekilde hükümetlerin şiddete daha az başvurması ve dünya çapındaki destek Mısır için son bir umut kaynağı oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayrıca bu defa söz konusu olan, ne çözümü yakın vadede mümkün görünmeyen Filistin sorunu, ne Irak savaşı ne de İsrail karşıtlığıydı. Protestolarda ne ideoloji ne de ‘İslam Çözümdür’ naralarına yer verildi. Yolsuzluk, fakirlik, işkence ve gelir adaletsizliği altında ezilen Mısır halkı bu defa sadece kendileri için sokaktalar. Halkın 2005 yılında gerçekleştirildiği iddia edilen reform benzeri yutturmacalara artık inancının kalmaması, ülkede içeriden bir reform ile değişimin gerçekleşmeyeceği inancını yerleştirdi. Obama’nın iktidarda olduğu süre boyunca Bush yönetimini aratan ölçüde ülkeyi kendi haline bırakması neticesinde de Mısır halkı için başka hiçbir seçenek kalmadı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dün Hüsnü Mübarek tarafından yapılan açıklamada hükümetin istifası dillendirildi ancak beklenen aslında bu değil. Geçmişte de birçok defa Kabine değişikliğinin yapıldığı ülkede İçişleri ve Savunma Bakanlığı gibi Bakanlıkların değişmesi önem taşısa da, tüm kararların toplandığı kişi en nihayetinde Cumhurbaşkanı Hüsnü Mübarek. Bu nedenle protestocular için istenen henüz gerçekleştirilmiş değil. Bu noktada gösterilerin ve uluslararası baskının devamı olmaksızın gerçek bir değişimin yaşanmayacağı, ama bu defa gerçekleşmediği taktirde de aynı ölçüde büyük bir eylemin uzun vadede söz konusu olmayacağı artık aşikar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[1] http://www.usakgundem.com/yazar/1565/gazze%E2%80%99de-ya%C5%9Fananlar-ve-bat%C4%B1-m%C3%BCttefiki-arap-%C3%BClkeleri.html&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2998097783516586030-1037381347866602422?l=sacikalin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sacikalin.blogspot.com/feeds/1037381347866602422/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2998097783516586030&amp;postID=1037381347866602422' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2998097783516586030/posts/default/1037381347866602422'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2998097783516586030/posts/default/1037381347866602422'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sacikalin.blogspot.com/2011/01/kifaye-ya-mubarek-kifaye-ortadoguda.html' title='Kifaye Ya Mübarek Kifaye! Ortadoğu’da Ekmek ve Demokrasi Savaşında Tarih Yazılıyor'/><author><name>Serpil AÇIKALIN</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09313460798902249210</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_-Y9wV3jtNgg/SPmE8_L55OI/AAAAAAAAAFw/SzsMrt5TUsM/S220/Serpil_Acikalin_USAK.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2998097783516586030.post-5569460672023045731</id><published>2010-12-10T02:44:00.000-08:00</published><updated>2011-05-25T22:05:44.938-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Mısır'/><title type='text'>Mısır'da neler Oluyor?</title><content type='html'>Serpil Açıkalın&lt;br /&gt;4 Aralık 2010, Cumartesi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha önceki yazılarımızda da defaatle değindiğimiz Mısır seçimlerinin ilk raundu en nihayetinde geçtiğimiz hafta gerçekleşti; ancak ilk raundun sonunda Müslüman Kardeşler’in Meclis’te hiç sandalye kazanamaması dolayısıyla seçimleri boykot etmesiyle ikinci raunda gerek kalmaksızın sonuçlar neredeyse belli oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mısır, insan kapasitesi ve tarihi göz önüne alındığında dışarıdan bakan bir göz için üzüntü verici bir hale dönüşmüş durumda. Kantitatif çalışmalar otoriteryanizmin farklı regresyonlarla toplumdaki etkisini araştıradursun, Mısır’daki rekabetsiz ortamda hayatın durağan hale gelmesinde ebetteki ülkenin var olan sisteminin en büyük etken olduğu şüphe götürmez bir gerçek. Bu durağanlık, çevre ülkelerle karşılaştırıldığında ülkede muhalefetin nisbi de olsa sesi daha fazla duyulmakla birlikte, temelde Mısır hükümetinin konsolidasyon döneminin yıllar önce tamamlanmış olmasından ve kemikleşmiş olan rejimle birlikte ülkedeki adaletsiz gelir dağılımından kaynaklanıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mısır, 19. yüzyılın ilk yarısında monarşi yönetimi boyunca var olan çok partili düzenin Nasır döneminde tek partili hale getirilmesine ve 1970’lerde Sedat tarafından göstermelik de olsa çok partili döneme geri dönülmesine tanık oldu. Lineer bir ilerleme göstermeyen Mısır demokrasisinde, değişen konjonktür dolayısıyla, beş yıl öncesi ile karşılaştırıldığında bugün de geri atılan adımların olduğunu ve yarı-otorier sistemin giderek güçlendiğini görmekteyiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;2010 Halk Meclisi Seçimlerine Giden Süreç&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yılki Halk Meclisi seçimlerinin önemi, gelecek yıl yapılacak olan Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden çok kısa bir süre öncesinde gerçekleşmiş olmasından kaynaklanıyor. Seçimlerin sonucunda Halk Meclis’inde oluşacak bir oran değişimi, gelecek yılın cumhurbaşkanlığı adayını henüz ilan etmeyen Hüsnü Mübarek açısından oldukça büyük bir risk oluşturabilirdi. Önceki yazılarımızda da belirttiğimiz üzere kanun maddelerinin Cumhurbaşkanlığı için adaylık koymayı pek çok şarta bağlamış olması, bu seçimleri gelecek yılki asıl seçim için ezici bir çoğunlukla galip gelinmesi gereken bir hale soktu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2005 seçimlerinde 88 bağımsız adayla Meclis’te temsil olanağına kavuşan Müslüman Kardeşler Cemaati açısından, aradan geçen beş yıl içerisinde pek çok şey değişti ve bu gelişmeler Cemaati bugüne taşıdı. İç bölünmeler yanında 2005 yılında gösterilen başarı sonrası uygulanan rejim baskısının artması, beş yıl öncesi ile bugünü karşılaştırdığımızda Müslüman Kardeşler’in de oldukça değiştiğini gösteriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özellikle uluslararası konjenktürde yaşananlar, Mısır rejimi açısından 2005 seçimleri öncesinde çok farklı bir atmosfer yaratmıştı. Amerikan baskısı neticesinde Mısır hükümeti, 2004 yılında zorunlu olarak reformlar hayata geçirmişti ve 2005 yılındaki seçimlerin yetersiz de olsa yargıçlar tarafından denetlenmesine karar verilmişti. Ancak aradan geçen zaman zarfında yaşananlar, özellikle ABD tarafından yapılan baskının giderek zayıflaması sonucunu doğurdu. George Bush’un Irak Savaşı sonrası baskıları, 2006 Hamas zaferi sonrası ortadan kalktı. Özellikle Obama’nın iktidara gelişi sonrası Kahire Üniversitesi’nde yaptığı konuşmayı dinlemeye gelen Müslüman Kardeşler’in üst düzey liderleri, aslında bu konuşmaya Bush benzeri uyarıları dinlemek üzere gelmişlerdi. Ne var ki aradan geçen yıllarda, ne Amerikan yardımının azaltılması ne de sivil toplumun güçlendirilmesi gibi konular eskisi kadar gündeme gelmedi. Ayrıca, 2005 öncesi ortaya çıkan Kifaye Hareketi de o dönemde ülke içinde ve dışında farkındalığın artmasına büyük bir katkı sağlamıştı; ancak bugün ülkedeki medyanın da iktidardaki Ulusal Demokratik Parti yararına bir değişime gittiği görülüyor. Özellikle Vafd partisinin başkanı olan Seyyid El-Bardavi’nin Mübarek karşıtı haber ve yorumları ile bilinen Düstur gazetesini satın alması sonrası gazetenin muhalif editörünün işine son vermesi ile tekrar gündeme gelen iddialara göre, Mısır’daki zayıf seküler partiler, Meclis’de daha fazla temsil hakkı kazanabilmek için hükümet ile gizli işbirliğine gidiyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Seçimlere giden süreçte yaşanan diğer bir gelişme ise, ‘İslam Çözümdür’ sloganının muğlaklığını aşmak amacıyla 2007 yılında Müslüman Kardeşler tarafından yayınlanan Taslak Parti Programı isimli sosyal, siyasi ve ekonomik konulara değinen belgenin, içeriği dolayısıyla gerek Mısır entelektüellerinde ve gerekse ülkeyi uluslararası ortamda izleyenlerde uyandırdığı tepki oldu. Bu belgenin öncesinde 2004 ve 2005 yıllarında da farklı iki belge yayınlanmış olmasına karşın, bu defa Cemaatin şahin kanadının daha ağır bastığı genel olarak yapılan yorumlar arasındaydı. Bu belgede özellikle cumhurbaşkanlığı için Müslüman olmayanların ve kadınların aday gösterilmemesi ve bir ulema konseyi kurulması gibi konular, 1990’lı yıllardan itibaren demokrasi söylemine sık sık başvuran Müslüman Kardeşler’in demokrasiyi içselleştirip içselleştirmediği sorusunu tekrar gündeme getirdi ve Cemaatin kendi içinde reformist ve gelenekselci kanat arasında fikir ayrılıklarına sebep oldu. Her ne kadar cumhurbaşkanlığı makamı konusunda geri adım atılmamışsa da daha sonra yapılan açıklamalarda ulema konseyinin parlamenter bir düzeni temsil etmediği ve daha çok danışma meclisi anlamına geldiği söylendi. Ancak Müslüman Kardeşler’in genel yaklaşımından anlaşılan, demokrasinin daha ziyade seçimlerin adil ve özgür ortamda yapılması olarak kabul edildiğidir; vatandaşlık hakları ise Cemaat açısından daha geriden gelen meselelerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2007 yılında özellikle dini temelli seçim kampanyalarına ve gruplara karşı düzenlenen kanun değişimleri de, kısa bir süre sonra gerçekleşen yerel seçimlerde görüldüğü üzere, Müslüman Kardeşler üzerindeki baskıyı büyük ölçüde artırdı. Bu süre boyunca Müslüman Kardeşler, ‘İslam Çözümdür’ benzeri bir sloganı kullanmayı büyük ölçüde terk etti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Seçimler..&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Müslüman Kardeşler her sıkıntılı dönemde yaptığı gibi bu seçimlerde de iktidar partisinin baskısını azaltmak için başlangıçta 130 gibi çok az aday sayısı ile seçimlere girdi. Seçimler öncesinde Müslüman Kardeşler üyelerinden pek çok kişi tutuklanırken, hükümet tarafından özellikle zayıf olmasına karşın yıllardır var olma çabasında olan seküler partilerin seçimleri boykot etmemesi yönünde çağrılar yapıldı. Seçimlerin ilk raundunun sonunda ise Vafd Partisi, Nasırist Parti, Gad Partisi ve Tagammu Partisi gibi partiler ancak birkaç sandalyeyi garantileyebilirken Müslüman Kardeşler’in hiçbir adayı bu şansı yakalayamadı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Seçimler öncesi gündeme gelen uluslararası gözlemciler tarafından seçimlerin izlenmesi meselesi, özellikle iktidar partisi taraftarlarının yoğun bir tepkisiyle karşılaştı; parti gözlemcilerine de izin verilmemesine karşın, sadece bağımsız adayların gözlemciliği kabul edildi. Bu izne rağmen pek çok gözlemci seçim merkezlerine girmelerine izin verilmediği için bu hakkı da kullanamadılar. Şiddet ve şikâyetlerle dolu olan bir Mısır seçimleri de böylece geçmiş oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Müslüman Kardeşler açısından bakıldığında, bu yaşananların sürpriz olmaması geçmişteki deneyimlerinden kaynaklanıyor. 1980’lerin sonlarından itibaren ve 1990’larda Müslüman Kardeşler'in topluma yayılma ve açılma çabasıyla sendikalarda ve üniversitelerde gösteridiği başarı dolayısıyla rejim baskısının artması, 1990 yılında seçimlerin boykot edilmesi ve 1995 yılında Meclis’e hiçbir adayının girememesi sonucunu doğurmuştu. Bugünkü durum da geçmişten pek farklı değil. Müslüman Kardeşler Meclis yerine tekrar sivil topluma yoğunlaşacak ve ayakta kalma çabasını devam ettirecek. Bu nedenle, seçimlerin ardından Cezayir ya da Tunus’ta 1990’ların başında yaşanan çatışmalar Mısır açısından beklenen gelişmeler değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mısır’da gelecek yıl yapılacak Cumhurbaşkanlığı seçimleri, Cemal Mübarek tarafından kazanılsa dahi, bu durum yine de ülkenin yıllardır yaşadığı durgunluktan çıkması anlamına geliyor. Bu nedenle beş yıl sonra yapılacak olan Parlamento seçimlerinde yukarıda sayılanlar doğrultusunda pek çok şey değişebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yeri gelmişken dikkat çeken bir diğer konu, Türk medyasının da giderek Ortadoğu’nun iç gelişmelerini daha yakından izlemeye başlaması ve bu yönde yorumların artması. Ancak maalesef ülkelerin tarihlerinin çok iyi bilinmemesi nedeniyle yazılarda birbiriyle çelişen pek çok konu da dikkat çekiyor. Zaman içinde bu durumun değişeceğini umut ediyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Serpil Açıkalın&lt;br /&gt;sacikalin8@gmail.com&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2998097783516586030-5569460672023045731?l=sacikalin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sacikalin.blogspot.com/feeds/5569460672023045731/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2998097783516586030&amp;postID=5569460672023045731' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2998097783516586030/posts/default/5569460672023045731'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2998097783516586030/posts/default/5569460672023045731'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sacikalin.blogspot.com/2010/12/msrda-neler-oluyor.html' title='Mısır&apos;da neler Oluyor?'/><author><name>Serpil AÇIKALIN</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09313460798902249210</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_-Y9wV3jtNgg/SPmE8_L55OI/AAAAAAAAAFw/SzsMrt5TUsM/S220/Serpil_Acikalin_USAK.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2998097783516586030.post-5010574387148344211</id><published>2010-11-23T11:02:00.000-08:00</published><updated>2010-11-23T11:03:49.938-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Book Reviews(English-Turkish)'/><title type='text'>(Kitap İncelemesi) Arap Milliyetçiliği Zaferden Umutsuzluğa</title><content type='html'>Yazar: Adid Davişa (Adeed Davisha) &lt;br /&gt;Yayıncı: Literatür Yayınları  &lt;br /&gt;Basım Yeri: İstanbul  &lt;br /&gt;Yayınlanma Tarihi: 2004&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Günümüzde etkinliğini büyük ölçüde kaybetmiş olan ancak 20. yüzyılın erken ikinci döneminde en parlak günlerini yaşayan Arap Milliyetçiliği, günümüzün Arap ülkeleri arasındaki ilişkileri sağlıklı değerlendirebilmek ve Arap liderlerin davranışları hakkında öngörülerde bulunabilmek için Ortadoğu hakkında çalışanların etraflıca bilmesi gereken bir konudur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Adid Davişa tarafından yazılan Arap Milliyetçiliği isimli eser, bu konuda yazılmış olan en kapsamlı akademik çalışmalardan birisidir. Kitap boyunca başvurduğu akademik referanslar göz önüne alındığında, aynı zamanda literatür hakkında bilgi sahibi olmamızı da sağlayan yazar, olayları tarihsel bir analiz yoluyla okuyucuya sunmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitap boyunca üzerinde durulan ve cevapları aranan başlıca sorular şu şekildedir: Arap Milliyetçiliğinin doğuşundan itibaren 19.yüzyılın sonları ve 20.yüzyılın başlarında Arap halklarının millet olduklarının farkına varmaları nasıl olmuştur? Arap milliyetçiliği ile Arap halklarının siyasal bir birlik oluşturması düşüncesi arasındaki ilişki nedir? Milliyetçilik aynı zamanda siyasal bir yapıyı da gerektirir mi ve eğer gerektiriyorsa devletsiz olan halkların milliyetçilik duygusu nasıl gelişmiştir? Bu sorular aynı zamanda milliyetçiliğin kavramsal bazda karmaşıklığını anlayabilmek ve söylemin ötesinde uygulanabilir olup olmadığını tartışmak açısından da oldukça önemlidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Arapların siyasal ve askeri açıdan zayıf bırakılmasını amaçlayan planların” ve “Arap bölünmesinin” önüne geçebilmek için, Arapların tek bir devlete sahip olması gerektiği fikrinin geniş destek bulduğu bölgede, farklı fikirler de ortaya çıkmıştır. Davişa, Araplarda oluşan bağlılık duygusunun dil ve İslam’a dayandığını söylemektedir. 16.yüzyıla kadar süren fetihler ve gelişen medeniyetin ardından Osmanlı hâkimiyeti altında dillerini korumuş olan Araplar için dilin önemi büyüktür. Kitapta, ilk dönem Arap milliyetçiliği anlatılırken, Hıristiyanlığa karşı İslam’ın yeniden dirilişini savunan ve bunun yolunu İslam ümmetinin bir araya gelmesinde gören Cemalettin El-Afgani ve Muhammed Abdu üzerinde durulmaktadır. Bu düşünürlerde, dil ve değer bütünlüğünün önüne geçen kavram “din bütünlüğü” olmuştur. Sonraki dönem yazarlarından kitapta ismi geçen Raşid Rida’da ise Arapçılık daha fazla öne çıkmakla birlikte, amaç yine İslam ümmetinin yeniden canlanmasına hizmet etmek olmuştur. Suriyeli Abdülrahman El-Kavakibi’nin yazılarında ise, Araplar ve Türkler arasındaki farklılıkların üzerinde daha fazla durulduğu belirtilmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Davişa, 1916 yılında yaşanan Arap isyanının zayıf karakterine vurgu yaparak, bu dönemde Arap halkının “İslam’ın koruyucusu” olarak gördükleri Osmanlı İmparatorluğu’na bağlılıklarını farklı yazarlara referans vererek kanıtlamaya çalışmaktadır. Burada vurgulanan noktalar, Arap milletine bağlılığın dine bağlılıktan daha önde geldiği ve geçmişte peygamberin de bir Arap olduğu şeklinde açıklamalara dayanan Faysal’ın Suriye’de tam anlamıyla başaramadığı dine dayalı Arapçılık fikrinin, genel anlamda bütün Arapları kapsama konusunda yetersiz kaldığıdır. Kitap, Arap milliyetçiliğinin temellerini atan şahsiyetlerde ise, ümmetçiliğin siyasal bir Arapçılık düşüncesinden çok daha fazla ön plana çıktığını söylemektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Davişa’nın kitap boyunca en fazla üzerinde durduğu şahsiyet, 1920 yılında Suriye’den sürülmesinden önce Kral Faysal’ın eğitim sisteminin reformu için atadığı ve 1921 de Irak’a giderken yanında götürdüğü Satı El-Husri’dir. Yazar, Arap milliyetçiliğine asıl derinlik getiren ve Arap milliyetçiliği teorisini Irak’ta uygulamaya koyan kişi olarak Satı El-Husri’yi sunmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitabın bir bölümü tamamen Satı El-Husri’nin Irak’taki faaliyetlerine ayrılmıştır. Davişa, diğer yazarlara da atıf yaparak, Satı El-Husri’nin Arap milliyetçiliğinin gelişimine en çok katkı sağlayan şahıs olduğunu söyler. Fransa ve Almanya örneklerinden yola çıkarak her iki ulusun milliyetçilik anlayışını karşılaştıran yazar, tarihsel gelişimlerine bağlı olarak ortaya çıkan Fransa ve İngiltere milliyetçiliklerinde devletin ulustan önce geldiğini, bununla birlikte Alman milliyetçiliğinde kültürün ön plana çıktığı bilgisini vererek, El-Husri’nin milliyetçilik anlayışının Alman milliyetçiliğine daha çok uyduğunu söyler. El-Husri’ye göre Almanlarla Araplar arasındaki ortak yön olan “kültürel milliyetçiliğin” sebebi Almanların da 19. yüzyılın son çeyreğine kadar devletleşmemiş olmalarıdır. El-Husri de, Faysal gibi, laik bir milliyetçilik anlayışına sahiptir. Buna göre, El-Husri, Arap dili ve tarihinin, peygamberden önce de zaten var olduğundan ve Arap Hristiyanlarını da kapsadığı düşüncesinden hareketle, İslam ümmeti kavramını dahi Arap ümmeti kavramıyla değiştirmiştir. Ancak yazar Davişa, El-Husri’yi bir eğitimci olarak milliyetçilik propagandası yapmak uğruna tarihsel olayları değiştirmiş olmakla ve tarihi milliyetçiliğe hizmet ettirmekle suçlamaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1920’ler ve 1930’lu yıllar Arap milliyetçiliği için gelişmenin çok yavaş yaşandığı yıllar olarak kalır. Irak’ı Arap dünyası için Arap milliyetçiliğinin merkezi konumuna yerleştiren El-Husri, bunu başarabilmek için en uygun yerlerin gelecek nesillerin yetiştirildiği yerler olan okullar olduğuna inanmaktadır. Bu yüzden de kendi doğrularına sahip olan bu eğitim sisteminde vurgu hep Irak milliyetçiliği ve Arap milletinin birliğine yapılmıştır. Davişa, eğitim sistemini ideolojileştirerek Abbasi dönemine yapılan vurgunun abartılması ve Osmanlı İmparatorluğu’na çok az yerilmesi dolayısıyla El-Husri ve kadrosunu eleştirmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazara göre Arap milliyetçiliğinin gelişebileceği üç ülke Irak, Suriye ve Mısır olmasına rağmen bu konuda aşılması gereken pek çok sorunla karşılaşılmıştır. Irak ve Suriye de mezhepçilik, bölgecilik ve aşiretçilik davranışları kapsayıcı bir Arap milliyetçiliğinin önüne geçmiştir. Mısır’daki sorun ise özellikle ülkedeki edebiyatçılar ve Saad Zaglul gibi siyasetçiler tarafından Mısır’ın dil ve din bağlılığı ile Arap olarak değil, daha çok bir Avrupalı olarak görülmüş olmasıdır. El-Husri’ye göre, Irak ve Suriye’den daha fazla geleceğin Arap milliyetçiliği için ümit bağlanan Mısır’ın düştüğü bu durum bir hayal kırıklığıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazar 1930’larda kendi iç sorunları ile boğuşmakta olan Arap ülkeleri için, Filistin’e Yahudi göçünün artması ve 1936-39 Arap isyanının gidişatı değiştirdiğini söyler. Ayrıca, çok sayıda kişinin ölümüne yol açan isyan sırasında Arap ülkelerinde toplanan yardımlar ve Filistinlilerin kaygılarına karşı duyarlı olan Arapların Arap milliyetçiliği kadar jeostratejik ve ekonomik kaygılarının da olduğu belirtilmektedir. Arap ülkelerinin, 1939 yılında Arap isyanının bastırılması için Londra’da Yahudi ve İngilizlerle yapılacak olan görüşme öncesi Kahire’de bir araya gelmesinin, bölge ülkelerinin bir araya gelerek ortak karar alması ve dayanışmanın sağlanması açısından oldukça önemli olduğu vurgulanmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1940’lı yıllarda bölgesel ve dinsel bağlılıklar halen Arap milliyetçiliğinden daha güçlüydü. 1945 yılında Mısır’ın liderliğinde kurulan Arap Ligi, Arapları birbirine bağlayan bağların varlığını kabul etmekle birlikte aynı zamanda her bir devletin egemenlik ve bağımsızlığının da kabulü anlamına geliyordu. Yazarın burada yaptığı önemli çıkarım, Arap Birliği’nin olumlu bir adım olmakla birlikte egemenlik kavramına yaptığı vurgu ile muhtemel bir birleşmeyi de engellemiş olduğu yönündedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazarın kitap boyunca vurguladığı önemli noktalardan biri diğeri de, kendisine verilen yüksek payeye rağmen Mısır’da, Mısır milliyetçiliğinin her zaman Arap milliyetçiliğinin önünde olduğu yönündedir. Kendi iç problemleri zaten oldukça fazla olan Mısır için, Arap ülkeleri ancak karşılaşılacak olan bir sorun karşısında yardım almak için başvurulabilecek oluşumlardır. Mısırlıların asıl odaklandığı nokta ise 1930’lardan itibaren ülkede giderek artan İngiliz varlığıydı. 1952 darbesi sonucu Mısır’ın siyasi ve ekonomik gelişmesi daha öncelikli oldu. Sınır aşan girişimler ve Sudan’a olan ilgisinde dahi, “Nil vadisinin birleşmesi” gibi yine bir iç meseleyle bağlantı kuruldu. Yazar, El-Husri’den farklı olarak, Cemal Abdül Nasır’ın Arap milliyetçiliğini bir araç olarak gördüğünü ifade eder. Nasır için asıl öncelik, emperyalist güçlere karşı bölgenin birlikte hareket etmesidir ve bu yüzden Batı’ya karşı tek başına savaşamayacak olan Mısır’ın Arapları yanına alması gerektiği için Nasır, Arap milliyetçiliğine yönelmiştir. Kitapta ayrıca Mısır’ın sadece siyasi ve ekonomik anlamda değil, kültürel ve sanatsal alanlardaki atılımlarına da dikkat çekilmektedir. Diğer Arap ülkelerinde dağıtımı yapılan gazeteler, radyo yayınları ve Araplar içinde en fazla rağbet gören sinema endüstrisine sahip olunması da Mısır’ın bölgedeki ününü artırmıştır ve artık bir idol haline gelen ve Nasır’a hitaben de şarkıları olan şarkıcı Ümmü Gülsüm bu kültürün yayılmasında en önemli hizmetleri olan kişilerden biri olmuştur. Davişa, Mısır’ın sahip olduğu bu potansiyele rağmen bunu yürekten istemediğini ve faydacı olarak yaklaştığını da eklemektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazar Arap milliyetçiliğinin en popüler olduğu yıllar olan 1950’lerdeki önemli olaylara örnek olarak 1955 Bağdat Paktı’nın kurulması, 1956’da yaşanan Süveyş Krizi ve 1958 de Birleşik Arap Cumhuriyeti’nin kurulmasını göstermektedir. Ancak Nasır, Bağdat Paktı’na katılmamış ve alternatiflerini kamuoyuna göstermek amacıyla Suriye ile ittifak kurmuştur. Nasır, Araplara Batı’dan bağımsız olunabileceğini göstermek amacıyla üçüncü dünya ülkeleri ve Sovyetlerle yakınlaşmıştır. Mısır’ın Çekoslovakya ile yaptığı silah anlaşması da Batı için kaygı verici olmuştur. Ayrıca Arap devletlerinin halkları, Mısır’ın yaptığı bu anlaşmayı sadece Mısır’ın değil tüm Arapların savunmasını güçlendirdiğini düşünmeye başlamıştır. Bu anlaşma Batı emperyalizmi ve İsrail’e karşı Araplar tarafından kazanılan bir zafer olarak adlandırılmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1956 yılında yaşanan Süveyş krizinde ABD’nin destek vermemesi sonucunda Fransa, İngiltere ve İsrail’in işgaline karşı kazanılan zafer, Arap dünyasında Nasır’ın ününü daha da artırmıştır. Arap halklarının kriz süresince Nasır’a verdiği destek kendi liderlerinin de Nasır ile aynı politikaları izleyerek bu devletlerle ile ilişkilerini kesmesi sonucunu doğurmuştur. Aynı durum, Bağdat Paktı içinde yer alan ve Nasır karşıtı olan Irak Başbakanı Nuri’nin dahi halkın baskısı karşısında İngiltere’ye karşı gösterdiği tepkide görülmüştür. Süveyş Kanalı’nın millileşmesi, Arapların gözünde o derece etki bırakmıştır ki El-Ümmetül Arabiye min El- Muhitül Atlasi ila El-Halicül Arabi (Atlas Okyanusundan Arap Körfezine Arap Milleti) kavramı giderek daha sık kullanılmaya başlanmıştır. Nasır’a gösterilen bu ilgi, Kahire’nin, birlik isteyen Arapların gözünde hedef bir haline dönüşmesine neden olmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazar, Nasır tarafından şüpheyle karşılanan ve Suriyeliler için içeride birliğin sağlanmasını amaçlayan Suriye’nin Mısır’a yaptığı birleşme teklifini heyecan verici bulmamaktadır ve bu teklifin duyulan korku sonucu ortaya çıktığını söylemektedir. Ayrıca, iki ülke arasındaki ekonomik farklılıklar ve çok partili sisteme sahip olan Suriye’nin Mısır’dan farklı olan idari yapısı, birbirine sınırı olmayan bu iki ülke için birleşmenin önündeki başlıca engeller olarak gösterilmektedir. Davişa, büyük çabalar sonucu ikna edilen Nasır’ın birleşmeyi kabul etmesinin ardından özellikle Suriye de yaşanan sevinç ve Irak Devrimi’nin ardından Iraklılar tarafından da Birleşik Arap Cumhuriyeti’ne katılma isteğini Arap milliyetçiliğinin ulaştığı doruk noktası olarak görmektedir. Buna karşın, 1958 yılında Ürdün ve Irak’ın “Büyük Arap İsyanı”nı sahiplenerek kurmaya kalkıştıkları alternatif Arap Federasyonu ise kendi halkları tarafından dahi yeterince destek görmemiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ömrü üç yıl süren Birleşik Arap Cumhuriyeti, Mısırlı bürokratlara atamalarda gösterilen iltimas, Baas tarafından ortaya atılan eleştirilerin artması, ekonominin kötüleşmesi ve bunlara ek olarak merkezi ve tek otorite olmaktan vazgeçmeyen Nasır yönetimine karşı sorunların su yüzüne çıkması ile dağılmıştır. Arap milliyetçiliği yaralanmış bir şeklide devam etse de, Nasır’ın uğradığı bu hayal kırıklığı diğer Arap liderleri için güçlerinin artması anlamına geliyordu. Bu dağılma ile artık zihinlerde kavmiye kavramına karşı duyulan güvensizlik artmış ve Arap devletlerinin egemenliğinin ön plana çıktığı vataniye kavramı yer etmeye başlamıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazar, 1967 yılında 6 gün sonunda Arap ordusunun yenilgiye uğramasını, Arap milliyetçiliğinin artık “Arapçılığa” dönüşmesindeki köşe taşlarından birisi olarak adlandırır. Halklar, hala Arap dünyasının bir parçası olarak kendilerini algılamaya devam etmekle birlikte, kazanan yine vataniye olmuştur. Savaş sonrası yenilgiye uğrayan Arap devletlerinin gündemi artık içeride ekonomik toparlanma ve ideal bir tek devlet altında birleşmek yerine “önce vatan” anlayışının öne çıkması olmuştur. 1970 yılında Nasır’ın ölmesi ile halefi Enver Sedat’ın iktidara gelmesi, Mısır’da bu eğilimi daha da artırmıştır. Yazar, giderek kültürel bir Arapçılığa dönüşen milliyetçiliğin zayıflığını göstermek için, 1982 yılında Lübnan’ın İsrail tarafından işgal edilmesi karşısında Arap şehirlerinde yaygın halk gösterilerinin yapılmamasını örnek olarak göstermektedir. 1967 sonrası Filistinlilerin kendi milliyetçiliklerinin inşa etmeye yönelmesi, Irak’ın İslam öncesi “şanlı” tarihini ön plana çıkarması ve radikal İslami kimliklerin İran devriminin de katkısıyla giderek merkeze doğru kayması gündeme gelmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Davişa, 1967 savaşı sonrası artık eski gücü kalmamış olan Arap milliyetçiliğinin düşüşü için bazı sebepler saymaktadır. Bunlardan birincisi 1960’lardan sonra ülkelerin bağımsızlığını kazanmasıyla birlikte “emperyalist ötekinin” ortadan kalkmış olmasıdır. Diğer bir neden ise Arap milliyetçiliğini bir Sünni projesi olarak gören Şiiler ve Kürtler için bu milliyetçiliğin hala kabul edilebilir görünmüyor olmasıdır. Aşiret, din ve mezhep, Arap milliyetçiliğinin önüne geçmiştir. Arap milliyetçiliği için diğer bir rakip ise Radikal İslam olarak gösterilmektedir. Ayrıca Irak ve Suriye’de 1970’lerden itibaren kavmiye düşüncesinden vazgeçilmemekle birlikte vataniyenin daha ön plana çıkması ve ülkenin kendi ihtiyaçlarının öncelik haline gelmesi de bu duruma katkı sağlamıştır. Mısır’da ise Enver Sedat döneminde ülkenin isminin değiştirilmesi ve İsrail ile yapılan barış anlaşması gibi gelişmeler bu ülkede de giderek iç politikanın öne çıktığını gösterir. El-Husri, Nasır ve Eflak gibi önemli şahsiyetler İslam’ın Arapların ortak yönlerinden biri olduğunu kabul etmekle birlikte, onun Arap milliyetçiliği altında yer alması gerektiğini savunmuştur. Yazarımız da İslamcılar için en büyük rakibin laik milliyetçiler olduğunu savunmaktadır. Burada yazar tarafından vurgulanan bir diğer önemli nokta ise Arap milliyetçiliğinin niye bu kadar kolayca diğer ideolojiler tarafından altüst edilmiş olduğudur. Bu soruya verilen cevap, bu ülkelerde liderlerden bağımsız kurumsal dönüşümün gerçekleştirilememiş olması nedeniyle, liderden bağımsız işleyemeyen sistemin tehlikeye açık hale gelmesidir. Milliyetçilikler otoriter rejimler altında en görkemli günlerini yaşamıştır. Özgürlük kavramına ise bireysel özgürlük olarak değil emperyalizme karşı verilen mücadele olarak bakılmıştır. Davişa, milliyetçiliğin, her ne kadar 20. yüzyılın sonunda artık hayal bile olmaktan çıkmış olsa da aslında pek çok faydayı da ardında bıraktığını söyler. Bunlar, milliyetçilik duygusunun, ekonomik ve sosyal bakımdan bağımsız devletlerin ortaya çıkması, Arap bilincinin ve güven duygusunun gelişmesi ve Arapların tarihlerine geri dönüş için bir motivasyon oluşturması olarak açıklanır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Davişa’nın, Arap Milliyetçiliği Zaferden Umutsuzluğa kitabında kullandığı dil her ne kadar objektif olmaya çalışsa da Arap Milliyetçiliğine eleştirel olarak baktığı ve geçmişte çok güçlü olan bu ideolojiye fazla güven duymadığı anlaşılmaktadır. Yazar, bu kavramın dönemsel olduğu ve bir araç olmaktan öteye geçemediği izlenimini vermektedir. Milliyetçiliğin ideologlarının ve liderlerinin dahi aslında siyasal bir birleşmeden çok pragmatik nedenlerle bu kavrama yöneldiği ve ‘vataniye’nin ‘kavmiye’den daha fazla benimsendiği kitap boyunca vurgulanmaktadır. Kitabın bazı sayfalarında birinci kaynaklardan çok ikinci kaynaklara referans verilmesi eksiklik olarak sayılabilecek olan noktalardan biri olmakla birlikte, konuya yaklaşımın bütünlük arz etmesi bakımından bu kitap Arap milliyetçiliği konusunda oldukça faydalı bir başvuru kaynağı niteliğindedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;7 Ağustos 2010, Cumartesi&lt;br /&gt;Serpil Açıkalın&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2998097783516586030-5010574387148344211?l=sacikalin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sacikalin.blogspot.com/feeds/5010574387148344211/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2998097783516586030&amp;postID=5010574387148344211' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2998097783516586030/posts/default/5010574387148344211'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2998097783516586030/posts/default/5010574387148344211'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sacikalin.blogspot.com/2010/11/kitap-incelemesi-arap-milliyetciligi.html' title='(Kitap İncelemesi) Arap Milliyetçiliği Zaferden Umutsuzluğa'/><author><name>Serpil AÇIKALIN</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09313460798902249210</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_-Y9wV3jtNgg/SPmE8_L55OI/AAAAAAAAAFw/SzsMrt5TUsM/S220/Serpil_Acikalin_USAK.jpg'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2998097783516586030.post-435065126644588839</id><published>2010-11-23T11:01:00.000-08:00</published><updated>2010-11-23T11:02:24.235-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Book Reviews(English-Turkish)'/><title type='text'>(Kitap İncelemesi) Hamas</title><content type='html'>Yazar: Bora Bayraktar &lt;br /&gt;Yayıncı: Karakutu Yayınları  &lt;br /&gt;Basım Yeri: İstanbul  &lt;br /&gt;Yayınlanma Tarihi: 2007&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İsrail-Filistin çatışması, Ortadoğu’nun kalbinde 50 yılı aşkın bir süredir derin bir yara olarak var olmaya devam etmektedir. Bu süreçte, art arda gelen savaşlar ve gerek komşu ülkelerin müdahalesi gerekse Soğuk Savaş öncesi ve sonrası dönemde süper güçlerin müdahaleleri sonucu konu küresel bir boyuta da taşınmıştır. Devam eden mücadele boyunca Filistin tarafında “direnişçi” sıfatıyla ortaya çıkan bazı aktörler ve bu aktörlerin İsrail ile ilişkisi düz bir çizgi izlememiş, inişli-çıkışlı ve her iki taraf için de çok sayıda insanın hayatına mal olan bir sorun olarak devam etmiştir. Bu aktörlerin başında El-Fetih ve özellikle son 20 yıldır faal olan Hamas gelmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ATV Dış Haberler Editörü ve aynı zamanda Marmara Üniversitesi Ortadoğu Çalışmaları doktora öğrencisi olan ve bölgede uzun süre bulunma şansını yakalamış olan Bora Bayraktar tarafından yazılan ‘Hamas’ adlı kitap, özellikle konuya genel anlamda bakmak isteyenler ve son dönem olaylarını takip etmek isteyen kişiler için uygun bir kaynak sunmaktadır. Bu anlamda eserin bir tür giriş kitabı niteliğinde olduğu söylenebilir.&lt;br /&gt;Kitap beş bölümden oluşmaktadır. Yazar, giriş bölümünde 12 Kasım 2004 tarihinde ölen Yaser Arafat’ın ardından Filistin halkının gösterdiği tepkiyi ve bu “zamansız” ölümün ardından ortaya çıkacak olan alternatif liderleri okuyucuya aktarmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Filistin’den Hamasistan’a başlıklı birinci bölümde, 25 Ocak 2006 tarihinde yapılan seçimlerde sandık başına giden Filistinlilerin niçin ağırlıklı olarak El-Fetih yerine Hamas lehine oy kullandığı sorgulanmaktadır.&lt;br /&gt;Arafat’ın ölümü sonrası yüzde 62’lik bir destekle 9 Ocak 2005’te Başkan seçilen Mahmud Abbas’ın, “barışçı direniş” ve İsrail ile masaya oturma planları dönemin İsrail Başbakanı Şaron ve ABD Başkanı Bush tarafından çok sıcak karşılanmamıştı. Ancak yazarın da ifade ettiği gibi barış konusunda ümitsiz olan sadece ABD ve İsrail liderleri değildi. Filistin halkı da ikinci intifada sonrası barışa dair tüm ümitlerini yitirmişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hamas ise seçimlere katılmayı destekleyen ve bu fikri reddeden iki grup arasındaki yoğun tartışmaların ardından seçimlere girme kararı aldı. Yazar, seçim öncesi El-Fetih’in ve Hamas’ın bölgedeki faaliyetlerini ve seçim sonrası atmosferi okuyucuya bizzat bölgede bulunduğu sürece edindiği gözlemlerle sunmaktadır. Bu noktada Hamas’ın kadın kolları başkanı Cemila El-Şanti ile yapılan görüşme ve Gazze İslam Üniversitesi’nde yapılan gözlemler kadınların Hamas’ın galibiyetinde oynadığı rolü okuyucuya sunmaktadır. Ayrıca, “Yüzde 77’lik bir katılım sağlanan ve uluslararası gözlemciler tarafından izlenen seçimler sonrası alınan yüzde 44 lük oy ile iktidara gelen Hamas için sonraki adım ne olacaktır? İsrail tanınacak mıdır ve “terörist” faaliyetler yerini barışçı siyasal hak arama mücadelesine bırakacak mıdır?” sorularına cevap aranmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Filistin’de İslami Hareket başlıklı ikinci bölümde ise yazar, Hamas’ın tarihini 1928 yılında kurulan Müslüman Kardeşler hareketi ile başlatmaktadır. Gerek Müslüman Kardeşler ve gerekse Hamas anlatılırken izlenen yol, bu hareketlerde önemli bir rol oynayan kişilerin hayat hikayelerinin okuyucuya kısa bir şekilde verilmesi şeklindedir. Bu sayede olaylar arası bağlantılar ve bu kişilerin oynadığı rol daha iyi anlaşılmaktadır.&lt;br /&gt;Müslüman Kardeşler Örgütü’nün Filistin’e 1945 yılında girmesi ve izleyen yıllarda Mısır’daki siyasi gelişmelere paralel olarak Gazze’deki faaliyetlerinin bazen kesintiye uğraması ve bazen şekil değiştirmesi kitapta detaylı bir şekilde anlatılmıştır. Döneme ait önemli bir detay da Arafat’ın, İsrail’e karşı Müslüman Kardeşler’e bağlı olarak 1948 Savaşı’na katılmış olması ve uzun yıllar Gazze’de örgütün bazı Arap ülkeleri ve Batılı ülkeler tarafından Arap milliyetçiliğine karşı desteklenmiş olmasıdır. 1967 Savaşı sonrası Arapların uğradığı ağır hezimet, El-Fetih’in Arafat liderliğinde direnişin en güçlü sembolü ve temsilcisi olması sonucunu doğurmuştur. Bu harekete karşı İsrail tarafından arka çıkılan Müslüman Kardeşler Örgütü’nün izlediği yol, El-Fetih’in izlediği yoldan daha farklı olmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazara göre bu tarihlerde iki örgütün birbirinden ayrıldığı en önemli nokta silahlı mücadeleye girişin zamanlamasıdır. O yıllarda Müslüman Kardeşler Örgütü için Filistin’in İslami dönüşümünün silahlı mücadeleden daha öncelikli olduğu görülmektedir. Ancak 1987 yılında gerçekleşen birinci intifada sonrası Örgüt, silahlı mücadele için doğru zamanın geldiğine karar kılmış ve aynı yıl silahlı Hamas örgütün kuruluşunu ilan etmiştir. Kitapta Hamas’ın ‘anayasası’ maddeler halinde verilmekte ve böylece örgütün ideolojisi genel hatlarıyla anlatılmış olmaktadır. Aynı bölümde El-Fetih ve Hamas çatışmalarının başlangıcı, Marc El-Zuhor sürgünü ile Hareket’in liderlerinin dünya kamuoyu tarafından tanınması, Kanlı Cuma ve El- Halil olayları da detaylı bir şekilde anlatılmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hamas’ın Yükselişi başlıklı üçüncü bölümde, büyük umutlarla Eylül 2000’de yapılan Camp David görüşmeleri sonunda yaşanan başarısızlık, bu başarısızlığı izleyen ikinci intifada ve sonrasında gerçekleşen olaylar anlatılmaktadır. Kitapta, İntifada sonrasında İsrail’de Ehud Barak’ın yerine Ariel Şaron’un Başbakan olarak seçilmesi ile şiddetin tırmandığı ifade edilmekte ve 2001 yılında giderek yaygınlaşan intihar saldırılarının, Hamas tarafından ‘militarist bir toplum’ olarak görülen İsrail’e karşı bir ‘direniş stratejisi’ olarak algılandığı yazılmaktadır.(syf.105) Yazar bu noktada intihar saldırılarını gerçekleştirenlerin dört kategoriye ayrıldığını belirtiyor: Birincisi, Hamas ve İslami Cihad eylemlerini gerçekleştiren ‘dinci fanatikler’, ikincisi El-Fetih’e bağlı milliyetçi gruplar, üçüncüsü aile ya da dostlarını kaybeden intikam komandoları ve dördüncü grup işbirlikçi olmadığını kanıtlamak isteyen ve ‘kandırılan’ gençler. İntihar bombacıları ve saldırılarda kullanılan Kassam füzelerine de detaylı olarak yer verilen bu bölümde, 2003 yılında dönemin İsrail Başbakanı Ariel Şaron tarafından alınan Gazze’den çekilme kararının akabinde gerçekleşen olaylar anlatılmaktadır. Yazar, Şaron’un, Şeyh Ahmed Yasin ve Abdülaziz Rantisi suikastlerini partisi Likud ve halk tarafından gelecek tepkileri azaltmak amaçlı yapıtırdığı şeklinde yorumlamaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kuşatma Altında Bir Hükümet başlıklı dördüncü bölüme yazar, Hamas içinde önemli bir konumda olan Dr. Mahmud Zahhar’ın “İsrail devletini asla tanımayacağız” (syf. 173) cümlesiyle başlıyor. Ayrıca bu bölümde, 25 Ocak 2006 seçimlerinde en yüksek oyu alan Hamas’ın nasıl bir yönetim tarzı izleyeceği konusunda Dr.Mahmud Zahhar ile yapılan görüşmeye yer veriliyor. Hamas’ın seçimler sonrası ilk ziyaretini Türkiye’ye yapması, ancak bu görüşmeden istediği sonucu alamaması ve dış destek konusunda İran ve Hizbullah’tan büyük destek aldığı da vurgulanmaktadır. Yazar, bu noktada İran’ın, izlediği politika ile kendi çıkarlarını gözettiğini ancak Hamas’ın bu işbirliği sonucunda kendi geleceğini riske attığı yorumunu yapmaktadır. Batı Şeria’dan çekilme planı söyleminin sonrası 28 Mart’ta Başbakan olan Olmert ile aynı zamana denk gelen İsmail Haniye’nin hükümetinin ilan edilmesi, İsrail devletinin tanınıp tanınmayacağı sorusunun tekrar sorulmasını da beraberinde getirmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son Darbe başlıklı beşinci bölümde Hamas’ın El-Fetih ile giriştiği mücadele, İsrail baskısı ve uluslararası toplumun uyguladığı kısıtlamalar sonucu zor durumda kalması, 2005 yazında İsrail tarafından gerçekleştirilen Yaz Operasyonu sonrası yapılan misilleme ve Hizbullah tarafından iki İsrail askerinin kaçırılması ile patlak veren Lübnan Savaşı anlatılmaktadır. İç ve dış baskıların giderek artması ile geri adım atmaya zorlanan Haniye hükümetinin 26 Kasım 2006’da İsrail’e roket atışlarını durdurmasının ardından erken seçim hazırlığında olduğunu basına sızdıran Mahmud Abbas ve İsmail Haniye arasında karşılıklı açıklamaların başlaması, aynı zamanda silah bırakarak iktidara gelen Hamas hükümetinin yolun sonuna geldiğini de gösteriyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Noktası Olmayacak Son başlıklı son bölümde yazar, genel olarak kitapta anlatılanları toparlayarak Hamas’ın İsrail ile yaşayıp yaşayamayacağı sorusunu tekrar soruyor. Burada yazarın verdiği cevap “İslami bir vakıf” olarak kabul edilen tarihi Filistin’in bölünmesini kabul etmeyen Hamas’ın pragmatik bir politika izleyemeyeceği şeklindedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazar Bora Bayraktar, bu kitapta, 20. yüzyılın bu önemli hareketini tarihsel detaylarıyla verme başarısı göstererek Mart 2007 tarihine kadar gerçekleşen olayları anlatırken kaynak olarak bölge yazarları, yabancı yazarlar ve uluslararası haber ajanslarını kullanmıştır. Ayrıca yazarın Hamas liderleri, Gazze İslam Üniversitesi öğrencileri ve İbrani Üniversitesi’nde okurken intihar saldırısı sonucu sakat kalan İsrailli İnna Suzmai ile yaptığı röportajlar kitabın içeriğini çok büyük ölçüde zenginleştirmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitabın okuyucuya sorduğu ve yanıt aradığı temel sorular, Hamas’ın bir direniş mi yoksa bir terör örgütü mü olduğu ve İsrail ile Hamas’ın birlikte var olmasının mümkün olup olmadığıdır. Bu soruların cevabını verebilmek için konunun tarihi arka planı, 2006 Ocak ayında Hamas tarafından kazanılan seçimlerin öncesi ve sonrası detaylı olarak bilinmelidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kuramsal yaklaşımlara kitapta fazla yer verilmemiş olmasına rağmen, yazarın gazetecilik mesleğinden gelen konuları akıcı bir şekilde anlatma özelliği, okuyucunun aslında karmaşık ilişkiler ağı olan bu bölgesel konuyu rahatlıkla öğrenmesini sağlamaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;7 Eylül 2010, Salı&lt;br /&gt;Serpil Açıkalın&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2998097783516586030-435065126644588839?l=sacikalin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sacikalin.blogspot.com/feeds/435065126644588839/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2998097783516586030&amp;postID=435065126644588839' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2998097783516586030/posts/default/435065126644588839'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2998097783516586030/posts/default/435065126644588839'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sacikalin.blogspot.com/2010/11/kitap-incelemesi-hamas.html' title='(Kitap İncelemesi) Hamas'/><author><name>Serpil AÇIKALIN</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09313460798902249210</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_-Y9wV3jtNgg/SPmE8_L55OI/AAAAAAAAAFw/SzsMrt5TUsM/S220/Serpil_Acikalin_USAK.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2998097783516586030.post-8158744811974986220</id><published>2010-11-23T10:58:00.000-08:00</published><updated>2010-11-23T11:00:23.025-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Book Reviews(English-Turkish)'/><title type='text'>(Kitap İncelemesi) Türkiye’nin Ortadoğu Politikası</title><content type='html'>Yazar: Erdal Şimşek  &lt;br /&gt;Yayıncı: Kum Saati Yayınları  &lt;br /&gt;Basım Yeri: Istanbul  &lt;br /&gt;Yayınlanma Tarihi: 2005&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özellikle son dönemde tekrar gündeme gelen Türkiye’nin, geçmişte Osmanlı devletinin sınırları içinde yaşamış ve 20. yüzyılın başında İngiltere ve Fransa’nın hâkimiyeti altına girmiş olan komşuları ile ilişkiler nasıl kurulabilir ve gelecekte bu ilişkilerin boyutu ne olacak? sorusunun cevabını bulma konusunda yazılan kitapların azlığı, Türk okuyucusu için yararlanılabilecek kaynak sıkıntısını ortaya çıkarmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Genel olarak bakıldığında, Türkiye’nin komşularıyla olan ilişkilerinde kullanabileceği araçları diplomatik, ekonomik, askeri ve son dönemde etkisi artan yumuşak güç olarak sınıflandırabiliriz. Bu seçeneklerin uygulanma derecesi, ülkesel ve dönemsel koşullar bağlamında değişkenlik arz etmekle birlikte, gelecek için yapılacak değerlendirmelerde, geçmişte ülkeler arasında yaşanılan tarihsel süreç belirleyici olmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazar Erdal Şimşek, Türkiye’nin Ortadoğu Politikası adlı kitabında, Cumhuriyet öncesi dönemden başlayarak Recep Tayyip Erdoğan dönemine kadar geçen süre içinde Türkiye’nin bölgedeki konumunu ve Türk-Arap ilişkilerinin seyrini ele almaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazar kitabın ilk bölümünde, Türk-Arap ilişkilerini İslam öncesi dönemden itibaren açıklayarak, Emeviler Dönemi ve sonrasında Türk-Arap dayanışması, Osmanlı topraklarında yaşayan Arapların konumu ve Osmanlı döneminde Arap diline yapılan katkılara vurgu yapmaktadır. Şimşek, Arap halkının Osmanlı Devleti ile birlikte mücadelelerde yaptığı katkılar üzerinde durmakta, buna karşın günümüz Arap aydını tarafından dilendirilen “Osmanlı devletinin Arap dünyasını Batı’dan tecrit ettiği” iddiasını tartışmaktadır. Yazar, I. Dünya Savaşı döneminde Çanakkale’de, Kafkasya’da ve Balkanlar’da, günümüzün Ortadoğu olarak adlandırılan vilayetlerinden savaşa katılanların sayısının 10 binin üzerinde olduğunu söyler. Bununla birlikte, 1916 tarihinde Cemal Paşa tarafından Suriye ve Lübnan aydınlarının şehir meydanlarında idam ettirilmesi ve Şerif Hüseyin’in başlattığı ayaklanma, Selçuklu döneminden itibaren yaklaşık bin yıllık Türk-Arap birlikteliğinde ayrılma noktasına gelindiğinin belirtileri olmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimşek, 1923 yılında Cumhuriyetin kurulmasını müteakip, Türk-Arap ilişkilerinin 1923-1945 arasında yeterince gelişmemiş olmasını, bölgede hâkimiyeti hala devam eden ve ülkelerin bağımsız politikalar izlemesini engelleyen İngiliz, Fransız ve İtalyan varlığıyla birlikte Türkiye’nin izlediği modernleşme ve Batı modeline bağlamaktadır. Bununla birlikte, Suudi Arabistan ile 1930’lu yıllardan itibaren izlenen yüksek seviyeli ilişkiler ve Suudi Arabistan-Yemen savaşı sırasında Türkiye’nin izlediği barışçı politikaların ilişkilerin gelişmesine katkısı, bu duruma bir istisna olarak sayılmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bölümün devamında, Filistin tarihi, Filistin meselesinin ortaya çıkışı ve İsrail’in 1948 yılındaki kuruluş süreci anlatılmakta, bölgesel olan sorunun 1950’li yıllardan itibaren uluslararası siyasi bir konuya dönüştüğü belirtilmektedir. 1956 Süveyş Savaşı, Soğuk Savaş’ın ilk döneminde bölgedeki İngiliz-Fransız nüfuzunun yerini Sovyet-ABD çekişmesine bırakması ve Sovyetlerin bölgedeki etkinliğinin artması bakımından bu yıllar özel bir öneme sahiptir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’nin, Sovyet Rusya’dan gelen tehdit algılamasına karşın 1940’ların ikinci yarısında Amerika ile yakınlaşmasının bir sonucu olarak 1950’lerde İsrail ile ilişkilerinde bir gelişme kaydedilmiştir ve bu iki ülke ile uyumlu bir dış politika izlenmeye başlanmıştır. Ancak Soğuk Savaş’ın başlaması, Süveyş Savaşı gibi bölgede yaşanan gerginlikler ve ABD Başkanı Johnson’ın 1964 yılında Türkiye’yi Kıbrıs konusunda uyarması neticesinde 1965 yılında Mısır ve Türkiye yakınlaşması doğmuş ve iki ülke arasındaki ilk resmi ziyaret ancak 1965 yılında yapılabilmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şüphesiz ki bölgeyi en fazla etkileyen olay 1967 savaşıdır. Mısır-Türkiye yakınlaşmasını takip eden yıllarda patlak veren 1967 savaşı öncesi Türkiye, ülkedeki NATO üslerini Araplar aleyhine kullandırmayacağını ifade etmiş ve savaşta Araplara karşı açık desteğini göstermiştir. Kitapta, savaş öncesinde savaşın çıkmaması için gösterdiği çabalar yanında, savaş sonucu Arapların kaybettiği topraklar ve savaş sonrası dönemde İsrail’in 1967 sınırlarına geri dönmesini öngören 242 sayılı kararın BMGK’den çıkması konularında Türkiye’nin gösterdiği hassasiyet vurgulanmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitabın ikinci bölümü ABD’nin İsrail politikasına ayrılmıştır. Bu bölümde Amerikan yönetiminde İsrail yanlısı ve Arap yanlısı gruplardan bahsedilmekte, aynı zamanda İsrail’in bölgede var olan devletlerin halkları için “ilgi dağıtıcı” bir rolünün olduğu belirtilmektedir. Yazara göre iki süper gücün bölgede var olmasının garantisi, İsrail devletinin varlığıdır. Böylece, bölgede “ne savaş ne de barış politikası” izlenmesi İsrail’in her iki devlet tarafından da korunmasına sebep olmaktadır. Ayrıca 1973 savaşı sonrası yaşanan petrol krizi ile birlikte bölgede barış konusu da gündeme gelmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitabın Barış ve Ticaret- Türk Arap Ekonomik İlişkileri başlıklı üçüncü bölümü, Osmanlı dönemi ve Cumhuriyet dönemindeki ekonomik gelişmeleri ele almaktadır. Cumhuriyetin ilk yıllarında Türk-Arap ekonomik ilişkileri, ortaya çıkan merkeziyetçi ve dış dünya ile sınırlı ekonomik bağlara dayanan yapısı içinde sınır bölgeleri seviyesinde işlemiştir. 1970’li yıllarda petrolün önem kazanması ve Türkiye’nin girmekte zorlandığı Avrupa pazarı yerine petrol ithalatına karşılık Arap pazarlarına girmeye çalışmasını Arap sermayesinin ülkeye girmesi izlemiştir. Birinci ve ikinci petrol krizleri sonrası Türkiye’nin bölgeye yaptığı ticaret rakamlarında ve ticaret yapılan ülkelerin sayısında bir artış görülmüştür. Şimşek, bu artışın sebebinin sadece petrol krizlerine bağlanamayacağını, aynı zamanda Türkiye’nin İran-Irak savaşı sırasında izlediği tarafsızlık politikasının da bir payı olduğunu söyler. Savaşın son yılında bölgede, Türkiye ihracatında en önde gelen üç ülke: Irak, Suudi Arabistan ve Libya’dır. Genel olarak Türkiye’nin ithalatında başlıca ürünler Petrol Ürünleri olmuştur. Körfez savaşı sırasında ithalat ve ihracat rakamlarında düşme gözlenmiş ve 1990’ların ikinci yarısından itibaren Avrupa Birliği’nin bölge ticaretindeki payı artmıştır. Yazara göre, bölgeye yönelik gıda, deri, tekstil ve hayvancılık gibi alanlara Güneydoğu bölgesinde daha fazla ağırlık verilmesi ihracatı arttırabilir. Ayrıca Türkiye’nin rekabet gücünün yüksek olduğu otomotiv, elektrik/elektronik, toprak ürünleri ve kimya ürünlerine de öncelik verilmelidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazar bölümün sonunda Türk-Arap ilişkilerinin gelişimine katkıda bulunan faktörleri aşağıdaki gibi sıralamıştır:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Arap davasına politik destek vermek,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Karşılıklı ilişkilerde, Arap dünyasındaki muhtemel farklılıklara karşı nötr kalmak,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-İsrail ile ilişkileri asgari düzeyde tutmak,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Bütün Arap ülkeleri ile ekonomik ve teknik alanlarda yakın işbirliği halinde olmak,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Arapların bölgede süper güçlerin hâkim olmaması için Türkiye’nin sarf ettiği çabalara destek vermesi,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Türk düşmanlığının birçok Arap devletinin “gizli devlet politikası” olmaktan çıkarılması,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Ege ve Akdeniz de Türkiye’nin tezlerine destek verilmesi,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Ortadoğu ülkelerinin, dış ticaretlerinde Türkiye’yi partner seçme konusuna öncelik vermesi,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Arapların su konusunu sorun haline getirmemeleri ve Türk sularına Arap suyu demekten vazgeçmeleri.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ortadoğu deniliğinde karmaşık yapı ve savaşların yanı sıra akla gelen diğer bir önemli konu ise bölge ülkelerinin karşı karşıya kaldığı su sorunudur. Kitabın dördüncü bölümü su konusuna ayrılmaktadır. Yazara göre, İlk kez 4500 yıl önce savaş nedeni olan su konusunun, BM’in 50 yıllık projeksiyonlarına bakıldığında gelecekte kesin bir savaş nedeni olması beklenmektedir. Buna göre ilk kez 1991 yılında Foreign Affairs dergisinde yayınlanan bir makale, gelecekte Ortadoğu bölgesinin 10 noktasında su savaşları çıkma ihtimalini öne sürmektedir. Bu noktada sorulması gereken soru bölgede su kaynaklı bir savaş çıkması ihtimali var mıdır? Bu soruya evet cevabı verilmesi halinde yazar şu soruların da cevaplanması gerektiğini savunur:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hangi noktalarda bu savaşlar çıkabilir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’nin rezervleri ve projeleri nelerdir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’nin bu konuda izleyeceği politika nasıl olmalıdır?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak bu bölüm okunurken, bölgede giderek belirginleşen Türk-Arap dayanışmasının unutulmaması ve su konusunda özellikle Fırat-Dicle’nin paylaşılması noktasında son dönemde artan işbirliğinin göz ardı edilmemesi gerekmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitapta, Türkiye’nin, gelecekteki olası bir su sıkıntısı konusunda ciddi bir su politikasının olmadığının altı çizilmekte ve acilen bir Su Bakanlığı kurulması gerektiği vurgulanmaktadır. Türkiye’nin su kaynakları bakımından dünyadaki ilk 20 ülke içinde olsa da kişi başına düşen su miktarı bakımından çok düşük düzeyde olduğunu söyleyen yazar, bölgeler arası dengesiz su dağılımı ve denizlere akan nehirlerin kontrol edilemeyişinin önüne geçilmesi gerektiğini belirtmektedir. Şimşek, kitabında, bölgede su kaynaklı savaşların çıkabileceğine inanan ve inanamayan su uzmanlarının görüşlerine de yer vermektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye için hayati bir öneme haiz olan GAP Projesi ise özellikle Irak, Suriye ve Ürdün tarafından tepkiyle karşılanmış ve hatta Arap Birliği tarafından Türkiye’ye yönelik uyarı mesajları gelmiştir; Türkiye’nin su konusunu bir silah olarak kullandığı iddiaları gündeme girmiştir. Ancak yazar, aslında bölge ülkeleri içinde olumlu etkisi olduğunu düşündüğü bu projenin tepkiyle karşılanmasını eleştirmektedir. Buna göre, GAP sayesinde Türkiye’nin doğu illerinde özellikle gıda üretiminde sağlanacak artış ile Ortadoğu’ya yapılacak ihracatın Batılı ülkelerden yapılan ithalatı ikame etmesi ve Arap ülkelerine daha ucuza ithalatın yapılabilmesini sağlama ihtimali varken, bu ülkelerin yanlış hesaplar yaptığını söylemektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Erdal Şimşek konuyla ilgili Arap tezlerini yansıtan bir makaleye de kitabında yer vermiş ve bu makaleye dayanarak dengeli bir su politikasının var olabilmesi için çözüm önerileri sunmuştur. Ayrıca yazarımız, Türkiye’nin, Suriye’ye 500 m3/sn’nin altına düşmeyecek olan su akışına söz vermiş olmasını Türkiye’nin bu konudaki samimiyetinin bir göstergesi olarak sunmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bununla birlikte Arap tezlerine bakıldığında, Barış Suyu Projesi’ni de Türkiye ve İsrail’in birlikte hareket ederek Araplara karşı ittifak kurması olarak algılandığı ve uluslararası hukukun Türkiye’ye vermiş olduğu suyun doğmuş olduğu ülke tarafından adaletli olarak kullanılmasına yönelik hakkın Araplar tarafından reddedildiği görülür. Yazar, aynı konuda bölgede var olan 4 adet su kaynağı olan -Fırat, Dicle, Nil, Ürdün Nehri- konusunda, Türkiye’de doğan Fırat ve Dicle ye karşı gösterilen tepkinin niçin Ürdün Nehri’nin İsrail tarafından kullanılmasına karşı gösterilmediğini de sormaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitabın beşinci ve son bölümünde, Türkiye’nin Ortadoğu’daki üç önemli ülke olan İsrail, Suriye ve Irak ile Afrika Ülkeleriyle ilişkileri anlatılmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye-İsrail ilişkilerini Türkiye açısından bir denge politikası olarak değerlendiren yazar, İsrail’in kuruluşunu izleyen 1950’li yıllarda, ABD’nin bölgedeki müttefikleri olan bu iki ülkenin, İran ve Sovyet etkisine karşı ilişkilerinin yoğunlaştığı dönemde ülkeler arası istihbarat ve güvenlik konularına ağırlık verdiğini söyler. Bununla birlikte, 1960’ların son döneminden itibaren Filistin konusunda hassasiyetini öne çıkaran Türkiye, 1970’lerle birlikte ekonomik beklentileri doğrultusunda Arap ülkeleri ile yakınlaşmıştır. Ancak bu durumda bile, İsrail ile olan ilişkiler, seviyesi düşük olmakla birlikte, hiçbir zaman kesilmemiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimşek, Körfez Savaşı ile ortaya çıkan bölgesel gelişmeleri bir dönüm noktası olarak görmektedir. Körfez Savaşı’nın ardından 1990’larda gelen barış görüşmeleri ile ortaya çıkan süreçte özellikle ekonomik işbirliği arttırılmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1980’ler aynı zamanda İslami radikalizmin de tehdit olarak algılanmasının güçlendiği ve İsrail-ABD-Türkiye yakınlaşmasında ortak düşmana karşı işbirliğinin arttırıldığı yıllardır. Yazar, bu durumu İsrail’in ortak tehdit algılaması yaratarak bunu bir koz olarak kullanması olarak yorumlamaktadır. Aynı dönemde ortaya çıkan Türk ordusunun modernizasyonu projelerinde de İsrail Türkiye’yi bir pazar, Türkiye ise İsrail’i bir kaynak olarak algılamaya başlamıştır. Doksanlı yıllarda Türk siyasal yaşamında ortaya çıkan en büyük değişiklik olan Refah Partisi döneminde dahi, her ne kadar İsrail konusu Refah Partisi tarafından bir iç politika malzemesi olarak kullanılmış olsa da, ilişkiler artarak devam etmiş, aynı dönemde Serbest Ticaret ve karşılıklı bilgi-araştırmacı ve teknoloji transferini içeren Savunma Sanayi Anlaşmaları imzalanmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimşek, tüm bu gelişmelerin aslında Türkiye-İsrail ilişkilerinin ne kadar vazgeçilmez olduğunu da gösterdiğini söyler. Ancak, yazar, Irak Savaşı’nın başlaması ile Kuzey Irak’ta İsrail’in konuşlanması ve Türkiye için çok hassas olan bu bölgede Barzani ve Talabani peşmergelerinin eğitilmesi, teknolojik imkânların sağlanması ve İsrail’in bölgeye Yahudi nüfusu lehine demografik değişimleri amaçlayan göçleri yönlendirmesinin özellikle altını çizmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nispeten daha az sayıdaki sayfada Türkiye-Suriye-Irak ilişkileri ve süper güç ilişkileri üzerine bilgi verme niyetinde olan yazar, Soğuk Savaş ve Körfez Savaşı sonrası içine girilen konjonktürde Türkiye’nin, Suriye ve Irak ile olan ilişkilerinde girilen yeni sürecin boyutlarını da dikkate almak zorunda olduğunu söyler. Geçmişte süper güçlerin etkisi altında gelişen bölgesel politikalar, artık yerini çoklu aktörlere bırakmıştır. Yazar, Suriye ve Irak’ın, Türkiye’nin Kafkasya-Ortadoğu-Balkanlar yakın kara havzasını birbirine bağlayan Karadeniz-Ege-Doğu Akdeniz-Mezopotamya-Basra hattının ve Mezopotamya-Basra ve Doğu Akdeniz kuşağının üzerinde olmasının, bu ülkelerin konumlarını daha da önemli kıldığını söyler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazar, Kafkaslar ve Ortadoğu arasında bölgeler arası sınır hattında dikkat çeken Doğu Anadolu Bölgesi’nde, Körfez savaşı sonrası ortaya çıkan PKK ve su gerginliklerine dikkat çekmektedir; ayrıca, Türkiye’nin, Kafkaslar-Doğu Anadolu-Mezopotamya arasında geçiş niteliğinde olan Suriye ve jeoekonomik bir öneme sahip Irak ile özellikle diplomatik anlamda denge sağlamak zorunda olduğunu da ifade etmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimşek, Kıbrıs-Filistin-Kürt meselelerinin giderek bölgesel hale gelen bir soruna dönüşmesi ile petrol boru hatları ve Rusya’nın petrol stratejileri arasında bir bağlantı kurmakta, tüm bu hesaplamaları dikkate alan bölgesel bir denge politikasının Türkiye için önemini tekrar vurgulamaktadır. Ayrıca yazar, ülkeler ve bölgeler arası denge kurulması amaçlanırken Türkiye, İran-Irak savaşında izlediği tarafsızlık stratejisini devam ettirmeye gayret göstermeli ve Ermeni-Rum Lobisine ek olarak bölgedeki politikalarından dolayı bir Arap lobisinin oluşmasına izin vermemelidir yorumunu yapmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitapla ilgili verilen bilgiler ışığında gazeteci yazar Erdal Şimşek’in okuyucuya çok az sayfada yoğun bir şekilde bilgi vermeye çalıştığı görülmektedir. Bu durum zaman zaman konu tekrarına ve ilgili ülkelere gereğinden daha az yer verilmesine neden olabilmektedir. Ayrıca yazarın kitap boyunca, Ortadoğu’da su meselesini ekonomik ve askeri konulardan daha fazla öne çıkardığı görülmektedir. Bununla birlikte, kitabın anlaşılır bir dille yazılmış olması ve bölgeyi hem tarihsel hem de günümüz sorunları ile anlatması, okuyucunun kısa sürede bölgeyle ilgili genel bir fikir sahibi olmasını sağlamaktadır. Ayrıca konuyla ilgilenen okuyucuların, Prof. Dr. Ömer Kürkçüoğlu’nun Türkiye'nin Arap Ortadoğu'suna Karşı Politikası (1945-1970) kitabını okuması tavsiye edilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1 Haziran 2010, Salı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Serpil Açıkalın&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2998097783516586030-8158744811974986220?l=sacikalin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sacikalin.blogspot.com/feeds/8158744811974986220/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2998097783516586030&amp;postID=8158744811974986220' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2998097783516586030/posts/default/8158744811974986220'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2998097783516586030/posts/default/8158744811974986220'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sacikalin.blogspot.com/2010/11/kitap-incelemesi-turkiyenin-ortadogu.html' title='(Kitap İncelemesi) Türkiye’nin Ortadoğu Politikası'/><author><name>Serpil AÇIKALIN</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09313460798902249210</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_-Y9wV3jtNgg/SPmE8_L55OI/AAAAAAAAAFw/SzsMrt5TUsM/S220/Serpil_Acikalin_USAK.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2998097783516586030.post-6088719409607688653</id><published>2010-11-12T14:14:00.000-08:00</published><updated>2010-11-23T10:52:13.763-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Book Reviews(English-Turkish)'/><title type='text'>(Kitap İncelemesi) Mısır’ın Sömürgeleştirilmesi</title><content type='html'>Yazar: Timothy Mitchell  &lt;br /&gt;Yayıncı: İletişim Yayınları  &lt;br /&gt;Basım Yeri: İstanbul  &lt;br /&gt;Yayınlanma Tarihi: 2001&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“11 Temmuz 1882’de, Salı günü saat yedide başladı. Tanjore’nin demirli olduğu yerden merceklerimizle olan biteni gayet iyi görebiliyorduk. Bizim gibi daha önce hiç savaş görmemiş siviller için harika bir görüntüydü.” (s.225)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Edward Said tarafından yazılan Oryantalizm kitabı ve sonrasında ortaya çıkan Oryantalizm tartışmaları, geniş ölçüde Doğulu aydınların iltiması ile karşılanmış ve çalışmalarına da yansımıştır. Oryantalist düşüncedeki “Değişmeyen/Durağan Doğu” ve tam aksine “Sürekli Değişen Batı” imgesi aynı zamanda kapalı olan Doğu Toplumlarının değişimini ve bu yolla gelişmelerini sağlamak adına Batı müdahalesinin de kabul edilebilir olduğu sonucunu doğurmaktadır. Günümüzde hala devam eden işgallere baktığımızda bu görüşün Batılı politika yapıcılar üzerinde hala etkili olan bir düşünce şekli olduğu anlaşılır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tam da bu noktada geçmişte 300 yıldan uzun bir süre Osmanlı Devleti hâkimiyeti altında kalmış olan Mısır’la ilgili Mısır’ın Sömürgeleştirilmesi kitabı faydalı bir kaynak olarak karşımıza çıkar. Timothy Mitchell tarafından hazırlanan doktora tezinin kitaplaştırılması ile okuyucuya ulaşan Mısır’ın Sömürgeleştirilmesi isimli eser, tarihsel bir anlatımdan ziyade sömürgeleşme öncesi dönemi ve doğudaki zihinsel dönüşümü göstermeyi amaçlamaktadır. Kitabın ana teması anlam ve temsil arasındaki ilişkinin ortaya konmasıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitap; Sergideki Mısır, Çerçevelendirme, Düzen Görüntüsü, Bedenleri Zaptettikten Sonra, Hakikat Mekanizması, İşin Felsefesi başlıkları altında toplam altı bölümden oluşmaktadır. Yazar, kitabın amacını modern siyasi iktidar biçimlerinin nasıl işlediğini ve bu yeni iktidar biçimleri ile dünyayı anlamanın modern biçimleri arasındaki ilişkiyi araştırmak olarak tanımlamaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazar, 19. yüzyılda Avrupa’da yapılan büyük dünya sergilerini Sergide Dünya olarak adlandırır. Bu bölümde, Avrupa’ya giden Mısırlıların yazdığı eserleri inceleyerek, onların sergileri gezdikten sonra aslında temsilden ibaret olan tüm bu yapaylıkların nasılda gerçekmiş gibi göründüğüne ilişkin düşünceleri anlatılmaktadır. Bu sergilerde pazarlar, saraylar, sokaklar ve tüm emtia betimlenmiştir ve sergiler yoluyla yaratılan efekt bununla sınırlı değildir, aynı zamanda serginin dışında müzelerde ve şarkiyat kongrelerinde, tiyatrolarda, hayvanat bahçelerinde de aynı yöntemle karşılaşırlar. Temsil edilen ile gerçeğin sorgulaması kitapta hem Avrupa’ya giden Arapların, hem de Şark’a gelen Avrupalının gözünden anlatılmaktadır. 1889 yılında yapılan Şarkiyatçılık Kongresi’ne gelen Mısırlılar, temsil edilen Mısır’dan oldukça rahatsızlık duyarlar ve bir anda tıpkı Mısır gibi kendilerini de sergilenir bulurlar. Şark’a gelen Avrupalılarla ilgili ise sergilerde gördüklerinin tecrübesi olarak Şark’a gelmeleri ve gördükleri karşısındaki şaşkınlıkları anlatılır. Şaşırmışlardır, çünkü sergi-olarak-dünyadan çıktıklarını hala fark etmemişlerdir ve ‘teşhir’den ‘hakiki’ye geçtiklerini düşünüyorlardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Şark kendini bir sergi olarak sunmayı reddediyordu ve bu yüzden de anlamdan yoksunmuş gibi görünüyordu.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Avrupa’ya giden Doğulu yazarların anılarıyla ilgili, 1889 yılında Stockholm de yapılan Şarkiyatçılık Kongresi’ne katılan ve kendini bir “mustarip” olarak tanımlayarak bu kongrede yaşadıklarını anlatan Ahmet Midhat Efendi’nin Avrupa’da bir Cevelan isimli kitabı da bu konuda oldukça önemli bir eserdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mısır’ın sömürgeleşmesi sürecindeki ikinci aşama onun Çerçevelenmesi’dir. Kolonyal güç Mısır’ı çerçevelenmiş bir dünya olarak yeniden düzenleyecektir. Bu bir anlamda kontrollerin yapılmasını, politik ve ekonomik hesaplamaları kolaylaştırılan bir “resme” dönüştürmeyi de amaçlıyordu. 19. yüzyılda köyler ve şehirler ortadan kaldırılarak Kahire yeniden inşa edilirken, yeni caddeler ve sokaklar bir plan görüntüsü verilerek tasarlanmaya çalışıldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şehirlere verilen bu “intizam” sayesinde, aynı zamanda metafizik olan ve kendisinin dışında bu düzeni ortaya koyan “şey”’in dışında bir varlık sayesinde, görünür ama aynı zamanda görünmez olan arasındaki ilişkinin var olduğu ortaya konuluyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çerçeveler yoluyla sınırlar çiziliyor ve bazı şeyler dışarıda bırakılıyordu. “Temsil” ile “hakikat” arasındaki ayrımlaştırmadan sonra sıra, “içerisi” ve “dışarısı” arasındaki ayrımın yapılmasındaydı. Amaç, Mısır’ın bir ordu gibi kurallara tabii tutulması ve gözetim altına alınmasıydı. Dışarısı içeriyi çerçevelemekteydi. Böylece nüfuz etme, yeniden düzenleme ve kolonize etme gerçekleşmiş olacaktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Avrupa’ya giden Mısırlılar toplumların ilerlemiş olması ile sokaklardaki sakinlik ve bağırışsız-çağırışsız, küfürsüz-bedduasız tek saatin geçmediği Kahire sokakları arasında karşılaştırma yaparlar. Bunun için yapılabilecek tek şey vardır: disiplin ve eğitim. Disiplin ve eğitimin verilebilmesi için 19. yüzyılın ortalarında kurulan Lancaster modeline göre düzenlenmiş olan okullarda uygulanan teftiş sistemi ile sağlanan itaat sayesinde öğrencilerin hayatı “düzenlenmiş” olur. Bu düzen tasavvuru sayesinde Mısırlıların hayatı bölünüp işaretlenerek muntazam aralıklarla yerleştirilerek soyut bir düzen yaratılmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;19. yüzyılın son 30 yılında daha önce yetiştirmek anlamında kullanılan terbiye kelimesi eğitimi ifade etmek için kullanılır olmaya başlar. Bu anlamda terbiye, artık bir şeyin büyümesinin sağlanması değil bireylerin eşgüdümlü bir şekilde disiplinli çalışmasını ifade etmek için kullanılmaya başlanır. Yazar burada içerme, çerçevelendirme ve disipline etme yöntemlerinin eğitime duyulan ihtiyacı arttırdığını söylemektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çerçevelenen hayatlar içinde denetim altına alınan Mısırlıların, bedenleri denetim altında tutularak görünen ama aynı zamanda görünmeyen bir metafizik iktidara ulaşması amaçlanmaktadır. Artık “daha derinlere nüfuz etmek” gerekmektedir. Yazar, kolonileştiren gücün iktidarını bedensel ve zihinsel olarak ikiye ayırır ve askeri denetim, mimari düzen ve okul eğitimi yöntemlerinin uygulanması ile bedenlerin zaptının gerçekleşmesinin ardından, bu süreci zihinlerin zaptının izlediğini söyler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Okul eğitimi sayesinde hem bedensel hem de zihinsel denetim sağlanmış olmaktadır. Aynı şekilde yansımalar siyasette de görülmüş ve hükümet etme, liderlik etmek anlamına gelen siyasa kelimesi yerine kişilerin bedenlerinin ve zihinlerinin denetlenmesi anlamına gelen siyasi politika kelimesi kullanılmaya başlanmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazar, düzen ve disiplin anlayışının getirilmesinin nedenleri olarak, kolonileştirdiği kişilerle arasında herhangi bir bağ bulunmayan sömürgeleştirici gücün yönettiği insanlar hakkında bilgi sahibi olarak “yapay bağlar“ kurmak istemesini göstermektedir. Mısırlılar hakkında etnografik araştırmalar yapılarak kişilikleri hakkında yargılara varılır. Mısırlılar kendileri hakkında yapılan araştırma sonuçlarını artık kendileri içinde kullanmaya başlamışlardır ve kendi şahsiyetlerinde görülen ve bu sayede kendilerinin görmeye başladıkları aylaklık, onur ve sevgi eksikliği gibi noktaları öne çıkartarak kendilerini eleştirmeye başlarlar. Hatta artık sömürgeleştirilmeleriyle ilgili dış güçlerden çok kendilerini suçlar hale gelmişlerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mısırlıların hayatını düzene sokmak için köyler, şehirler, askerler ve okullar disiplin esas alınarak yeniden yapılandırılır. Özellikle okullar, hem bedensel hem de zihinsel dönüşümün gerçekleşebileceği, düzen anlayışının yerleştirileceği yegâne yerlerdir. Aynen plan gibi bu tanzim de farklı bir efekt yaratmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitapta dil meselesi ve siyasi otoritenin kolonyal devlette doğuşu arasındaki ilişki ortaya konarak hakikat ve iktidar ilişkisi incelenmeye çalışılmaktadır. Dil örneği ile gerçekliğin yerine onun anlamı ve düzenin nasıl konulduğu anlatılmaktadır. Hakikat ise iki gün içinde İskenderiye’nin büyük bir kısmını harabeye döndüren, Britanya’nın 1882 de işgalinden başka bir şey değildir. Ama bu işgal sırasında dahi yaratılan bir efekt vardır: özgüven efekti. Küçük bir ordu tarafından sergilenen silahlarla, Britanya’nın askeri gücü, kullanılan teknoloji ve otorite gösterilmiş olur. Bu otorite aslında görünmez olan ama yinede gerçek olan metafizik bir iktidardır artık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazar kitabın son bölümünde, Mısır’ın işgalinden 10 yıl sonra 1892’de Londra’da yapılan Şarkiyatçılık Kongresi sonrası bir Mısırlı yayıncının “Dünya sanki ikiye bölünmüş” şeklinde yorum yaptığını söylemektedir. Yazarın burada şehrin inşası sırasında yerli şehrin Şarklı kalmasına yaptığı vurguda çok önemlidir. Bu noktada Said’in Oryantalizmi anlatırken kendi kimliğini başkası üzerinden kurma tekniği şeklinde yaptığı tanım ile yazarımızın, kolonyal düzenin kendi zıddını yaratarak ve dışlayarak var olduğunu söylemesi ve Modernite ile kurduğu bağlantı oldukça yerindedir. Tüm bu açıklamalar bizi günümüzde hala tartışılan “öteki” kavramına götürmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Modern şehrin kimliğini yaratan dışında bıraktıklarıdır. Modernliği kendi zıddını dışlamasına bağlıdır.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son bölümde ele alınan diğer bir kavram olan “geri kalmışlığımız”, Mısır’ın yaşadığı bu süreçte kendi aydınları tarafından bir anlamda sıkça tekrarlanır hale gelen bir itiraf niteliğinde olmakla birlikte, yıllarca sürdürülen sergi-olarak-dünya, düzen görüntüsü, efektler, çerçeveleme, bedenlerin ve zihinlerin zapt edilmesini içeren uzun vadeli sürecin sonunda elde edilen bir başarıdır aslında.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Nasıl oldu da Şark’ın bir parçası olarak görülmeye başladık?”, “Biz Avrupa’ya Çin’den ya da Magrip’ten daha yakın değil miyiz? ” soruları beyinsel zaptın sonucu, kendiliğinden bir dönüşümün olduğunu ifade etmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkili efektlerin yaratılması, zihin-beden, planlanan ve var olan, gerçek-temsil, şeyler ve felsefeleri, maddi olan ve kavramsal olan, göstergeler ve gerçekler…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu kitapta aslında çok daha fazlası bulunabilir. Oldukça felsefi bir dilde yazılmış olan Mısır’ın Sömürgeleştirilmesi’nde, tarihsel plandan uzak ancak belki de daha önemli olan zihinsel plan öne çıkmaktadır. İyi bir Türkçe çeviri yapılmış olmasına rağmen, İngilizce bilenler için kitabın İngilizceden okunması tavsiye edilebilir çünkü iç içe geçen kavramlar ve mesajlar ancak bu şekilde daha iyi anlaşılabilir. Karmaşık yapılandırılması nedeniyle bazı kavramların ancak kitabın sonunda açıklığa kavuşabildiği göz önüne alındığında okuyucunun zevk veren bu kitaba sabırla devam edilmesi tavsiye edilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2 Temmuz 2010, Cuma&lt;br /&gt;Serpil Açıkalın&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2998097783516586030-6088719409607688653?l=sacikalin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sacikalin.blogspot.com/feeds/6088719409607688653/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2998097783516586030&amp;postID=6088719409607688653' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2998097783516586030/posts/default/6088719409607688653'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2998097783516586030/posts/default/6088719409607688653'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sacikalin.blogspot.com/2010/11/msrn-somurgelestirilmesi.html' title='(Kitap İncelemesi) Mısır’ın Sömürgeleştirilmesi'/><author><name>Serpil AÇIKALIN</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09313460798902249210</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_-Y9wV3jtNgg/SPmE8_L55OI/AAAAAAAAAFw/SzsMrt5TUsM/S220/Serpil_Acikalin_USAK.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2998097783516586030.post-4016570737450245229</id><published>2010-11-12T14:02:00.000-08:00</published><updated>2010-11-23T10:53:03.327-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Book Reviews(English-Turkish)'/><title type='text'>(Book Review) The Mubarak Leadership and Future of Democracy in Egypt</title><content type='html'>Reviewed by Serpil Açıkalın&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Author: Alaa Al-Din Arafat  I&lt;br /&gt;Publisher: Palgrave Macmillan, 2009&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Among all of the Arab countries, Egypt has a privileged position with its people, history and political life. It was the first country in its region to gain independence from colonial rule and has been the cradle of Islamist politics since the late 19th century. One point of interest is that many issues in the country have given birth to another result: for example, the variety of people has stemmed from the government’s nationalist, socialist and liberal ideologies, and the Islamist politics have resulted in the improvement of oppositional and confrontational culture. Egypt’s choice to have a peace agreement with Israel led to its isolation, but opened other doors for the country such as becoming a leading ally of the U.S. and Israel in its region.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yet all of these factors have not provided the expected life standard for most Egyptians, and their minds have been confused by the government’s mixed applications of democracy and authoritarianism. While compared to some other Arab countries Egypt can be classified as a country that has more seeds of opposition, independent media and syndicates, it still cannot be considered a democratic country because of its semi-authoritarian structure.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Recently, Egypt has fallen into a discussion about the candidacy of Muhammad El-Baradai for the presidential election of 2011, and there are rumors alleged by newspapers about parties collaborating with the regime against El-Baradai. All of the news coming from Egypt related to the new political atmosphere is much more clear after reading Alaa al-Din Arafat’s book, The Mubarak Leadership and Future of Democracy in Egypt, as he writes in depth about the history and structure of the National Democratic Party (NDP), whose more than three-decade existence deserves to be explored. As an Arab scholar, Arafat gives many details about the Mubarak government’s structure and the mutual relationships among the interest groups in the country ranging from ministries to MPs and businessmen loyal to the regime.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;In his work, Arafat states his belief that Egyptian governments have been establishing “party bodies and their parasitic elites” and expect their survival by using their functionalist role. These tools of the regime have been applied since the monarchy in the country. The author says that parties in Egypt, including the opposition, have only been instruments of regimes and they have not been representing an ideology. And of course when we become aware of that approach, it is not so difficult to understand one of the regime’s current pretexts for not allowing the establishment of parties being that the parties do not represent a different ideology. The author also claims that Hosni Mubarak also followed a strategy of dividing the opposition; it was mainly seen in the 2005 presidential elections when Noman Goma ran against the Wafd Party’s Ayman Nour, and it was alleged that the regime promised seats in parliament to Goma in return for him running against Nour to decrease Nour’s votes.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;To explain the current NDP structure and political environment of the country, the author begins with talking about the Nasser and Sadat terms and how their ideologies were oriented with the illusion of a multi-voiced society. During the Nasser term, the multiparty system was lifted, and the Liberation Rally (LR) was established in 1953 to provide the continuation of the interest groups’ functioning role. Although Sadat was representing himself as a more democratic leader, Egyptians began to get used to that when their leaders talked about democratic transition they in general intended economic liberalism to be a part of their strategy. The author argues that even when Sadat was encouraging the establishment of platforms and later parties from the mid-1970s on, he was actually not trying to rotate his power; it was the beginning of the country’s semi-authoritarian governing aiming to empower the regime and moderate dissidents. Actually the below quoted words of Arafat explain that logic very well:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;…Therefore, the main purpose of Egyptian pluralism is not to move the state all the way over to democratic rule, but to stop at the point of semi-authoritarianism….To conclude that, the NDP is not a real party, nor is it an ideological trend. It represents only those who wish to be linked to the state…(p. 18-19)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;The author says that Hosni Mubarak had began his term by claiming that he was different from his predecessors; however, the dynamics and catalysts of the current politics in Egypt still put its protected elites at the center. Moreover, in discussing the NDP’s past and its strategy of approaching elites, Arafat mentions Gamal Mubarak’s rising power in the NDP.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;The author says that as a person who does not have an ideology, Hosni Mubarak has chosen some people from the former Nasserist bloc, such as Al-Sharif and Al-Mahgub, to distance himself from his predecessor and recruited some flexible politicians who can adjust themselves to any ideology, such as Wali and Al-Shazli, and businessmen. Yet, according to Arafat, all of these people were mainly chosen to gain the majority’s support for the NDP. Apart from that, Arafat claims that the NDP has no clear program and its members are only looking to increase their interests. Arafat goes further by saying that as the regime blocks peaceful ways of transformation, even a coup d’état or revolution are other alternatives, and warns that if he becomes the next president, Gamal may be more challenged with political reform than his father has been.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;In the eyes of the author, semi-liberalized Gamal Mubarak will probably be the inheritor of the presidency. After his occupation of the Party’s Secretary-General position, the neoconservative cadre, which the author refers to as the “Big Eight”, occupied governmental positions to help the succession of Gamal in the future. Surprisingly, veteran traditional politicians of the NDP, such as Wali and al-Sharif, were replaced by businesspeople, and these replacements led to cracks among the factions of the NDP.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;As there is no doubt that Egypt was quite affected by the US policies in the region, one of the very interesting parts of Arafat’s book is about the US’ failed projects in the Middle East. It is sure that the most heated word for the Egyptian opposition is ‘stability’, as it has been over-emphasized by the Egyptian regime and has long represented a tacit agreement between Egypt and the US. The author mostly talks about the post-September 11 approach of the US and the reactions of the Egyptian government. While the US’ reform initiatives were not welcomed by Mubarak, the Iraqi regime’s experiment forced Egypt to make reforms in the country, though the author believes that most of these reforms were no more than cosmetic shows. Yet it is also a known fact that Mubarak generally refers to economic improvements when he uses the word ‘reform’.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arafat emphasizes that the Iraq war in some ways destroyed the American strategy of democratization in the Middle East. First, it led to a change in Egyptian perceptions and increased doubts towards the US. Second, according to the author, the war demonstrated that a similar power vacuum would be repeated in Egypt. Another tactic Mubarak used to convince the US was his warming relations with Israel during the years of US pressure to show again his useful function in the region by referring to the possible relations between Israel and the most likely alternative Egyptian party, the Muslim Brotherhood, if it were to come to power.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Another issue emphasized by the author is the fragmented and weak opposition, which empowers his argument on the nature of opposition under authoritarian regimes. Although he believes that solidarity is needed for the rescue of the country by convincing Mubarak to appoint a vice president and other changes, unfortunately the opposition has not shown a sign of a collective action front to manage change in Egypt and they only play a role of showing a pluralistic appearance in the country. Even the Kifaya Movement with its very exciting beginning could not manage more than kindling a fire to begin a protest culture in Egypt that had been forgotten after the bread protests of the 70s. Yet other movements calling for change also could not go further because of their lack of comprehensiveness stemming from rivalry among party leaders and their exclusive policies towards the Muslim Brotherhood.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;The author believes that liberal parties and powers may be an alternative; however, he also accepts that the Muslim Brotherhood is the only rival of the NDP because of its organization, social presence and influence. Although he cites the Brotherhood‘s pragmatic behaviors in the past, he also mentions the real agenda of the Brotherhood for the future. In addition, Arafat gives the Turkish AKP (Justice and Development Party) as an example of integration for the Muslim Brotherhood, but the difference between societies in Turkey and Egypt must not be forgotten. Moreover, these groups do not see similarities between themselves, and although the Egyptian constitution clearly indicates Islam as its primary source, Turkey’s unchangeable constitutional articles indicate the country’s secular structure.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;According to Arafat, pro-democracy groups must use the advantages of satellite TVs, the internet, blogs and telephones to organize and to promulgate their demands. Moreover, although the US had negative experiments with Algeria, Hamas and Iraq, Arafat sees the intervention and pressure of the US as necessary for Egypt, but he warns that it must be different from the support of the status quo and should contribute to human rights and democracy in the country.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;With his very comprehensive work Arafat manages to give detailed analyses of contemporary Egyptian politics. Although his approach is not so optimistic about the future of Egypt, many of the facts touched in his book help us to understand the current discussions in Egypt. The comprehensive information given about the 2000s makes this an indispensible volume for researchers of Egyptian politics.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;about book:&lt;br /&gt;Some things seem to go on so long that we take them for granted. Egypt’s Mubarak regime has that timeless quality, but in truth it nears the end. Presidential elections are scheduled for 2011, if not sooner, and the aged Mubarak will likely step aside. His son Gamal waits in the wings, seemingly alone. But the regime comes under many pressures, both foreign and domestic, to bring democratic reforms and free and fair elections to Egypt. A hereditary succession would be highly suspect, and in all probability destabilizing and illegitimate. Furthermore, as a key Middle East power and crucial US ally, Egypt’s transfer of power has profound implications for the region and must be managed with the utmost care. Meanwhile, the threat of an Islamist regime lurks in the background, as the Muslim Brotherhood has achieved a grudging parity with the weakening Mubarak regime since 2005. The push for democratic reform is thus tempered by the perceived need for stability. Meanwhile, the Egyptian people long for democracy, and the thought of a Gamal Mubarak regime stretching across two more decades is crushing to contemplate.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2998097783516586030-4016570737450245229?l=sacikalin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sacikalin.blogspot.com/feeds/4016570737450245229/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2998097783516586030&amp;postID=4016570737450245229' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2998097783516586030/posts/default/4016570737450245229'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2998097783516586030/posts/default/4016570737450245229'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sacikalin.blogspot.com/2010/11/mubarak-leadership-and-future-of.html' title='(Book Review) The Mubarak Leadership and Future of Democracy in Egypt'/><author><name>Serpil AÇIKALIN</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09313460798902249210</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_-Y9wV3jtNgg/SPmE8_L55OI/AAAAAAAAAFw/SzsMrt5TUsM/S220/Serpil_Acikalin_USAK.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2998097783516586030.post-6289948043149070563</id><published>2010-11-12T14:01:00.000-08:00</published><updated>2010-11-23T10:53:39.496-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Book Reviews(English-Turkish)'/><title type='text'>(Book Review)A Comparative Analysis on Three Hamas Books</title><content type='html'>Reviewed by Serpil Acikalin&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Muslim Palestine: The Ideology of Hamas&lt;br /&gt;By: Andrea Nusse&lt;br /&gt;Harwood Academic Publishers, The Netherlands, 1998&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;The Palestinian Hamas: Vision, Violence, and Coexistence&lt;br /&gt;By: Shaul Mishal &amp; Avraham Sela&lt;br /&gt;Columbia University Press, New York, 2006&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hamas: Politics, Charity, and Terrorism in the Service of Jihad&lt;br /&gt;By: Mathew Levitt&lt;br /&gt;Yale University Press, 2006&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;After the death of Yasser Arafat at the end of 2004, a new process began not only for Palestinians, but also for the Middle East region and the whole world. Following the death of Arafat many important events occurred in the governance of Palestine, and Hamas (an acronym for Harakat al-Muqawima al-Islamiyya, Islamic Resistance Movement) has become the most important actor after its victory in the 2006 elections. As the most important social and political movement in Palestine today, which is calling for the destruction of Israel in its charter, Hamas deserves to be mentioned. Although there are many books dedicated to give the deepest knowledge about the movement unfortunately it is impossible to give all aspects of its history in one study.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;In this context it is very timely to read the books written by Andrea Nüsse, Shaul Mishal &amp; Avraham Sela and Matthew Levitt mainly because each of these books emphasizes different aspects of the movement. In this study, after short information about each of them there will be comparison between three books.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Andrea Nüsse, the author of the first book, Muslim Palestine: The Ideology of Hamas, is a German journalist, who studied Arabic and history in Hamburg, Cairo, Paris and Oxford.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nüsse’s book consists of two main parts and is divided into 18 short chapters. Since the “Islamic fundamentalism” concept is simplified in the media and daily life even by the experts, her aim is to stress the nationalist and democratic elements in the ideology of Hamas. In the book she tries to examine Hamas’ system of thought, strategy, goals, ideological foundations, arguments and its religious and western references. As she highlights in the beginning of the book, there is no effort to explain the structure and composition of the Islamist group, and if you are looking for the chronology or stories of suicide attacks by Hamas it is advised to look for another book, because, the attacks are mentioned only once in the 185 page-book.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;The main sources of the book, which are used to demonstrate the ideology and political outlook of Hamas are: the Koran, Hadith, and movement’s paper, Filastin al Muslima, and its leaflets. These sources may be considered beneficial to give a general idea but interviews with leaders would also complement the study.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;The first part of the book starts with Islamic thought and revival of Islam in the 20th century, and examines the ideology and all motivations of the movement. In this part, Sayyid Qutb is presented as the most important intellectual and theoretician of the Muslim Brotherhood (Hamas was a wing of Muslim Brotherhood). Another thinker, Al Mavdudi provided the blueprint for Hamas to develop a “Jami’a Islami”.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nüsse is trying to prove the deep-seated conflict between the two parties, Israel and Hamas, partly inspired on the Koran. According to Hamas, although the role of religion in Israeli society was very powerful, in reality according to the Koran they strayed from the right godly path and falsified their religion.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“…This conviction represents a variation of the idea of the unchangingness of human nature which is a characteristic trait of the traditional Islamic world-view.”(p.35)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;In contradiction, Nüsse says that the concept of Islamic anti-Semitism, different from Western anti-Semitism, was not based on race or blood but the feeling of anti-Semitism became more visible as a result of the more recent political conflict over the territory.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;She also states that Hamas’ view of nationalism differs from Koran and the interpretation of Qutb, and defense of homeland and nationalism seem acceptable according to Hamas’ ideology. However, although the author refers to Koran and Hadith to prove the idea there are some contradictions. She claims that except for Mecca and Medina no other place is mentioned in the Koran, and the specific mention of Palestine as a holy place has emerged more recently. (p. 48) This is not accurate information because in the sura of Isra (17:1) the name of Mescid al Aqsa is mentioned explicitly. Another claim of the author is that Hamas has influenced by Judaism in which the notions of sacred territory and the Promised Land are prominent. (p. 49) There is one point she missed because the Koran already refers to “the sacred and fertile territory” in Sura of Enbiya . (21:71) Some interpretations of Koran say that this territory is today’s Palestine. These examples demonstrate that Nüsse has not fully consulted her source materials: the Koran and Hadith.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;The following pages of the book explain other roots of Hamas’ ideology which arose as a reaction to Western domination in the region, the inefficiency of International organizations in responding to crises, the deterioration of the Arab regimes and their leaders who seemingly obey the West.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Moreover, the author sees specific political events such as the Gulf War, the mass deportation of Islamists to South-Lebanon in December 1992 and the massacre of Hebron in 1994 as a factor for shaping of Hamas’ ideology.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;According to Nüsse, Hamas’ ideology does not only reflect the Islamic teachings, but also it is a combination of non-Islamic notions such as Christian anti-Semitism, and the Judaic idea of holy territory, both of which are being used in the form Islamic discourse for Jihad duty against Israel and PLO.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Although the book does not mention the organizational/social structure of the movement and has some grammatical errors, it is beneficial for a person who wants to learn more about the ideological bases of Hamas as an introduction.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;The other book looking from a different aspect, Palestinian Hamas: Vision, Violence, and Coexistence, was written by two Israeli academics, Shaul Mishal and Avraham Sela, and first published in 2000. The book was re-issued with a new preface after the victory of Hamas in the 2006 elections.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;The most striking aspect in the book, instead of stressing the terrorist activities of the movement, the authors are using a moderate approach to Hamas. The book compromises six chapters, focusing on the movement’s roots, institutional structure and social community services. The book begins by explaining of the birth of Palestinian national thought after the 1967 War, and how Hamas conferred an Islamic approach to Palestinian nationalism opposed to the secular and national approach of PLO -Palestinian Liberation Organization-. Hamas combined the jihadist and nationalist beliefs to mobilize the community just as Mujamma (Islamic Center) did in 1973. The book emphasizes that the activities of Hamas were similar to the services of Mujamma in educational, health, social and cultural fields for the aim of Islamisation of the society.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;The authors aim to prove that although the doctrine of Hamas is based on dogmas and violence, its decision making process actually has a balance and pragmatism. A sense of political realism and “hear and now” considerations were all the signs of pragmatism.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;What is more, Mishal and Sela explain the hierarchical structure of the movement by asking how to find a middle way between the fundamentalist goals and politically adjusting to the PLO on the inside and Israel on the outside. The transformation from informal and interpersonal relationship based on trust and persuasion to hierarchical order leads Hamas to operate in accordance with bureaucratic hierarchy in internal security, military, political activities and preaching.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;In the last part of the book it is stated that similar to the position of Egypt today it is not far away for Hamas to be an ally of Israel in the future.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;The last book, Hamas: Politics, Charity and Terrorism, in the service of Jihad, was written by Matthew Levitt. As a former FBI counterterrorism analyst and deputy assistant secretary of the Treasury for intelligence and analysis, it is not surprising for him to use the intelligence reports and analyses of FBI and Treasury Department to furnish the reader mostly about the financial background of Hamas.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;In the book Levitt’s main argument is that, as a terrorist organization, Hamas gears all of its social, charitable and educational wings to reach its ultimate goal i.e. Israel’s destruction.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;In the book Levitt expresses that since the unitary organization has a single leadership, it is not possible to separate the activities of the movement and charitable works. These include hospitals, education centers, sport centers and mosques which are being used in the way of service of Jihad and actually all of them are tools of terror. In this regard he cites to Israeli and American documents to persuade the reader. Moreover, although his argument is based on the terrorist and suicide bombing activities of the movement, it should not be forgotten that Hamas is an offspring of Muslim Brotherhood. And in the first years the aim of Hamas was defined as the “Islamization” of society. Besides the terrorist activities, Hamas’ success in the 2006 elections was a result of its charity activities serving to its “Islamization” goals. Levitt also claims that the enormous cost of operations in the name of dawa is funded via religious and charitable fronts.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;The neutrality of the author is in question because it is not an objective book and the tone of Levitt’s language proves his tendency to Israel. However, in detailing the financial sources of military attacks and dawa projects, recruitment of militants, money laundering activities of the movement the book is probably the most comprehensive study in this field.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hamas is a multi-dimensional organization as being different from other movements in the Middle East. It is associated in minds both with terror and social activities, and according to the approaches of the authors, the studies about Hamas stress different aspects of the movement. Each book focused specifically on one dimension of the organization. While Nüsse stresses mainly ideology and historical roots of the movement, Mishal and Sela comprehensively examined the social aspect of Hamas, and concluded that we must be hopeful about the future of the organization. Finally, through trying to discredit the justification of Hamas, Lewitt’s book aims to demonstrate that the social dimension of the movement does not make it acceptable. It is possible to say that the three books complement each other because they focus on different aspects of Hamas. Thus after reading the three one can get a well rounded viewing of Hamas.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;about book:&lt;br /&gt;This review is a comparative analysis on three separate books which offer different perspectives on Hamas.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2998097783516586030-6289948043149070563?l=sacikalin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sacikalin.blogspot.com/feeds/6289948043149070563/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2998097783516586030&amp;postID=6289948043149070563' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2998097783516586030/posts/default/6289948043149070563'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2998097783516586030/posts/default/6289948043149070563'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sacikalin.blogspot.com/2010/11/comparative-analysis-on-three-hamas.html' title='(Book Review)A Comparative Analysis on Three Hamas Books'/><author><name>Serpil AÇIKALIN</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09313460798902249210</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_-Y9wV3jtNgg/SPmE8_L55OI/AAAAAAAAAFw/SzsMrt5TUsM/S220/Serpil_Acikalin_USAK.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2998097783516586030.post-6153866451648862177</id><published>2010-11-12T13:59:00.000-08:00</published><updated>2010-11-23T10:54:04.958-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Book Reviews(English-Turkish)'/><title type='text'>(Book Review)Democracy and Authoritarianism in the Arab World</title><content type='html'>reviewed by Serpil Acikalin&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Author: Nicola Pratt  &lt;br /&gt;Publisher: Lynne Reienner Publishers  &lt;br /&gt;Published in: 2007&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Review:&lt;br /&gt;In the Middle East, although many countries have electoral systems, as we see from low turnouts, the region's people feel politically alienated because of their lack of confidence in their leaders. The reason for this is that the people predict the inheritance of their leaders in the elections. In the region, particularly after the events of 9/11 and the Iraq invasion, leaders began to be concerned about their future position. Even though there has been a gradual opening since 1980s as a response to the spread of liberal understanding and other developments in the international field, the wave has not led to a change in leaders or clamping down on dissidents in the countries. The change of leaders' minds paved the way for reforms, but the red line of the amendments was not to danger the continuation of their leaderships.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;When we look for the reasons for the continuation of authoritarian regimes and failure of democratization in the region some academicians, such as Bernard Lewis and Samuel Huntington, commented on the applications by linking the issue with the incompatibility of Islam and Arab/Muslim culture to Western-style democratic values and they say the religion and culture are underpinning factors for authoritarianism. In her book, Democracy and Authoritarianism In the Arab World, Nicola Pratt looks to answer the questions of why and how authoritarian regimes have survived for many years in the so-called radical/populist/socialist/single party regimes of Iraq, Syria, Tunisia, Algeria, and Egypt. By choosing these five countries and comprehensive concepts like democracy, authoritarianism, and the Arab World, she embarked upon a difficult business from the beginning. In her book, Pratt wants to demonstrate the capacities of civil society organizations in the Arab World by giving a historical and comparative analysis of the above mentioned countries. Arguing there are not only political reasons, Pratt says that there are also social relations rooted in class, gender, religious, and ethnic differences, economic reasons, institutional structures, and individual features for the authoritarian regimes.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;The author aims to explain that despite the fact that we have witnessed the existence and spread of civil society institutions such as human right groups, women organizations, or any of other NGOs in the region, they do not necessarily contribute to undermining the authoritarian regimes but in fact may help to consolidate the regimes. In the first chapter of her book Pratt conceptualizes the state-civil society relations and continues in the other chapters to explain the interactions between the civil society and the states. After giving the conceptual framework, Pratt gives a background on the nation state building process and the effects of colonialism in her search for the underpinning factors of authoritarian regimes in a historical context. Five of the chosen countries have a legacy of colonial rule and their structures were created by their former colonial rulers. Here Pratt argues that the colonial period left the countries in a subordinate position in the capitalist system and this constituted a major factor for authoritarianism. In the post-independence period, the regimes co-opted with alliances to maintain their power. The state corporatism was improved with different groups, classes, and individuals in the societies. By providing subordination of corporatist groups, a state-controlled ISI (Import Substitute Industrialization) economy dominated the counties in the post-independence period, and these improvements led to rhetoric of unity rather than pluralism. In the process of corporatist policies, regimes co-opted with workers, peasants, and middle classes instead of the privileged class of ex-European rule. A tacit agreement between the regimes and beneficiaries of the regimes lay down the rights for political participation and the relationship improved between the sides. Pratt argues that not only these factors, but also cultural-historical reasons, also provide a terrain for the consolidation of authoritarian rulers. Pratt says that even the protests of workers and other groups were not to demand more participatory rights but better living standards and economic interests.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;In the following chapters Pratt examines the normalization and booster factors of authoritarianism in the post-World War I era. In the populist-nationalist environment of the 1950s and 1960s, construction of new hierarchies in society and role of civil society contributed to the normalization of the hierarchies and was essential for the new structure of society. Previous applications of European rule also undermined respect of the legal system in the minds of the region's people. The social differences and creation of privileged segments of society destroyed the image of European rule and empowered the embracement of post-independence regimes' applications. New nationalist discourse and understanding to resist European rule formed the ideology of civil society in these years. The role of civil society was also crucial for the normalization of authoritarianism through its support for modernization projects. The consent of the regime beneficiaries reaffirmed the systems and in the same period of regime justification states used national modernization projects and different segments of the society -feminists, Islamists, communists, secularists- to embrace nationalist aspirations and anti colonial rhetoric. By providing civil society consensus and paternalistic ideas, regimes were consolidated. The anti-colonial struggle and idea of "us" and "them" also contributed to regimes' survival. Pratt says that the socio-economic demands of the workers organizations linked to the struggle against colonialism and blurred the political demands. For each sample country she defines anti-imperialist and populist policies of the post-independence period. Pratt argues that in the state-building process the countries had similar experiences.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;In the following pages of the book Pratt defines the challenges of civil society in the late 1960s and onwards with deterioration of economic conditions together with the defeat of nationalistic ideas. Unsatisfied ISI policies and the intellectual transformation paved the way for reforms in these countries. Multiparty systems in the countries embarked upon through 1970s. together with the parties, professional syndicates, human right groups and resurgence of Islamist movements increased the contentious voices of dissent segments of the society. Pratt presents all these factors as the reasons of challenge against authoritarian powers. The 1967 defeat, distance from Arab socialism and Western alliances led to a departure between the regimes and civil society.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;As a response to the changing economic and social conditions of the 1970s and onwards, regimes began to repress dissent activities. Pratt argues that 1980s' political liberalism didn't provide economic relaxation and limited the regimes' economic resources. The Islamists' participation in the political system and their ability to mobilize people through grassroots movements resulted in the repression of many actors in civil society. Different cultural demands and splits in national identities destroyed the corporatist structure of civil society. The regimes played different groups against each other to guarantee their survival and their indistinct position against the growing power of the Islamic activities.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;When Pratt asks whether civil society institutions lead to democratization or not she argues that many civil society organizations provide services which are not of interest to their regimes' authoritarian or democratic structures. Differentiated structures and divisions in civil society organizations and their religion, ethnicity, gender, and ideological orientations led to splits; while some have preferred to ally with religious groups, others have been reluctant to do so.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;In the last chapter of the book the author touches upon transnational actors, predominantly non-governmental civil society actors. She argues that although the links are not sufficient to change the regimes, they contribute to the improvement of civil society in the authoritarian regimes. Pratt begins this chapter by describing the historical links of the Arab World to the international environment. Islamist groups' informal links to other parts of the world and their pluralist transformation came true in the last decades, but Pratt says that the opening in the Islamist ideas does not necessarily contribute to the democratization process. As Pratt lists in the last chapter of her book, there are many transnational events that affect civil society organizations in the Arab countries. One of these events is solidarity with Palestinians, which particularly came to civil societies' agenda in the second intifada; another event is the antiglobalization and antiwar movement, which has empowered anti-neoliberal institutions and, particularly after the events of 9/11, the U.S.' interventions in other neighboring countries. As Pratt argues, the events mobilize the organizations to participate in common activities and bring them together. As such, different ideologies from different countries find a chance to affect each other and interact through transnational links. She says that the transnational character of the organizations emphasizes the concept of victimization of Muslims/Arabs in the hands of the U.S. and its allies.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pratt's book gives a comprehensive analysis of the dynamics of authoritarian regimes and the potential for democratization in the region. The book leads us to lateral thinking of the region's countries, but although she aims to make a comparative analysis in her study, the weakest point in the book is that sometimes her style may confuse readers, as they have to jump up from one country in one paragraph to another one in the following paragraph. And the theorist structure of the book leads to a superficial survey of the countries. Despite the weaknesses, the book is a reference for students of Middle Eastern Studies.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;about book:&lt;br /&gt;What explains the enduring rule of authoritarian regimes in the Arab world? Nicola Pratt offers an innovative approach to this recurring question, shedding light on the failure of democratization by examining both the broad dynamics of authoritarianism in the region and the particular role of civil society. Pratt appraises the part that civil society actors played in the normalization of authoritarianism in the Middle East, the challenges that new organized groups now pose to entrenched Arab regimes, and the varying ways in which those regimes are responding. She also explores the diversity of conceptions of democracy among nonstate actors. Arguing against the idea that Arab culture is inherently incompatible with democracy - the concept of Middle East "exceptionalism" - she assesses the realistic potential for democratization in the region.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2998097783516586030-6153866451648862177?l=sacikalin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sacikalin.blogspot.com/feeds/6153866451648862177/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2998097783516586030&amp;postID=6153866451648862177' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2998097783516586030/posts/default/6153866451648862177'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2998097783516586030/posts/default/6153866451648862177'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sacikalin.blogspot.com/2010/11/democracy-and-authoritarianism-in-arab.html' title='(Book Review)Democracy and Authoritarianism in the Arab World'/><author><name>Serpil AÇIKALIN</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09313460798902249210</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_-Y9wV3jtNgg/SPmE8_L55OI/AAAAAAAAAFw/SzsMrt5TUsM/S220/Serpil_Acikalin_USAK.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2998097783516586030.post-7206687260406352145</id><published>2010-11-12T13:54:00.000-08:00</published><updated>2010-11-23T10:58:03.942-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Book Reviews(English-Turkish)'/><title type='text'>(Book Review)Euphrates - Syria Issue and its Effect to Turkish - Syrian Relationship (Firat Dicle Meselesi ve Turkiye - Suriye Iliskilerine Etkisi)</title><content type='html'>Reviewed by Serpil ACIKALIN&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Author: Timucin Kodaman &lt;br /&gt;Publisher: Asil Yayin Dagitim  &lt;br /&gt;Place of Publication: Ankara  &lt;br /&gt;Published in: 2007&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;After Syria gained its independence, its relations with Turkey passed from different stages. In the relationship, two country's neighborliness and common history have costed long tense years and a broken connection. The Turkey-Syria relationship in process of recovery in 2000s became a precedent for Turkey's relations with its other neighbors and two country's economic improvement, building of high level trust led to connection and touristic activities between two people as well.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;In his book, Euphrates -Syria Issue and its Effect to Turkish-Syrian Relationship, author Timucin Kodaman handles factors affected the two countries for long years. The book comprises four chapters. In the first chapter of Water and its Strategic Importance, Kodaman talks on the water's role in the establishment of civilizations in the region of Nile and Mesopotamia and highlights that particularly since the last quarter of 20th century, international organizations' decisions on the water policies and share of transboundary water demonstrate the increasing importance of the issue.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;In the first chapter titled Water and its Strategic Importance, Kodaman talks on changing amount of water supply in the history increasing demand depending on the urbanization and increase of population. Moreover he says that Tigris and Euphrates also led to conflicts and rivalries between Ottomans and Europeans in history as well as their contributions to improve of civilizations.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;In the chapter titled Transboundary Waters in International Law, author gives definitions on rivers and explains different views on the water sharing issue between countries in the international law. In the chapter author says that in the case of Turkey's join to EU, it will be a side of Helsinki agreement and the issue will be important in the Union in future, and he highlights that Turkey must come to an agreement on the issue in the process of membership and on the diplomatic level.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;In the third chapter of Euphrates- Tigris Rivers and Turkey and Syria's Water Potentials and Use, author furnishes us with information on birth and passing places of two rivers and countries' water contributions to the rivers. While Iraq and Syria are highly depended on the rivers Turkey's dependence relatively less but within the context of GAP Project, Turkey's need to water has been gradually increasing. Kodaman says that total amount of demands to water from the countries is more than total supply and there is a need to measure the potentials and use of water. While Turkey's aim is to complete 22 dams and 19 hydroelectric plants and improve watering systems as a part of GAP Project planned to be finished in 2010, Syria's dependence on Euphrates, particularly for agriculture and industry, creates a problem for the country. Author argues that both Turkey and Syria's aim is to decrease import of oil by setting up dams, however Syria is concerned of the decrease of water from Euphrates because of Gap Project. Turkey's Peace Water Project introduced in the term of Turgut Ozal and including constructing of pipelines for West-East line and distribution of water was not found acceptance by other countries considered though Turkey would try to affect the region's countries by using water as a tool.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;In the last chapter under the title of Turkey-Syria Relations and Water Issue, Turkey-Syria relations are evaluated in historical context and three important cases have been explained by author. These are Hatay issue, support of terrorism by Syria and water issue between two countries. Compare to past years both countries have advanced on the three issues in 2000s. On the water issue, author explains Turkey's agreements and protocols which have been signed since 1920s and he presents Turkey's and Syria's theses on the issue.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Timucin Kodaman's book explains the Turkish-Syrian relations on the basis of water context and it is beneficial to give information about historical process and information on the using of water in international arena. In the appendix section at the end of the book he gives international bases for the use of waterlines and Tigris - Euphrates Chronology. Considering the projections of the author related to Iraq war's effect and long-term solutions for water issue it is unavoidable for Turkey to implement new projects on the issue. The book is advised because of its short analyses on the basic issues between Turkey and Syria.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;about book:&lt;br /&gt;After Syria gained its independence, its relations with Turkey passed from different stages. In the relationship, two country's neighborliness and common history have costed long tense years and a broken connection. The Turkey-Syria relationship in process of recovery in 2000s became a precedent for Turkey's relations with its other neighbors and two country's economic improvement, building of high level trust led to connection and touristic activities between two people as well.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;In his book, Euphrates -Syria Issue and its Effect to Turkish-Syrian Relationship, author Timucin Kodaman handles factors affected the two countries for long years.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2998097783516586030-7206687260406352145?l=sacikalin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sacikalin.blogspot.com/feeds/7206687260406352145/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2998097783516586030&amp;postID=7206687260406352145' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2998097783516586030/posts/default/7206687260406352145'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2998097783516586030/posts/default/7206687260406352145'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sacikalin.blogspot.com/2010/11/euphrates-syria-issue-and-its-effect-to.html' title='(Book Review)Euphrates - Syria Issue and its Effect to Turkish - Syrian Relationship (Firat Dicle Meselesi ve Turkiye - Suriye Iliskilerine Etkisi)'/><author><name>Serpil AÇIKALIN</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09313460798902249210</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_-Y9wV3jtNgg/SPmE8_L55OI/AAAAAAAAAFw/SzsMrt5TUsM/S220/Serpil_Acikalin_USAK.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2998097783516586030.post-7910559050776658400</id><published>2010-07-02T13:47:00.000-07:00</published><updated>2010-11-12T13:57:43.695-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='My Book(Yemen Dosyası)'/><title type='text'>YEMEN DOSYASI</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_-Y9wV3jtNgg/TC5QmmGU4aI/AAAAAAAAAN8/tCh4qTPTljk/s1600/yemen.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 212px; height: 320px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_-Y9wV3jtNgg/TC5QmmGU4aI/AAAAAAAAAN8/tCh4qTPTljk/s320/yemen.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5489413619803546018" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Yemen konusunda Türkçe literatürde alanının ilklerinden olan Yemen Dosyası kitabı, ülkenin coğrafi, tarihi, demografik, ekonomik ve siyasi alanda sahip olduğu önemi akıcı bir dille okuyucuya sunmaktadır. Konuyla ilgili araştırma yapanlara ve genel bilgi edinmek isteyen okuyucuya ülkeyi tüm yönleri ile bütünlüklü bir şekilde görme imkânı sunan bu eser, Osmanlı döneminden günümüzdeki Güney-Kuzey çatışmalarına dek geniş bir perspektif verme amacını taşımaktadır.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2998097783516586030-7910559050776658400?l=sacikalin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sacikalin.blogspot.com/feeds/7910559050776658400/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2998097783516586030&amp;postID=7910559050776658400' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2998097783516586030/posts/default/7910559050776658400'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2998097783516586030/posts/default/7910559050776658400'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sacikalin.blogspot.com/2010/07/yemen-dosyasi.html' title='YEMEN DOSYASI'/><author><name>Serpil AÇIKALIN</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09313460798902249210</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_-Y9wV3jtNgg/SPmE8_L55OI/AAAAAAAAAFw/SzsMrt5TUsM/S220/Serpil_Acikalin_USAK.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_-Y9wV3jtNgg/TC5QmmGU4aI/AAAAAAAAAN8/tCh4qTPTljk/s72-c/yemen.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2998097783516586030.post-1254654736146406349</id><published>2010-06-26T10:42:00.000-07:00</published><updated>2010-06-26T10:44:08.165-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Turkish Foreign Policy'/><title type='text'>How Will Turkey’s New Position Affect Its Relations with the US, Syria and Israel?</title><content type='html'>After the increased tensions and many problems we have had with Israel following the 2009 Gaza attacks, we find ourselves today at the nadir of the relationship between Israel and Turkey. Although Turkey has criticized Israel’s regional policies from time to time since the mid-1960s, it has never been this strong rhetorically. This was also the first time that Turks were killed by the Israelis.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;In fact, the last Marmara flotilla event also presented an opportunity for Turkey to test her ability to persuade the international community. Yet, since the Marmara flotilla events, the failure to even establish an impartial commission and the increased tensions with the US and Israel have been narrowing Turkey’s room to manoeuvre.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;From Turkey’s perspective, it has been thought that its long-standing good relations with Iran and Syria have contributed to the region’s stability, and as a consequence this situation has ensured Turkey’s domestic security and economic improvement. Since the 2000s Turkey has not been opposed to Syria. The US and the international community didn’t like Turkey’s position towards Syria for a long time. Yet, in the last decade the US and the international community have began to soften their language towards Syria. Today, Turkey thinks that Iran’s position is also not very different from Syria’s past position. Turkey thinks that it helped to change the international community’s perception towards Syria. Thus, Turkey thought that Syria might be seen as an example, and that Turkey might play an important role to similarly engage and transform Iran. Yet, the point is that Iran and Syria have different characteristics in the eyes of Western countries and other countries in the region, and Turkey could not understand this at first...............&lt;/span&gt;&lt;a href="http://www.turkishweekly.net/op-ed/2709/how-will-turkey%E2%80%99s-new-position-affect-its-relations-with-the-us-syria-and-israel.html"&gt;http://www.turkishweekly.net/op-ed/2709/how-will-turkey%E2%80%99s-new-position-affect-its-relations-with-the-us-syria-and-israel.html&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2998097783516586030-1254654736146406349?l=sacikalin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sacikalin.blogspot.com/feeds/1254654736146406349/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2998097783516586030&amp;postID=1254654736146406349' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2998097783516586030/posts/default/1254654736146406349'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2998097783516586030/posts/default/1254654736146406349'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sacikalin.blogspot.com/2010/06/how-will-turkeys-new-position-affect.html' title='How Will Turkey’s New Position Affect Its Relations with the US, Syria and Israel?'/><author><name>Serpil AÇIKALIN</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09313460798902249210</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_-Y9wV3jtNgg/SPmE8_L55OI/AAAAAAAAAFw/SzsMrt5TUsM/S220/Serpil_Acikalin_USAK.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2998097783516586030.post-9111706073872310888</id><published>2010-06-26T10:34:00.000-07:00</published><updated>2011-05-25T22:10:49.767-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='İsrail-Filistin'/><title type='text'>Türkiye İsrail’e Yumuşak Gücü Öğretiyor</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_-Y9wV3jtNgg/TCY7psalphI/AAAAAAAAAN0/3TAiI9Qi8b4/s1600/800px-Mavi_Marmara_side.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 214px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_-Y9wV3jtNgg/TCY7psalphI/AAAAAAAAAN0/3TAiI9Qi8b4/s320/800px-Mavi_Marmara_side.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5487138783480882706" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style:italic;"&gt;Gece ve sabah arasında anlaşmazlık nedeniyle savaş olur. Garip askerleriyle üstümüze hücum ederler.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style:italic;"&gt;(Namık Kemal)&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Genelde pek çoğumuz için ‘gemi’ farklı anlamlar taşır. Karadan farklı olarak tıpkı bir çölde duyulan his gibi sonsuzluğu temsil eden denizde açılan ‘gemi’dekiler, aynı göğün altında birliktelik hissinin daha fazla farkındadırlar. Bu hissin yarattığı duygu, kader birliği ve gelecek muhtemel bir kasırga durumunda ölümün de toplu geleceği düşüncesini de beraberinde getirir. Mavilikler içinde yol alan kalabalık için ilerleme bir anlamda yeni ve beklenen bir dünyaya gidiş ve aynı zamanda da kaçıştır. Üç semavi dinde var olan Nuh’un Gemisi anlatısında dünyanın dört bir yanından gelen insanların kader birliği etmesi, 1492 yılında İspanya’dan Osmanlı Devleti’ne 150 bin Yahudi’nin gemilerle gelmesi, 1890 yılında yaklaşık 600 kişilik Ertuğrul Fırkateyni isimli geminin yardım amaçlı olarak Osmanlı tarafından Japonya’ya gönderilmesi ve daha niceleri de tarihe bakıldığında ilk aklımıza gelen ‘gemi’lerdir. En son yaşadığımız örnek ise Mavi Marmara Gemisi oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mavi Marmara’daki Türk kalabalık belki de hayatlarında ilk defa bu derece beynelmilel bir kalabalıkla bir araya gelmişti. İsrail’in gemideki özellikle Türkleri daha ilk günden Hamas ve El-Kaide örgütleriyle bağlantılandırması ile birlikte, zihinlerde bu aktivistlere destek vermek ve vermemek arasında gidip gelmeler de başladı. Ancak geçmişten itibaren İsrail’in argümanlarına aşina olan ve Gazze’de yaşanan dramın da Hamas’tan ibaret olmadığını bilenler açısından çıkış çok da zor olmadı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yolunu kaybedip düştüğü İstanbul’un Fatih semtinden çıkmaya çalışırken farkında olmadan İHH gibi dini motivasyona sahip olan bir organizasyonun üyesi ile göz göze geldiğinde bakışlarını kaçırırken, kendini bir anda onun meşru müdafaa hakkını savunurken bulan birisi için olayların karmaşıklığı gün geçtikçe daha da arttı. Aslında aynı şey IHH’lılar içinde olmadı değil. ‘Gemi’ olayı sonrası artık bu 600 kişi ve yakınları televizyonlarının ekranlarında dinledikleri bir Yunanistan haberi karşısında akıllarına 19. yüzyılda Osmanlı’ya isyan eden değil gemide birlikte ölmeyi göze alan ve yakalandıklarında da kendilerini terk etmeyen kişilerin oluşturduğu bir halkı hatırlayacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;31 Mayıs’ta gecenin güne döndüğü anlarda başlayan Mavi Marmara saldırılarının ardından, ‘acaba bu yolculuğa çıkanlar başlangıçta bu yaşananların ve sonuçlarının bu derece yankı getireceğini düşünmüşler miydi?’ sorusu akıllara geliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Genç, yaşlı, bebek, engelli, papaz, imam ve daha nicesinin bir araya gelerek oluşturduğu ‘gemi’dekiler, kendilerine yapılan uyarıları dinledikleri halde ölüme gitmeyi zaten baştan kabul etmişlerdi. ‘Gemi’ öncesi ve sonrası diye tarihe geçecek bu olay, bir kırılma yaşanıp yaşanmadığından kimin suçlu olduğuna ve bundan sonrasına dair pek çok soruyu da tartışmaya açtı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Yaşananlar bir kırılma mı?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu sorunun tam bir cevabını vermek bugün itibarıyla mümkün değil; aslında soruya hem evet hem de hayır diyenler olabilir. Bugün verilecek her cevap her halükarda subjektif olmak zorunda ve ancak yıllar sonrasında doğruya yakın bir cevabın kabulü mümkün görünüyor.&lt;br /&gt;Kırılma yoktur diyenler açısından, İsrail’in, Hizbullah tarafından kaçırılan iki askerine karşılık 2006 yılında Lübnan’da ve Hamas faliyetleri dolayısıyla 2008 yılında Gazze’de yaklaşık 1500 kişiyi öldürülmesi sonrası dahi zarar görmemiş olması nedeniyle, 9 Türk vatandaşının ölmesi ile de bir kırılma yaşanmayacak.&lt;br /&gt;Kırılma vardır diyenler açısından ise, konunun özü, Lübnan’da Hizbullah ve Gazze’de Hamas varlığı nedeniyle bu saldırıları düzenlerken kendince meşruiyet zemini daha güçlü olan İsrail’in, açık denizde seyrüsefer yapan ve Arap olmayan bir millete karşı düşmüş olduğu bu pozisyonun öncekilerden farklı olmasına dayanıyor. Olaylar sonrası uluslararası toplumda alınacak kararlar da kırılma argümanını savunanlar açısından özel bir öneme sahip.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Uluslararası Toplum&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türk iç siyasetinde askeri önlemler de dahil daha sert önlemler alınması gerektiğini savunanlar açısından dahi Türk hükümetinin saldırı sonrası en fazla takdir gördüğü husus, olayları uluslararası topluma taşımadaki hızı oldu. Bu noktada Türkiye ve Gazze’de bir değişim arzulayanlar açısından birkaç nokta önemli. Bunlardan birincisi uluslararası toplum tarafından İsrail’in kınanması ve ikincisi Gazze’de 2007 yılında gerçekleşen Hamas darbesi sonrası derecesi artırılan ablukanın en nihayetinde kaldırılması.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nitekim denilebilir ki bu olaylardaki en önemli sonuçlardan ilki Gazze’nin dünyanın gündemine tekrar gelmesi ve ikincisi Türkiye’ye uluslararası toplumu ikna edebilirliğini test edebilme fırsatını vermesidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Olayların olduğu gün 12 saat içinde Türkiye’nin BM Güvenlik Konseyi’ni toplaması bir başarı olarak kabul edilirken, İsrail’in uyarılmasında asıl gücü temsil eden ABD’den beklenen desteğin alınamaması Türkiye açısından bir hayal kırıklığı niteliğinde oldu. Toplantılar sonrasında BM’den çıkan başkanlık bildirisinde(presidential statement) olaylar dolayısıyla İsrail kınanırken olayların araştırılması istendi. Türkiye açısından tarafsız yerine bağımsız bir araştırma komitesi vurgusu önemli iken, BM İnsan Hakları Komisyonu Başkanı her iki kelimenin de aynı anlamda kullanıldığını açıkladı. Şu anda tartışılan nokta ise İsrail’in de savunduğu ancak haklı olarak Türkiye’nin yoğun bir tepki gösterdiği komisyonun ilk planda İsraillilerden oluşması düşüncesi. Ancak Refik Hariri ve Benazir Butto suikastları sonrası kurulan BM araştırma komisyonları hatırlandığında, bu karar da hiç yoktan iyidir ancak yeterli değil dedirtiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İKÖ ve Arap Birliği gibi kurumların da toplantılar yaparak Türkiye’ye destek vermesi bazı kesimler için yararsız görülmekle birlikte, Türkiye açısından sabırla ve kararlılıkla uluslararası toplumun konuya ilgisinin sıcak tutulması esas olduğundan, bu kurumların kınamanın ötesine geçerek tıpkı son BM İnsan Hakları Konseyi toplantısında olduğu gibi ısrarcı olmalarının yararı da inkâr edilemez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;ABD ve AB&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ABD, olaylardan 9 saat sonra yaptığı açıklamada üzgün olduğunu söylemekle yetindi ve zaten üzgün olmanın daha ötesinde bir tepkinin gelmesi de bir sürpriz olurdu. Bölgede İsrail ve Türkiye müttefikliği arasında sıkışan ve zülfiyare dokunmama çabasında olan ABD Başkanı Obama’nın gündeminde, Filistin meselesi öncesi farklı konuların olduğu muhakkak. ABD tarafından eksik algılanan nokta ise, yıllar önce AB’nin fark ettiği ve değişik tarihlerde yayınladığı güvelik belgelerinde de belirttiği gibi, Filistin sorununun Ortadoğu’da diğer sorunların da büyük ölçüde kaynağı olduğudur. ABD’nin çekimser tavrına karşın BM’de en azından İsrail’e karşı veto kullanmamış olması ise yine de önemli bir gelişme.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ABD karşısında genelde ‘küçük aktör’ rolünde olan ve birlik içinde ayrılıktan bir türlü kurtulamayan AB tarafında ise, yine ülkesel düzeyde yüksek düzeyli tepkisizlikler yaşanmıştır. Buna rağmen, Ortadoğu konusunda göreve geldiği dönemden itibaren hassas olduğu anlaşılan AB Yüksek Temsilcisi Catherine Ashton‘un AB’nin geçmişte hatalar yaptığını itiraf etmiş olması Türkiye’nin Filistin adına bir değişim istiyorsa bu konuda en önemli partnerlerinden birinin de önümüzdeki dönemde AB olması gerektiğini göstermektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Arap Ülkeleri ve Türkiye&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha önce de bölgede yaşanan infialler karşısında verilen tepkilere benzer bir şekilde Arap halkları yine meydanlara döküldü. Türkiye’nin son dönemde bölgedeki etkinliği karşısında Başbakan Erdoğan’a yapılan liderlik yakıştırmasıyla Araplar arasında Türkiye’ye karşı yıllar önce görülemeyecek bir teveccüh var. II. Dünya Savaşı sonrası gergin ilişkilerine baktığımızda, bu yıllar boyunca Batı müttefikliği nedeniyle Araplar tarafından ağır bir şekilde eleştirilmiş ve hatta Bağdat Paktı’nda Irak dışındaki tüm Arap ülkeleri tarafından yalnız bırakılan bir Türkiye için, bugün gelinen nokta bölge ile ilişkilerde gelinen seviyenin en üst düzeye ulaştığını gösteriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İsrail’i tanıyan ilk Müslüman ülke olması ve seküler yapısı nedeniyle sıradan Arap intibasında olumsuz tanımlanan Türkler, Mavi Marmara gemisi sonrası bir süredir yaşanan imaj yenileme sürecinde önemli bir aşamaya geldi. Ekonomik sorunların pençesinde olan ve tabiri yerindeyse liderini arayan bu halklar için Türkiye’nin konumu bir anlamda uzun süredir yaşadıkları durgunluğun aşılmasını da temsil etmekte.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak her şeye rağmen ‘İsrail’in saldırıları bölgedeki siyasi dengelerin sağlanmasında bir değişim getirir mi?’ sorusunun cevabının evet olması ihtimali düşük. Halklar ve hükümetleri arasındaki uçurum, özellikle seçimlerin özgür ve adil ortamlarda yapılmaması ve Amerika ile var olan müttefiklik ilişkileri nedeniyle ortaya çıkıyor. Bu durumda her işgal, hem bölgedeki İslami akımların argümanını güçlendirirken, hem de rejimlerin müttefiklerine göz kırparak alternatifini/alternatifsizliğini ve aynı zamanda kendi vazgeçilmezliğini göstermesi nedeniyle eş zamanlı bir paradoks da yaratıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arap dünyasının bu sarmalı ümit kırıcı olsa da, günün sonunda gördüğümüz Mısır’ın Refah kapısını açtığı ve Netenyahu’nun Gazze Limanı’nı uluslararası kontrol dahilinde açmaya yanaşması. Bu durum belki de yaşananların ardından en somut gelişmeler olması nedeniyle ölümlerin anlamlılığını da gösteriyor. Zaten yola çıkma amacının ablukanın kırılmasının başarılması olduğu hatırlandığında, sivil inisiyatifin amacının gerçekleşmeye ne kadar yaklaştığı görülüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Abluka Kırılırsa Ne Olur?&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ablukanın kırılmasının anlamı hem Gazze’nin hem de bölgenin normalleşmesi demek. Aslında Batı Şeria’nın da kontrol noktaları nedeniyle çok rahat koşullara sahip olmadığı da bir gerçek. Dükkanınızın olduğu bir diğer sokağa gitmek için evinizden çıktığınızda geçtiğiniz kontrol noktaları, gözetilen hapishane mantığıyla bu bölgenin de yaşadığı zorluğu gösteriyor. Aslında Batı Şeria’da da abluka zaten içeride her an var. Gazze’de ise ablukanın kalkması hali hazırda Hamas’ın kontrol ettiği tünel ticaretinin azalması ile normal ticari ve ekonomik ilişkilerin gelişmesi ve böylece Gazze halkının normalleşmesi anlamına geliyor. Bölge düzeyinde ise Filistin sorununda elde edilecek bir gelişme, Gazze’de dahil tüm bölgenin giderek pragmatikleşmesini ve İslami akımların da Filistin argümanını artık daha az dile getirmesini sağlayacaktır. İsrail’in yarattığı direniş düşüncesinin normalleşme ile zayıflaması ise ideolojilerin kırılması ve bölge halkının asıl sorunu olan yaşam şartları ve ülkesel sorunlarını daha fazla gündeme taşınması sonucunu verecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İsrail’in amacı Hamas’ın abluka nedeniyle ülke içinde zayıflaması iken kaçırılan nokta halkın bu sayede İsrail’e olan nefretiyle birlikte ablukanın sürekliliğine inanmış hale gelmesi. Ayrıca İsrail’in tasavvur ettiği gibi Hamas’ın sadece maddi ve tehditkar bir güç nedeniyle değil toplumun kendisine olan inancı nedeniyle de bölgede var olması, ablukanın devamının İsrail’e paye kazandırmayacağı; tam tersine İsrail!e karşı nefreti giderek artırdığı. Bu noktada ablukanın sadece kaldırılması da yeterli değil, İsrail’in yanı başındaki halk ile birlikte yaşamak zorunda olması onun Hamas ile gizli olarak masaya oturmasını ve böylece söylemi yumuşatmayı başarmasını da gerektiriyor. Bu konuda bir zamanlar Türkiye’nin gösterdiği çaba ihmal edildi; aynı şekilde Arap Barış Planını uygulamayı Hamas’ın da kabul etmesine ve Araplar tarafından bu Plan üzerinde konsensüs sağlanmasına rağmen İsrail bu fırsatı da kaçırdı. Ayrıca USAK bünyesinde hazırlanan Hamas Kronolojisi detaylı bir şekilde incelendiğinde de görülecektir ki 2006 Ocak seçimleri öncesi İsrail Savunma Bakanı ve Devlet Başkanı Hamas'ın seçilmesi durumunda belli koşullarda tanınacağı mesajı verdiler. Benzer bir şekilde Hamas'ın üst düzey yetkilileri de İsrail ile konuşmanın bir tabu olmadığını söyledi ve hatta 2007 Ocak ayında siyasi büro şefi Halid Meşal İsrail'in varlığının bir gerçeklik olduğunu söyledi. Buna karşılık Olmert, ''Bu bizim şu ana kadar var olmadığımız manasına mı geliyor?'' dedi ve Meşal'in söylediklerini okumak ve takip etmek zorunda olmadığını ifade etti. Bu dönemde uzlaşı gözetmeyen ve art arda karşılıklı yapılan saldırılarla birleşen söylemler sonrası alınan tutum ve Hamas'ın başarısının ardından yaşanan şok, uluslararası baskıyı da beraberinde getirdi. Nitekim o dönemde Likud lideri olan Netanyahu ulsulararası toplumun Gazze'ye yardımını kesmesi çağrısında bulunmuştu ve ilerleyen günlerde yardımlar kesildi. Oysa ki İsrail katı güvenlik politikaları söyleminden kurtulmak yoluna gitmiş olsaydı bugün gelinen noktadan çok farklı bir yerde olunabilirdi. Türkiye’nin Arap dünyasını dönüştürmesi deneyimi ve komşuluk politikasının da İsrail tarafından örnek alınması şu anda görünen tek çözüm.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İsrail’in argümanı olan Gazze limanlarının İran başta olmak üzere silah ticaretinin merkezi olacağı konusu ise sorunun çözümüne katkıda bulunacak bir açıklama değil. İsrail’in söylemi son dönemde İran’a karşı duyulan şüphenin bir anlamda Gazze olaylarının savunusunda araç haline getirilmesinden daha öte bir anlam taşımıyor. Ancak var olan İsrail hükümetinin en son yaptığı açıklamalarla Gazze limanını uluslararası kontrol dahilinde açma kararı, bu hükümet açısından verilebilecek en büyük taviz. Eğer bu uygulama başlatılırsa kör topal bir iyileşmenin de başlangıcı yaşanacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;İHH’ın Kişiliği Sorunu&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İHH’nın kişiliği konusu İsrail açısından geminin yola çıkması öncesinden itibaren kullanılan en büyük argüman oldu. Buna göre ister istemez ilk akla gelen soru, ‘peki İHH olmasaydı da farklı bir Türk grup olsaydı yine ölümler olur muydu?’ şeklinde oluyor. İHH yılardır özellikle 3. dünya ülkelerine yardım götüren ve buralarda sağlık taramaları yapan ulus aşırı ve yasal bir kuruluş. Dini motivasyonla hareket eden bir kuruluş için ise yapılabilecek tek suçlama, sadece başka dinlerden olan kişilere karşı ayrımcılık gözetmesi ve dindaşlarına öncelik vermesi olur. Ancak Mavi Marmara’dan gelenler arasında “aynı şartlar altında Yahudiler olsaydı yine giderdik” sözleri dahi olayların Anti-Semitik bir zemine oturmadığını gösteriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Ve Nihayet Türkiye-İsrail Meselesi&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye-İsrail ilişkilerinin son yılların en büyük darbesini aldığı kesin. 2008 yılında Türkiye ziyaretinde Suriye ile yapılacak olan barışı konuşan Ehud Olmert’in dört gün sonra başlattığı Gazze operasyonu, Davos ve koltuk krizleri ile karşılıklı yapılan suçlamalar her iki ülke açısından da çok yıpratıcı oldu. İsrail medyası Türk hükümetinin İslami yönüne vurgu yaparak Hamas, Ahmedinejad ve Hizbullah üçlüsüne Türkiye’nin de artık dahil olduğunu Batı’ya göstermeye çalıştı. Ayrıca son dönem Türkiye’nin İran ile takas antlaşması yapması da bir sonraki hedefin İran olması için ABD’yi ikna etme çabasında olan İsrail’in elindeki kozu kaybetmesi anlamındaydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tabi sadece hükümet değil aynı zamanda Türk halkının Anti-Semitik olduğu yönündeki haber ve yorumlar da İsrail tarafından neredeyse her gün Türkiye’yi suçlamak için uzun süredir kullanılıyor. Ancak tek bir ayrımın hep unutulduğunu gördük: Türk halkının son dönemde artan tepkisi Anti-Semitik değil Anti-Siyonist oldu, ne var ki bu esnada Türkler Anti-Türk propaganda yaptıkları savunusu ile İsraillilere karşı bir suçlamada da bulunmadılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yahudilerin anlamadığı nokta, kimlikleri nedeniyle değil komşularına ve özellikle Filistinlilere karşı uyguladıkları siyaset nedeniyle Türkler tarafından kınandıkları oldu. Ve bu kınama İsrail halkına değil İsrail hükümetlerine karşı yapıldı. Bugün dahi İsrail ve Türk hükümetinin açıklamalarına bakıldığında İsrail’in öldüreni onurlandırmasına karşılık Türkiye’nin öldürmeme söylemi dikkat çekici düzeyde olduğu görülür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Görünen o ki iki ülke ilişkileri İsrail tarafında yeni bir hükümet gelmediği takdirde eskisi gibi olmayacak. İsrail vatandaşları ise içeride yapılan yoğun propagandadan ancak dışarı çıktıklarında ve kendilerine ‘siz katil bir hükümetin vatandaşlarısınız’ suçlaması defalarca söylenmediğinde kurtulamayacaklar. Sıradan bir İsrailli açısından bu utançtan kurtulmak ancak barışçıl bir hükümeti desteklemek ve kendilerini tüm dünyaya olumsuz takdim eden Netanyahu’dan bir an önce kurtulmak yoluyla olacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve son olarak, Rachel Corrie gemisini ölüsüz bir şekilde limana ulaştırmayı İsrail gazetelerinin manşetlerinde gururla vermeleri de göstermiştir ki, Türkiye bölgede barışa katıda bulunmaya çabalarken aynı zamanda İsrail’e yumuşak gücü de öğretmeye başlamıştır. Hizbullah’ın 2006 savaşı sonrası Sinagog tamir ederek ve Hristiyan partileri kendi bünyesine katarak gösterdiği gibi bölgedeki devlet dışı İslami akımlar dahi kapsayıcılık çabasında iken, İsrail’in de Soğuk Savaş sonrası dönemde artık tek gücün silah olmadığını görmesi gerekmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Serpil Açıkalın USAK Ortadoğu ve Afrika Çalışmaları&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;6 Haziran 2010, Pazar&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2998097783516586030-9111706073872310888?l=sacikalin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sacikalin.blogspot.com/feeds/9111706073872310888/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2998097783516586030&amp;postID=9111706073872310888' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2998097783516586030/posts/default/9111706073872310888'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2998097783516586030/posts/default/9111706073872310888'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sacikalin.blogspot.com/2010/06/turkiye-israile-yumusak-gucu-ogretiyor.html' title='Türkiye İsrail’e Yumuşak Gücü Öğretiyor'/><author><name>Serpil AÇIKALIN</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09313460798902249210</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_-Y9wV3jtNgg/SPmE8_L55OI/AAAAAAAAAFw/SzsMrt5TUsM/S220/Serpil_Acikalin_USAK.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_-Y9wV3jtNgg/TCY7psalphI/AAAAAAAAAN0/3TAiI9Qi8b4/s72-c/800px-Mavi_Marmara_side.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2998097783516586030.post-4839096616880102507</id><published>2010-06-26T10:32:00.000-07:00</published><updated>2011-05-25T22:12:18.144-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='İsrail-Filistin'/><title type='text'>İsrail Barışa Geçit Vermiyor: Gazze Yardım Konvoyuna Saldırı</title><content type='html'>Gazze limanına doğru yola çıkan ve haber ajanslarının verdiği bilgilere göre yoğunluklu olarak Türklerin oluşturduğu 50 ülkeden(bazı kaynaklarda 32) yaklaşık 1000 kişiyi barındıran yardım gemilerinin oluşturduğu konvoya bugün sabahın ilk ışıklarında İsrail kuvvetlerince saldırıldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Saat 4.30 sıralarında başlayan İsrail askeri saldırılarının aslında sembolik bir öneme sahip olduğunu görmekteyiz. Yani Ocak ayında Mısır’dan büyük zorluklarla giriş yapan konvoyun ardından, denizden ulaşım ülkeye sadece insani yardım götürme amacından daha büyük bir anlam taşımaktaydı; eğer bu gemi Gazze’ye ulaşmış olsaydı bu çok önemli bir adım olacaktı. Bu iznin ardından ilerleyen günlerde dünyanın farklı bölgelerinden yola çıkacak olan diğer gemilerin de de aynı şekilde ablukayı kırma girişimleri başlayacaktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Artık gördüğümüz, güvenlik konusunun ülkeler açısından bir algılama meselesine dönüştüğü. Bu durum, 11 Eylül saldırıları sonrası dönemde ABD’nin önleyici saldırılar şeklinde başlattığı söylemler başta olmak üzere, İran’daki nükleer kriz iddialarında da açıkça görüldü. Günlerdir Türk yetkililerin yaptıkları açıklamalar yardım konvoyunun sivil boyutlu bir hareket olduğu yönündeydi. Ancak İsrail,uyguladığı ablukalar yoluyla Hamas’ın elini zayıflatabileceğinden ve bir gün Gazze halkının Hamas’a destek vermekten bıkarak pragmatik davranışlar göstereceğinden umutlu olduğundan, yardımların bir başlangıç niteliğinde olduğunu ve İsrail’in umut bağladığı bu olasılığı sekteye uğratacağını düşünüyordu. Bunun baskısını üstünde hisseden İsrail için, 2006 yılında Lübnan savaşında ve 2008’in sonunda Gazze’de yaptığı saldırıların ardından olayların unutulması ve hatta 2006 sonrası her ne kadar Hizbullah’a verilen destek artmış olsa da aynı zamanda silahsızlanma baskınının da artması ve 2009 sonrası dönemde Hamas’ın İsrail’e düzenlediği saldırıların azalması sığınılacak en büyük argüman.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İsrail kendisini temize çıkartabilecek her yola başvuruyor. Yardım konvoyundakilerin yakınlarının söyledikleri, eşlerinin ve çocuklarının değil bıçak, tırnak makası dahi almadıkları şeklinde. İsrail’in savunması ise ‘biz onlara söylemiştik’ şeklinde. Bu açıklama uluslararası sularda ilerleyen bir gemiye saldırma durumunda hiçbir anlam ifade etmiyor. Bu ancak korsanlık sınıfına girebilecek bir sınıflandırma. İsrail basını olaylar öncesinde sürekli olarak Türk ekibinin Hamas ile bağlantılı olduğunu iddia etmekteydi. Bugün de aynı iddialar geçerli ve buna ek olarak bu sabah çok erken saatlerde Der Spiegel’in de İsrail yanlısı bir tutumla gemilerde Türk askerinin olduğu şeklinde haberler verdiğini gördük. Bu haberler biraz önce de belirttiğimiz gibi minareyi alan kılıfını da hazırlar açıklamasına uygun açıklamalar. Bu açıklamalar İsrail tarafından tekrarlanacak, bu konuda makalelerde yazılacak, röportajlar verilecek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Akıllara gelen ilk soru ‘peki bundan sonra neler olacak?’ şeklinde. Türkiye’nin yapması gereken İsrail’in suçlamalarının doğru olmadığının vurgulanması olmalı. Ayrıca bundan sonra sorunun İsrail ve Filistin boyutundan dahi çıkarak artık Türkiye ve İsrail sorununa dönüştüğü görülüyor. Türkiye’deki protestolar haklıdır ve yapılmalıdır. Ancak burada en önemli husus ideolojik ve inanca dayanan değil, Gazze’nin insani krizini vurgulayan bütünsel hareketlerin benimsenmesidir. Tıpkı önceki saldırılarda olduğu gibi, İsrail yine Türk halkını anti-semitik olmakla suçlayacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye BM Güvenlik Kurulu'na konuyu taşıyacaktır; ancak ABD’nin desteği alınmadığı takdirde İsrail tıpkı bundan önce yaşandığı gibi yine saldırılarına devam edecek ve yine haklılık iddialarında bulunacaktır. Yapılacaklardan birisi de sabah saat 5’ten itibaren gemiden yapılan yayınların sık sık gösterilmesi ve uluslararası ajanslara ulaştırılmasıdır. Bu görüntüler Türkiye’nin elindeki en önemli verilerden birisidir. İsrail'in sabahın ilk ışıklarında yayın yasağı koyduğuna ve gemilere yapılan baskılarda öncelikle içerideki çekimlerin engellendiğine şahit olduk. Bunun anlamı saldıranların gösterilmemesi ve İsrail'in bugün ortaya koyduğu 'bize saldırıldı' argümanını güçlendirmek amaçlıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ortadoğu’da savaş söylentileri aylardır sürüyordu. İsrail yerleşimler girişimi sonrası ortaya koyduğu barış görüşmeleri söylemlerinin arkasında durmadığını bu saldırılarla bir defa daha göstermiş oldu. Yaşadığımız deneyimler ışığında artık öğrendik ki, İsrail ne zaman barış dese biliyoruz ki saldırılar ve savaşlar yaklaşıyor.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2998097783516586030-4839096616880102507?l=sacikalin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sacikalin.blogspot.com/feeds/4839096616880102507/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2998097783516586030&amp;postID=4839096616880102507' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2998097783516586030/posts/default/4839096616880102507'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2998097783516586030/posts/default/4839096616880102507'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sacikalin.blogspot.com/2010/06/israil-barsa-gecit-vermiyor-gazze-yardm.html' title='İsrail Barışa Geçit Vermiyor: Gazze Yardım Konvoyuna Saldırı'/><author><name>Serpil AÇIKALIN</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09313460798902249210</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_-Y9wV3jtNgg/SPmE8_L55OI/AAAAAAAAAFw/SzsMrt5TUsM/S220/Serpil_Acikalin_USAK.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2998097783516586030.post-9074791886047387366</id><published>2010-06-26T10:29:00.000-07:00</published><updated>2011-05-25T22:14:33.096-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Orta Doğu'/><title type='text'>Ortadoğu’da Savaş Senaryoları ve Yenilenen ABD Yaptırımları</title><content type='html'>2008’in son günlerine benzer bir döneme giriyoruz…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O dönemde Ehud Olmert Suriye ile barışın mesajlarını veriyordu ve savaş öncesi son uğrak yeri Türkiye idi…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi ise Benjamin Netanyahu tarafından Filistinlilerle yapılacak barışın mesajları Mısır’da veriliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yıl tekrar başlayan dolaylı barış görüşmeleri, Doğu Kudüs’te yeni yerleşim yerlerinin inşası planlarının ortaya çıkmasıyla Mart ayında gündemden düşmüştü. Buna karşın inşa planlarını şimdilik askıya alan İsrail’in, çok kısa bir zaman dilimi içinde yeniden barıştan bahsetmesi bölge açısından ilginç bir gelişme.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geçmişten ders alan pek çok kişi ise başlayan barış ziyaretlerini yorumlarken bölgede savaşın artık yaklaştığı tahminlerinde bulunuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Scud Füzeleri İddiaları&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Suriye, Nisan ayının ortalarından itibaren İsrail ve ABD tarafından Hizbullah’a Scud Füzeleri ve M600 roketleri sağlamakla suçlanıyor. Bu suçlamalar hem Lübnan hem de Suriye tarafından reddedilirken, Hizbullah bu konuda sessiz kalmayı tercih ediyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Lübnanlı yetkililer, ortalama 30 metre boyunda olan ve fırlatılması yaklaşık 40 dakikayı bulan bu füzelerin Katyuşalarla karşılaştırıldığında nakil ve kullanım zorluğu dolayısıyla tercih edilmediğini ve bu nedenle de iddiaların doğru olmadığını ifade ediyorlar. Buna karşın Scud füzelerinden daha kısa menzilli olmakla birlikte 250 km’lik menzillere sahip olan M600’ler çabuk fırlatılabilmeleri nedeniyle İsrail tarafından büyük bir tehdit olarak görülüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Barışın konuşulmaya başlandığı bir dönemde eş zamanlı olarak bu iddiaların gündeme gelmesi Filistin konusunda barışın tesisi amaçlanıyorsa niçin Suriye’yi dışta bırakacak adımlar atılıyor sorusunu da akıllara getiriyor. Nitekim geçtiğimiz Cumartesi yapılan Arap Birliği toplantısında da konunun doğrudan muhatapları olan Suriye ve Lübnan’ın 2002 yılından beri uygulanmayı bekleyen Arap Barış Planı’nı reddetmesi de son dönemdeki gerginliğin nedenlerinden biri olarak sayılabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Savaş Beklentileri&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nisan ayında İsrail tarafından Scud füzeleri nedeniyle dolaylı ve doğrudan yapılan tehditler, bölgede bir savaşın patlak verme ihtimalini gündeme getirdi. Bölgede hem İran’ın nükleer silaha sahip olması tartışmaları hem de İsrail-Filistin barışı konusunda bir türlü ilerlemenin sağlanamıyor oluşu da bölgesel stres birikmesine neden olan en büyük etkenler olarak karşımıza çıkıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hizbullah’ın Lübnan’daki faaliyetleri için İran ve Suriye’den yardım gördüğü su götürmez bir gerçek olmakla birlikte, son yapılan suçlamalar ışığında Suriye ve Lübnan, toplu imha silahlarına sahip olduğu bahanesiyle 2003 yılında Irak’a gerçekleştirilen saldırılar benzeri bir durumun kendilerine karşı da söz konusu olduğunu ve Scud Füzeleri suçlamalarıyla bir savaş bahanesi arandığını iddia ediyorlar. Ancak tahminler, savaş İran’da mı olur yoksa Suriye ya da Lübnan’da mı noktasında farklılık gösteriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayrıca diğer bir tahmin de Scud füzeleri bahane edilerek Suriye ve Lübnan sınırına BM güçlerinin konuşlandırılmak istendiği şeklinde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Alternatiflerden bir diğeri de, 2006 ve 2009 saldırılarının yeterince yıldırıcı olduğu iddiasında olan İsrail'in, savrulan tehditler sayesinde Suriye ve Lübnan’da uyandırdığı korku ile yetinilebileceği tahminine dayanıyor. Bu durumda İsrail, savaş yerine korku vermiş ve yeni bir savaş ihtimalinin yıkıcı etkisinden kurtulmuş olacak. Böylece geçtiğimiz aylarda Beşşar Esed, Mahmud Ahmedinejad ve Hasan Nasrallah aynı fotoğraf karesinde görülmekten gurur duyarken artık daha temkinli olma gereği duyacaklar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Suriye ve Lübnan'daki Durum&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ocak ayında Lübnan’da bulunanlar bilirler. O dönemde ülkenin gündemindeki konu İsrail uçaklarının gün içinde pek çok defalar hava sahasını ihlal ederek Beyrut semalarında dolaşmasıydı. Doğal olarak bunu bir tehdit olarak algılayan Lübnan hükümeti, ihlallerle ilgili yayınladığı mesajlarla İsrail’i uyarmaya çalışıyordu. Savaşın yazın çıkma ihtimali de bu dönemde en sık konuşulan konulardan birisiydi. Ayrıca ülkenin bir süredir istikrarlı bir duruma eriştiği, ancak her istikrar ve toparlanmanın ardından Lübnan’da bir karışıklığın çıktığına dair bilinç de halkının endişelerini yansıtıyordu. Hizbullah muhalifleri ‘İsrail’le savaşmak istemiyoruz, bıktık savaştan’ mesajları verirken, 8 Martçılar direnişe ve İsrail tehdidine vurgu yapıyordu ve bu vurgu hala da devam ediyor...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hizbullah ile ilgili Lübnan hükümetinin en fazla uyarı aldığı hususlardan en önemlisi, 2004 yılında uygulamaya giren ve özellikle Hizbullah’ı hedefleyen ülkedeki tüm militan grupların dağıtılması ve silahsızlanmasını öngören 1559 sayılı BM kararın uygulanması konusu. Ancak hükümet, muhalefeti temsil etmesine rağmen Hizbullah’ın yasal bir siyasi grup olduğunu söyleyerek bu konuda herhangi bir dış müdahaleye uğramak istemiyor. Ayrıca 8 Martçılar İttifakına yeni katılımlarla birlikte Hizbullah’ın, 2008 sokak çatışmalarına rağmen, Lübnan siyasetinde giderek daha fazla güçlenme eğiliminde olmasının Lübnan’ı 'normalleştirmek' isteyenler açısından kaygı verici olduğu da bilinen bir gerçek. Bunun yanında, BM Güvenlik Konseyi’nde Lübnan’ın İran’a uygulanmak istenen yaptırımları desteklememesinde Hizbullah’ın iç siyasetteki baskısı da göz ardı edilemez. Lübnan’ın 2010 Mayıs ayı itibariyle BM Güvenlik Konseyi başkanlığını devralması da tam olarak dize getirilmemiş olarak görülen bu ülkeye karşı duyulan rahatsızlığı artırıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Suriye tarafına baktığımızda ise son dönemde ülkenin dışa açılım çabalarının şaşırtıcı bir şekilde hızlandığını görmekteyiz. Geçtiğimiz yıllarda Suriye’nin yıllardır söz konusu olan Avrupa’ya yönelimi yine durmadı ve Türkiye ile geliştirilen yeni ilişkiler sayesinde ülkenin hem ekonomik hem de sosyal entegrasyon sürecine girdiği düşünüldü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayrıca Suriye’nin 2005 yılından itibaren kendisini izole etme gayretinde olan Suudi Arabistan, Lübnan ve ABD ile geçen yıldan itibaren ilişkilerinin gelişmeye başladığına şahit olduk. Bu bağlamda, iyileşen bu ilişkiler kapsamında karşılıklı olarak yapılan ziyaretler ve büyükelçi atamaları göz önüne alındığında, ‘Suriye İran’dan kopuyor mu?’ sorularının sorulduğu bir dönem de geçirdik. Son dönemde ise Suriye ve Mısır yakınlaşmasından bahsediyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüm bu olumlu gelişmelere karşın, geçtiğimiz günlerde Obama’nın Suriye’ye uygulanan ekonomik yaptırımları tekrar uzattığı yönündeki açıklaması, Suriye’nin uzun dönemdir diğer ülkelerle belki de ilk kez yaşadığı rahatlamanın ABD ile ilişkilerde bir süre daha görülemeyeceğinin işaretlerini vermiş oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Suriye’ye Uygulanan ABD Yaptırımları&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2008 yılının son döneminde Obama’nın iktidara gelişi Suriye cephesinde büyük bir beklenti yaratmıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerek İsrail ile barış görüşmelerinde gerekse yaptırımlar ve ikili ilişkilerin geliştirilmesinde yeni yönetimin Suriye’nin izolasyonunu kırmaya katkısının olacağına neredeyse kesin gözüyle bakılıyordu. Nitekim son dönemde yaşanan gerginliğe dek Obama’nın yapıcı açıklamaları ve Robert Ford’un, her ne kadar Senato tarafından ataması henüz yapılmamış olsa da, 5 yıl aradan sonra Suriye’ye büyükelçi olarak atanacağının duyurulması da olumlu görülen diğer adımlardı. Ancak İsrail ile danışıklı olduğu iddia edilen Scud suçlamalarının ardından gelen ABD’nin Suriye’ye uyguladığı yaptırımları 1 yıl daha uzattığı şeklindeki açıklamalar, normalleşmenin iki ülke ilişkilerinde hala sağlanamadığını gösteriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2004 yılından itibaren ‘Suriye’nin Mesuliyeti ve Lübnan Egemenliğinin Restorasyonu Senedi’(SALSRA) kapsamında uygulanmaya başlanan Amerikan müeyyidelerinin bir parçası olarak Suriye’ye karşı uygulanan kısıtlamalar hala devam etmekte. Bu senet çerçevesinde, Suriye’nin uluslararası terörist gruplara destek vermesi, kitlesel imha silahları geliştirmesi, Irak’taki terörist faaliyetleri desteklemesi ve Lübnan işgali gibi unsurlar öne sürülerek Suriye’ye yönelik ekonomik yaptırımlar da başlatılmıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında Obama’nın geçtiğimiz yılın Mayıs ayında yaptırımları uzattığı göz önüne alındığında ve bu yıl da konjonktür dolayısıyla mevcut durumun devam edeceği yönünde zaten bir beklenti var olmasına rağmen, son dönemdeki ani gelişmeler nedeniyle, yaptırımların rahatsızlık düzeyi de yüksek oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlginç olan diğer bir nokta ise Suriye ile sınır kapılarının sayısını giderek artıran ve serbest ticaret anlaşması hazırlığında olan bir Türkiye'ye karşın, uyguladığı yaptırımların gıda ve ilaçları kapsamıyor olmasını neden göstererek 6 yıldır süren ekonomik yaptırımları meşru zemine oturtma çabasında olan bir Amerka'nın söz konusu olması. Amerika ekonomik yaptırımlarının ülkede zarar verilmek istenen kitle olan ve özellikle hükümete yakın olan kesim üstünde başarılı olmuş olmasından dolayı cezanın etkili olduğu görüşüne sığınıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eş zamanlı gelen Scud iddiaları, İran’ın nükleer sorunu, barış görüşmelerinde yaşanan sorunlar ve yaptırımların devamı gibi gelişmelerle mevcut Ortadoğu tablosuna bakıldığında görünen o ki, ABD’nin bölgesel pozisyonu açısından İsrail’in maliyeti gün geçtikçe daha fazla artıyor. ABD’nin bölgedeki ilişkilerinin düzeyi kendisine doğrudan tehdit oluşturmamasına karşın İsrail’in tercihleri dolayısıyla belirleniyor ve ilişkiler tıpkı İran konusunda olduğu gibi İsrail onayına bağlanıyor. Buna karşın durumdan en fazla etkilenenlerin, tıpkı Gazze ve Lübnan’da hayatını kaybeden 1500’e yakın insan örneğinde görüldüğü gibi, yaptırımlar dolayısıyla zarara uğrayan ve istikrarsız koşullar nedeniyle ülkelerine yapılacak yatırımlardan mahrum kalan bölge halkı olduğu da bilinen bir gerçek.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2998097783516586030-9074791886047387366?l=sacikalin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sacikalin.blogspot.com/feeds/9074791886047387366/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2998097783516586030&amp;postID=9074791886047387366' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2998097783516586030/posts/default/9074791886047387366'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2998097783516586030/posts/default/9074791886047387366'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sacikalin.blogspot.com/2010/06/ortadoguda-savas-senaryolar-ve.html' title='Ortadoğu’da Savaş Senaryoları ve Yenilenen ABD Yaptırımları'/><author><name>Serpil AÇIKALIN</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09313460798902249210</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_-Y9wV3jtNgg/SPmE8_L55OI/AAAAAAAAAFw/SzsMrt5TUsM/S220/Serpil_Acikalin_USAK.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2998097783516586030.post-628692888555891366</id><published>2010-04-21T23:38:00.000-07:00</published><updated>2011-05-25T22:17:59.230-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Mısır'/><title type='text'>El-Baradai’nin Ardından Mısır Siyaseti</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_-Y9wV3jtNgg/S8_xOiY4RdI/AAAAAAAAANs/dBryl2fEz-Y/s1600/baradai.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 193px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_-Y9wV3jtNgg/S8_xOiY4RdI/AAAAAAAAANs/dBryl2fEz-Y/s320/baradai.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5462850105075320274" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;16 Mart 2010&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;12 yıl boyunca Uluslararası Atom Enerji Kurumu’nun başkanlığını yapan ve 2005 yılında Nobel Barış ödülüne layık görülen Muhammed Ali El-Baradai, 19 Şubatta Mısır’a geldiğinde yoğun sevinç gösterileriyle karşılanmıştı. Ülkedeki yayın kuruluşlarının yanı sıra, uluslararası medya ve Mısırlı gençlerin büyük bir rağbet gösterdiği siber dünya da El-Baradai’yi büyük bir ilgiyle karşıladı. Facebookta kendisi adına açılan ve üye sayısı yüz binleri bulan sayfalar ve yorumlar yanında El-Baradai’nin cumhurbaşkanlığı için yarışmasına izin veren anayasa değişikliği için on binlerce katılımın sağlandığı imza kampanyası, El- Baradai’nin uzun bir aradan sonra Mısır siyasetinde alternatif bir başkan olabileceği düşüncesini de akıllara getirdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;El-Baradai yaptığı açıklamalarda, ülkede seçimler adil bir ortamda gerçekleşir ve gerekli anayasal reformlar yapılırsa 2011 seçimlerinde aday olabileceğini ilan etti. Hatta Mısır gibi parti kurmanın prosedürel olarak çok ağır olduğu bir ülkede ve ‘farklı bir görüşü yansıtmıyor’ veya ‘ülkede yeterince parti var’ gibi söylemlerle veya El-Vasat örneğinde olduğu gibi Müslüman Kardeşlerle bağlantısı olduğu iddialarıyla izin verilmeyen parti başvurularına rağmen parti kurmaktan dahi bahsetti.&lt;br /&gt;Bir hafta gibi bir süre içinde El-Baradai, Müslüman Kardeşler de dahil ülkedeki muhalif gruplarla görüştü ve anayasal bir değişiklik için ulusal bir cephe kurdu. Bunun yanında, çok kısa bir sürede cumhurbaşkanlığı seçimleri için El-Baradai’nin Adaylığını Destekleme Halk Kampanyası başlatıldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne var ki El-Baradai, diğer başkentlerdeki programları dolayısıyla on gün kaldığı Mısır'dan ayrıldı. Ancak El-Baradai giderken ardında yenilenmiş bir tartışma ve soru işaretleri bıraktı. El-Baradai’nin ardında bıraktığı siyasi ortam artık ne geldiği gün ile aynı ne de başlattığı tartışmalar cumhurbaşkanlığı seçimlerine dek kolay kolay bitecek gibi görünüyor...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;El-Baradai sayesinde aslında yıllardır tartışma konusu olan anayasadaki bazı maddeler ülkenin tekrar gündemine geldi. Mısır Anayasası’nın en fazla tartışılan maddeleri; 76. madde, 77. madde, 88. madde ve Olağanüstü Hal Kanununu düzenleyen 148. madde. Özellikle 76. madde tüm Mısır vatandaşlarına cumhurbaşkanlığı adaylığı için izin vermeyen ve adaylık hakkını neredeyse sadece Ulusal Demokratik Parti üyesi olmaya bağlayan bir yasa olarak biliniyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;El-Baradai’nin Mısır’dan ayrılmasının ardından ülkenin muhalif partileri arasında önde gelen El-Vafd, Nasırist Parti, Tagammu Partisi ve Demokratik Caphe Partisi anayasal reformların gerekliliğinin vurgulandığı ve üç gün süren Muhalif Partilerin Koalisyonu adında bir konferans düzenlediler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Buna göre Mısır’da gerçekleşmesi istenen reformlar genel olarak şu şekilde sıralanabilir:&lt;br /&gt;-Anayasadaki 76. , 77. ve 88. maddelerin değiştirilmesi.&lt;br /&gt;-Yıllardır kesintisiz olarak ülkede uygulanan ve 11 Eylül sonrası dönemde gerekliliği daha da&lt;br /&gt;vurgulanan Olağanüstü Hal kanunlarının kaldırılması.&lt;br /&gt;-Seçimlerin bağımsız gözlemciler tarafından izlenmesi.&lt;br /&gt;-Pek çok aksaklığı olan oy kayıt sistemi yerine yenilenen kimlik kartlarının seçimlerde kullanılması.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;76, 77 ve 88. Maddeler&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;76. madde 2005 yılının Şubat ayında Mübarek’in ani bir şekilde anayasal reform yapacağını duyurması ve Mayıs ayında yapılan Meclis oylaması sonrasında ülkede referandum ile cumhurbaşkanı seçilmesi yerine çok adaylı seçim sonucu cumhurbaşkanı seçilmesini sağladı. İlk bakışta kulağa hoş gelen ve Mısır adına bir gelişme sayılabilecek bu değişiklik, yasanın detaylı bir şekilde incelenmesi ve mevcut rezervleri ile aslında yakın gelecekte pek de fazla bir değişiklik olmayacağını gösterdi. Buna göre; en az beş yıldır kurulu olan ve kesintisiz bir şekilde faaliyetlerine devam eden bir partiden olunması, bu partinin en az yüzde beşlik bir oranda Halk Meclisi ve Şura Konseyinde temsil ediliyor olması ve adayın en az bir yıldır bu partinin üst düzey kurulunda görev alıyor olması gerekli. Bu şartlar sağlanamadığı durumda ise bağımsız aday olmak isteyen bir kişi ancak 65’i Halk Meclisi’den, 25’i Şura Konseyi’nden ve geri kalanı her bir yerel meclisten en az on kişi olmak üzere toplam 250 kişilik bir desteğe sahip olduğu taktirde cumhurbaşkanlığı için bağımsız adaylık koyabiliyor ki bu sayıyı tamamlamak Ulusal Demokratik Parti’nin bu kurumlardaki hakimiyeti dolayısıyla imkansız olarak yorumlanıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu maddeye karşı yapılan eleştirilere UDP tarafından verilen yanıt ise toplumun yüzde beşini dahi temsil etmeyen bir kişinin cumhurbaşkanlığı için aday olamayacağı şeklinde.[1] Ancak 2005 yılında seçimlere katılımın yüzde yirmilerde olması ve seçimlere karıştırılan hile iddiaları bu kadar yaygınken bu gerekçenin geçerliliği kabul edilebilir görünmemekte.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Değiştirilmesi talep edilen bir diğer anayasal madde ise 77. madde. Bu madde cumhurbaşkanının süresiz bir şekilde altı yıllık dönemler için ülkeyi yönetmesine izin veriyor. Geçmişte pek çok defalar gündeme gelen ve özellikle Müslüman Kardeşler ve Kifaye hareketi tarafından protesto edilen bu maddenin cumhurbaşkanının görevde kalma süresini iki dönemle sınırlandırılması isteniyor. Geçmişte bu iki muhalif grup görev süresinin dört yıla indirilmesi, ardı ardına en fazla iki dönemlik bir görevlendirme ve hatta herhangi bir partiye bağlı olmayan bir adayın cumhurbaşkanı olabilmesini talep etmekteydi; ancak bu taleplerin hiçbirisi gerçekleşmedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2000 yılında kararlaştırılan ve seçimlerin yargıçlar tarafından gözlemlenmesini esas alan 88. madde ise 2007 yılında pek çok diğer yasa gibi değiştirildi ve artık yargıçlar tarafından seçimlerin gözlemlenmesi artık söz konusu değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;El-Baradai’ye Yapılan Eleştiriler&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;El-Baradai, 67 yaşında olmasına ve uzun yıllar yurt dışında yaşamasına rağmen özellikle gençler ve reform yanlıları tarafından destekleniyor. El-Baradai’nin adaylığı ile ilgili olumlu yönler yanında olumsuz vurgular da elbette ki toplumun değişik kesimleri tarafından dile getirilmekte. Hatta o kadar ki, ülkenin istikrarını bozduğu iddiasıyla El-Baradei’yi suçlayan vatandaşlar dahi oldu. Bunun yanında, El Baradai’nin yaklaşık otuz yıldır yurtdışında olması bir yandan eleştirilirken diğer yandan da bu durumun kendisini ülke içi tartışmalardan koruduğunu düşünenlerde yok değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yapılan eleştirilerden en önemlileri, El-Baradai’nin Atom Enerji Kurulu başkanlığı döneminde ABD’nin Irak işgaliyle ilgili yasal iddialarına katkıda bulunduğu ve İran’la ilgili nükleer tartışmalarında Batı yanlısı tutum takındığı iddiaları. Tüm bu suçlamalar, El-Baradai’nin seçilmesi durumunda dahi Amerika’nın Mısır’a olan siyasi müdahalesinin devam edeceği saikine dayanıyor. Buna göre, cumhurbaşkanlığı makamında yapılacak bu değişiklik bile Mısır’daki muhalifler tarafından yoğun bir şekilde eleştirilen dış politika mevzularında bir değişimi getirmeyecek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazısında Halid Meşal, Nasrallah, El-Zavahiri, Ahmedinejad ve Netenyahu fotoğrafları ile birlikte El-Baradai’nin fotoğrafını da koyan devlet yanlısı Ruz El-Yusuf gazetesi editörü gibi, El-Baradai’nin yasa değişikliği yoluyla Müslüman Kardeşler’i de yasal hale getirmesiyle ülkede etnik ve dini ayrılıkların yaşanacağı iddiasında bulunanlar da mevcut.[2]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ulusal Demokratik Parti’nin El-Baradai’nin cumhurbaşkanlığı adaylığını destekleyici bir adımının görülmemesi ve gerek parti mensupları ve gerekse hükümete yakın olan medya tarafından El-Baradai’ye yapılan ithaflar, kendisini zorlu bir sürecin beklediğini gösteriyor. Cumhurbaşkanlığı adaylığı için ismi geçenlerden isimlerden biri olan Cemal Mübarek de yaptığı bir açıklamada, partilerden aday gösterilmesinin esas yöntem olduğunu ve bağımsız bir adayın ancak bir istisna olacağını, bu durumun ülkedeki parti hayatını geliştirici bir unsur olduğunu söyledi.[3] Bu hafta Masr El-Yevm’de ortaya atılan bir iddia ise muhalefetin de hükümet tarafından El-Baradai’ye karşı ikna edilmeye çalışıldığını gösteriyor. Gazetenin iddiasına göre Ulusal Demokratik Parti, önümüzdeki parlamento seçimlerinde Müslüman Kardeşler milletvekillerinin halihazırda işgal ettiği koltukları diğer partilere dağıtacak; buna göre hükümet Vafd Partisi’ne rezerv edilen 23 sandalye karşılığı bu partiyle El-Baradai’nin adaylığını desteklememesi konusunda anlaştı ve bu anlaşma diğer partilere de yayılacak.[4]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gelecek İki Yıl Çok Önemli&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Önümüzdeki dönemde Mısır’ı bekleyen üç seçim var. Bunlar Kasım ayında yapılacak olan Şura Konseyi seçimleri, Ekim ayındaki Parlamento seçimleri ve 2011’de yapılacak olan cumhurbaşkanlığı seçimleri.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son aylarda yoğunlaşan anayasal değişiklikler meselesi aynı zamanda Mısır halkının öncelikleri nedir sorusunu da akla getiriyor. Ülkedeki yoğun fakirlik, işsizlik ve okuryazarlık değerlerindeki olumsuz tablo halen devam ederken anayasal değişim ülke genelinin önceliği olarak görülmeyebilir elbette. Ancak görünen o ki Mısır halkında var olan siyasi yorgunluk ve yıllardır devam eden umutsuzluk ancak bu anayasal değişimler sonucu yönetimin daha demokratik yollarla devrine bağlı olarak değişebilir görünüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birçok gözlemcinin beklediği 2011 seçimleri öncesi Hüsnü Mübarek’in görevinde kalması durumunda Mısır’da seçimlerinin mevcut yasalara göre ve planlar dahilinde gerçekleşmesi beklenmekle birlikte, Mübarek’in umulmadık bir şekilde ve vaktinden önce görevini terk etme zorunluluğu doğduğu taktirde yerine geçecek bir vekilin olmaması ülkenin belirsizliklerini daha da artıracak bir gelişme olabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak yakın dönemde sorulan soru El-Baradai’nin yaktığı ateşin ardından ülkeye ne zaman geri döneceği şeklinde…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[1] Insight Story programı, Al Jazeera English, 8 Mart 2010.&lt;br /&gt;[2] Abdullah Kemal, خطرأ السيناريوهات علي مستقبل البلدl(Ülkenin geleceğine dair stratejilerin ihtarı), Ruz El-Yusuf, 3 Mart 2010.&lt;br /&gt;[3] Masr el-Yevm, 5 Mart 2010&lt;br /&gt;[4] «أباظة» يتهم « لمصرى ا اليوم » ب«الفاشية» … و «حشمت» : الصفقة ليست لأولى بين «الوفد و الوطنى » (Abaza: Masr El-Yevm’i Faşistlikle Suçladı…Ve Haşmet:Ulusal Parti ve Vafd’ın İlk Anlaşması Değil), Masr El-Yevm, 16 Mart 2010.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Serpil Açıkalın, USAK Ortadoğu Çalışmaları Merkezi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;16 Mart 2010, Salı&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2998097783516586030-628692888555891366?l=sacikalin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sacikalin.blogspot.com/feeds/628692888555891366/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2998097783516586030&amp;postID=628692888555891366' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2998097783516586030/posts/default/628692888555891366'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2998097783516586030/posts/default/628692888555891366'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sacikalin.blogspot.com/2010/04/el-baradainin-ardndan-msr-siyaseti.html' title='El-Baradai’nin Ardından Mısır Siyaseti'/><author><name>Serpil AÇIKALIN</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09313460798902249210</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_-Y9wV3jtNgg/SPmE8_L55OI/AAAAAAAAAFw/SzsMrt5TUsM/S220/Serpil_Acikalin_USAK.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_-Y9wV3jtNgg/S8_xOiY4RdI/AAAAAAAAANs/dBryl2fEz-Y/s72-c/baradai.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2998097783516586030.post-8997480565086443953</id><published>2010-01-28T12:27:00.000-08:00</published><updated>2011-05-25T22:21:35.829-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Mısır'/><title type='text'>Müslüman Kardeşler Nereye Gidiyor?</title><content type='html'>2010 yılı Mısır siyaseti açısından birkaç nedenden dolayı önemli bir dönüm noktasını temsil ediyor. Bu nedenlerden ilki 16 Ocak’ta Müslüman Kardeşler Cemaati’nin (Cema’a El-İkhvan El-Müslimin) yeni mürşidinin seçilmesi, ikincisi ise Ekim ayında yapılacak olan parlamento seçimleri.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayatta olan eski devlet başkanın bulunmasının nadir bir durum olduğu Ortadoğu’da, genelde ya doğal yolla liderlerin ölümü ya da gerçekleştirilen bir suikast sonrası yeni bir devlet başkanının atanması şeklinde lider değişikliği olabilmektedir.  Ortadoğu’nun kalbi niteliğinde olan Mısır’da da Cemal Abdul Nasır’ın bir kalp krizi neticesinde ölümü sonrası yerine geçen Enver Sedat’ın öldürülmesi ve Hüsnü Mübarek’in 28 yıllık iktidarının nasıl sona ereceğinin hala kestirilemiyor olması da bu uygulamanın bir göstergesidir denilebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aynı durum ülkede en önemli muhalif güç konumunda olan Müslüman Kardeşler Cemaati’nin Hasan El-Benna’dan itibaren devam eden mürşid seçimlerinde de söz konusu olmaktaydı ve uygulana gelen gelenek, mürşidlik görevinin 6 yıl ile sınırlı olmasına karşın, seçimin prosedürel olarak yapılması ve yaşayan mürşidin tekrar seçilmesi şeklindeydi. Bu durum 2009’un Mart ayında yedinci mürşid olan Muhammed Mehdi Akif’in 2010 Ocak ayında dolan görev süresinden sonra çekileceğini açıklamasına dek bu şekilde devam etmiş olmakla birlikte, açıklamanın ardından ardı ardına gelen olaylar Müslüman Kardeşler Cemaati’nde uzun süredir tartışılan ideolojik farklılığı tekrar su yüzüne çıkardı. Sekizinci mürşidin 16 Ocak 2010 Cumartesi günü kamuoyuna duyurulması öncesinde Cemaat’in güvercin ve şahin kanadından hangisinin galip geleceği tartışmaları yaşandı. Buna karşın Müslüman Kardeşler cephesinden Cemaat içinde tüm bu yaşananların Mısır rejimine bir demokrasi örneği olması gerektiği ifade edildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Akif’in açıklamasının ardından yeni mürşidin seçilmesi öncesindeki birkaç ay, Müslüman Kardeşler’in Hasan El-Benna’nın 1949 yılında suikasta uğramasının ardından yaşadığı karmaşık dönemi hatırlatır nitelikteydi. Benzer bir durum, Hasan El-Benna’nın ölümü sonrası yaşanan boşluk sonrası ancak iki yılın ardından Hasan El-Hüdeybi’nin dışarıdan atanması ve Hüdeybi döneminde Cemaat içinde yaşanan iç muhalefet döneminde de görülmüştü. Ne var ki bu dönemde, Cemal Abdul Nasır’ın Cemaat’i neredeyse bitme noktasına getiren baskılarına ve Seyyid Kutub ideolojisinin ortaya çıkmasına rağmen Hüdeybi’nin ılımlı yaklaşımı galip gelmiş ve radikalleşen grupların Müslüman Kerdeşler Cemaati’nden kopması ile 70’lerden itibaren şiddetin açıkça reddedildiği duyurulmuştu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Enver Sedat döneminde tekrar dirilmeyi başaran ve altmışlardaki sindirilmenin ardından ancak yetmişlerin sonundan itibaren siyasete ilgisi artan Müslüman Kardeşler, ilerleyen yıllarda hem siyasette hem de sendikalar ve diğer sosyal hizmet alanlarında daha fazla gözle görünür hale geldi. 1984 yılından itibaren ise (1990 yılındaki seçimleri diğer pek çok parti ile boykot etmesi dışında) seçimlere katıldı ve en önemli başarısını 2005 yılındaki seçimlerde göstererek Halk Meclisi’ndeki sandalyelerin %20’sini almış oldu. Mübarek hükümetinin konsolidasyon yıllarında yakalanan uyuma rağmen Cemaat üstündeki baskı, 1990’lardan itibaren sendikalarda artan faaliyetleri ve muhalif sesinin artması dolayısıyla Mübarek hükümeti tarafından sürekli bir şekilde artırıldı. Bununla birlikte Mısır’da şu an gördüğümüz manzara, genel merkezi olan ve belli aralıklarla toplantılarını yürüten Cemaat ile hükümet arasında bir kedi-fare oyunun yaşanıyor olduğudur. Hükümet belli dönemlerde baskı belli dönemlerde ise gevşeme politikası uygulamakta, zaman zaman Cemaat’in toplantılarına izin verirken belli dönemlerde ise rastgele tutuklamalar yapabilmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2000’lerde, her ne kadar Cemaat tarafından kabul edilmese de, nesiller arası farklı yaklaşımların bir yansıması olarak ortaya çıkan ılımlı ve muhafazakâr kanat arasındaki farklılık gündeme gelmiştir. Genel olarak yetmişli – seksenli yaşlarda olan ve meşruiyetini El-Benna geleneğinden geliyor olmak ve uzun yıllar hapis cezası çekmiş olmaktan alan eski nesle karşın, sendikal faaliyetler ve dışa yönelim yoluyla Müslüman Kardeşler’in gelişmesine katkıda bulunmak yanında hapiste yatmaktan da çekinmeyen yeni nesil arasında bir yaklaşım farklılığı olduğu açıktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;2005 Seçimleri Sonrası Ortaya Çıkan Gelişmeler:&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2005 Kasım ayında Müslüman Kardeşler’in seçimlerdeki başarısı sonrası Mısır hükümeti, Cemaat’in özellikle finansal kaynakları üstündeki baskısını artırmıştır. Müslüman Kardeşler’in son yıllardaki konumu ülkedeki bazı kesimler tarafından Cemaat’in Nasır döneminden itibaren geçirdiği en zorlu dönem olarak yorumlanmaktadır. Nitekim Müslüman Kardeşler cephesinden bu durumun kabul edilmesi söz konusu değildir ve tam aksine buna benzer yorumlar hükümet için yapılmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2006 yılından itibaren Cemaat’e yakın olan şirketlerin hükümet eliyle kapatılması ve Hayrat Şatir başta olmak üzere pek çok üst düzey Müslüman Kardeşler üyesinin terörizm ve yurt dışına cihad için eleman yetiştirme gibi suçlamalarla El-Ezher Militanları operasyonu kapsamında tutuklanması, hem örgütsel yapılanmaya hem de finansal daralmaya yol açmıştır. İki mürşit yardımcısından birisi olan Hayrat Şatir, Müslüman Kardeşler’in reformist kanadını temsil etmektedir ve aynı zamanda diğer tutuklanan üyelerden bazıları olan Hasan Malik, Yusuf Nada ve Mithad El-Hadad gibi Cemaat’in temel finansörlerinden bir tanesidir. Tutuklamaların, şirket ve basımevi kapatmalarının ardından Mısır borsasından 21 milyar Mısır Poundun çekildiği şeklinde gündeme gelen söylentiler ise[1] Cemaat’in finansal açıdan büyük bir kayba uğradığını göstermektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mürşid seçimi ve İrşad Bürosu(Mekteb El-İrşad) seçimleriyle ilgili süreçte içteki çatışmanın giderek reformistler ve muhafazakârlar arasında olması yanında, muhafazakârların da kendi içinde bir ayrışmanın yaşandığı görülmektedir. Mürşidlik için adı anılan ve muhafazakârlar arasında şahin olarak görülen Mahmud İzzet kendisi de muhafazakâr olan Habib’in mürşidliğine karşı olmasıyla biliniyordu. Hükümetin izlediği Cemaati izole etme siyaseti çerçevesinde diğer muhalif hareketlerle birleşmesini engelleme ve Cemaat’in demokrasiden uzaklaştığı imajını güçlendirmek için pragmatik muhafazakâr Hayrat Şatir ve Abdul Münim Abul Futuh gibi reformistlerin tutuklanması ile Cemmat’te zaten uzun süredir muhafazakârların hakimiyetinin arttığı bilinmekteydi. Ayrıca 2007 yılında hükümetin yaptığı anayasal değişiklikler sayesinde her türlü dini referanslı siyasi aktiviteyi yasaklaması da Müslüman Kardeşler üyelerinin tutuklanmasını kolaylaştırdı ve yasanın çıkarıldığı Mart ayından 2008’in ilk aylarına dek 800’ün üstünde üye tutuklandı.[2]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cemaat, 1990’lardan itibaren çeşitli belgeler yayınlayarak gündeme de uygun bir şekilde beyanlar  vermeye ve bu şekilde kendini tanıtmaya çalışıyor. Nitekim son olarak 2007’de taslak nitelikli olduğu ifade edilen Siyasi Platform isimli belge medya ve akademik camiada Müslüman Kardeşler Cemaati’ne karşı sert soruların sorulmasına yol açtı. Özellikle devlet başkanlığı makamına kadınların ve Müslüman olmayanların getirilemeyeceği ve üst düzey dini bir kurulun kurulması gibi meselelerin gündeme getirildiği bu belge, Cemaat’in demokrasiyi ne kadar içselleştirdiği ve eşit vatandaşlık haklarına ne kadar saygı gösterildiği gibi konuları gündeme getirdi ve bu yüzden eleştirilere maruz kalındı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2007 yılında tartışma yaratan bu belgeyle ilgili olarak Fehmi Hüveydi, taslak belgenin ilk kopyasının kendisine de gönderildiğini ve bu kopyada siyasi bir dil kullanıldığını, bununla birlikte gönderilen ikinci bir kopyada dilin daha dini bir düzeye kaymasının ve en son taslak olarak ikinci belgenin kabul görmesinin Cemaat’te muhafazakâr yapının ılımlı yapıdan daha güçlü ve son karar verici konumunda olduğunu gösterdiğini ifade etmişti.[2] Nitekim son aylarda yaşanan gelişmeler ve muhafazakâr kadronun etkinliğini artırması da bu görüşün doğruluğunu ortaya koymaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Aralık Ayında Yaşananlar:&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Müslüman Kardeşler Cemaati’nin 1995’ten itibaren ilk kez 2009’un Aralık ayında yaptığı İrşad Bürosu seçimi ve ardından gerçekleşen mürşidlik seçimi gerek ulusal gerekse uluslararası alanda uzunca bir süredir ilgi odağı oldu. Aralık ayında İrşad Bürosu’nda seçimlerin yapılmasına dair tartışmalar Cemaat içinde yoğun bir şekilde yaşandı. İrşad Bürosu seçimleri sırasında reformist kanattan İssam El-Erian’ın vefat eden Muhammed Hilal’in yerini doldurmak için aday gösterilmesi içte yaşanan bir krize dönüştü. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu dönemlerde yaşanan olaylarda en fazla öne çıkan isim ise grubun muhafazakâr kanadından şahinleri temsil eden Mahmud İzzet oldu. İrşad Bürosu’na seçilmesi konusunda Akif’in desteğini almasına rağmen Mahmut İzzet’in önderliğindeki muhafazakârların tepkisini çeken reformist Issam El-Erian ise Aralık ayında yapılan İrşad Bürosu seçimlerinde listeye girmeyi başardı. Muhammed Habib ve Abdul Münim Ebu El-Futuh ise seçimler sonrasında yeni İrşad Bürosu üyeleri arasında bulunmuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İrşad Bürosu’na İssam El-Erian’ın atanması konusunda Genel Sekreter Mahmud İzzet’in başını çektiği muhalefetin ardından mürşid Muhammed Mehdi Akif, Erian’a olan desteğini göstermek için görevinden istifa etmekle tehdit etmişti. İstifa halinde Cemaat’in iç tüzüğünün 6. Maddesine göre görevi mürşid yardımcısı devralıyor. Mürşidin iki yardımcısından birisi olan Şatir şu anda hapiste olduğundan diğer vekil olan Muhammed Habib’e 30 gün içinde yapılacak olan seçimlere dek bu görevde kalma hakkı doğacaktı. Habib ise İrşad Bürosu’ndaki seçimlerin zamansız olduğunu ve seçimlerin Büro’nun kendi isteğiyle yapılması gerekirken Akif’in talebiyle yapıldığını belirtti ve Şura Meclisi’nde(Meclis El-Şura) çeşitli nedenlerden dolayı fireler varken seçimlerin yapılmaması gerektiğini ve seçimlerin iç tüzüğe uygun olmadığını iddia etti. Mısır’daki tüm bölgeleri temsil eden Müslüman Kardeşlerin Şura Meclisi 115 üyeden oluşuyor ve 1954 yılından itibaren devam eden yasaklı konumu nedeniyle tutuklanma endişesiyle üyeler aynı anda toplanarak oylama yapmıyor. Habib’in bu açıklamalarını El-Cezire televizyonuna yapması ise Müslüman Kardeşler Cemaati geleneğinde var olan özellikle üst düzey liderlerin kamuoyu önünde eleştiri yapmaması geleneğine uymaması nedeniyle kendisine karşı doğan tepkinin büyümesine yol açtı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aralık 2009’da yeni İrşad Bürosu’nu belirlemek üzere yapılan ve sonuç olarak reformistlerin elenip muhafazakârların hâkim bir duruma geldiği seçimlerde Cemaat’in önümüzdeki dönemde izleyeceği seyir de genel olarak ortaya çıkmış oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cemaat’te Cumartesi günü sonuçları açıklanan mürşidlik makamı için üç muhafazakâr isim olan Muhammed Bedi, Raşid El-Bayumi ve Cuma Emin yarıştı ve sonuç olarak Şura Meclisi’nde 100 oydan 66’sını alan Muhammed Bedi galip geldi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bedi’nin mürşid seçilmesini takip eden hafta Asyut Üniversitesinde profesör olan Mahmud Hüseyin’in genel sekreter olarak atanması ise 15 yıl boyunca bu makamı işgal eden Mahmud İzzet’ın bu görevde kalacağı düşünüldüğünden oldukça sürpriz bir gelişme olarak görüldü. Hüseyin’in daha önceki görevi Asyut’ta İdari Büro’nun başkanlığı idi ve kendisi 2009 Aralık ayında yapılan İrşad Bürosu seçimlerinde seçilen isimler arasında yer aldı. Mahmud İzzet, İrşad Bürosu’nda yapılan seçimlerde reformcu kanada karşı yapılan devrimci tarzdaki müdahalede en fazla ismi geçen kişi olmuştu. Bu durumda son tahlilde ortaya çıkan manzarada Mahmud İzzet’in karşı çıktığı Erian, Habib ve Futuh’a karşın Akif’in de desteğini alarak İrşad Bürosuna seçilmeyi başarırken, Bedi’nin yeni mürşid olarak seçilmesinden sonra İzzet’ın genel sekreterlik görevini kaybetmesi ise yeni bir ironi ortaya çıkarmış oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Muhammed Bedi Kimdir ve Müslüman Kardeşler’i Neler Bekliyor?&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mısır’ın Delta bölgesinde bulunan ve son yıllarda gerçekleşen işçi protestoları ile ünlenen Mahalle Al-Kübra doğumlu olan 66 yaşındaki Bedi, Beni Seif Üniversitesi Veterinerlik Fakültesi’nde Patoloji profesörü olarak görev yapıyor. Kahire Üniversitesi’nden mezun olduktan sonra 1965 yılında Asyut Üniversitesi’ne atanan Muhammed Bedi, Seyyid Kutub’un öldüğü yıl 15 hapse mahkûm edildi ve 9 yıllık hapsin ardından Enver Sedat’ın iktidara gelmesi ile birlikte 1974 yılında salıverilenler arasındaydı.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Beyrut’taki direniş konferansı nedeniyle Cemaat’in önemli isimlerinin Lübnan’da olmasından dolayı yeni mürşidin duyurulmasının Cumartesi gününe ertelenmesi aynı zamanda yeni mürşidle ilgili ihtilaflar konusunu da gündeme getirdi. Yeni mürşidin Bedi olacağının gün yüzüne çıkması sonrasında Müslüman Kardeşler’in Avrupa ve Körfez temsilciliklerinin Bedi’nin, tanınırlığa ve Akif’in sahip olduğu karizmaya sahip olmamasından dolayı Cemaat içindeki farklılıkları toparlayıcı özelliğinden şüphe duydukları konusu gündeme geldi. 2004 yılında mürşid olmasından itibaren Müslüman Kardeşler içindeki farklı görüşleri yatıştırma çabasında olan Muhammed Mehdi Akif’e karşın Cemaat’te muhafazakâr kanadın üstünlüğü hep hissedilmekteydi. 81 yaşındaki Akif, Cemaat’in tarihsel meşruiyetinin en son temsilcilerinden birisiydi. Ocak ayında görevi sona eren Akif de 1954’de tutuklananlar ve 1974’te Sedat tarafından serbest bırakılanlar arasında yer aldı. Hapiste geçirdiği 20 yıl Akif’in Cemaat’e olan bağlılığının bir simgesi sayıldı ve saygınlığını artıran sebeplerden bir tanesi olarak görüldü. Yeni mürşid Bedi'nin Akif''te geçmişten gelen bu karizmaya sahip olmaması ise Müslüman Kardeşler Cemaati'ni bekleyen önümüzdeki zorlu yıllarda kopmaların yaşanmasını kolaylaştırıcı etkide bulunabilir. Sonuç olarak muhafazakârların yönetimi devralmasıyla birlikte önümüzdeki dönemde Cemaat’in siyasi alandaki faaliyetlerinde bir yavaşlama olması ve hükümetle çatışmadan uzaklaşılması yanında içteki ayrılıkların daha görünür bir hale gelerek kopmalara dönüşmesi beklenmektedir diyebiliriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yıl yapılacak olan parlamento seçimleri ve 2011’de yapılacak olan Cumhurbaşkanlığı seçimleri dikkate alındığında, Müslüman Kardeşler Cemaati’nde gerçekleşen görev değişikliklerinin yanı sıra 2005 seçimleri sırasında Mısır üzerinde ABD tarafından uygulanan baskının da 2006 yılından itibaren tedrici olarak düşürülmesi neticesinde Mısır’da muhalefetin yılsonunda nasıl şekilleneceği merakla bekleniyor. Hem ABD’nin bölgede değişen rolü hem de Cemaat’in reformist kanadının siyasi faaliyetlere ilgisinin yeni seçimlerle etkisizleştirilmesi sonucunda Müslüman Kardeşler’in 2005’te kazandığı başarının önümüzdeki seçimlerde oldukça azalacağı en fazla dillendirilen yorum olmaya devam ediyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Muhafazakârlar, uzun süredir finansal ve insan kaynağı bakımından hükümet tarafından bastırılmaya çalışılan Cemaat’in siyaset yerine ilk kuruluş yıllarına benzer bir şekilde dini faaliyetlere yoğunlaşması ve kuruyan finansal kaynağının toparlanması taraftarı. Müslüman Kardeşler’in Mısır’ın var olan siyasi siteminde bir parti kurması söz konusu değil ve görünen o ki Cemaat’ten ayrılan reformist bir grup tarafından 90’lı yıllardan itibaren kurulmaya çalışan ancak Mübarek hükümeti tarafından hala lisans verilmeyen Vasat Partisi deneyimi de muhafazakâr üyelerin parti düzeyinde siyasi faaliyetten dini alana yönelmesinde en etkili sebeplerden bir tanesi. Ayrıca muhafazakâr kanadın Nasır dönemi ve bu dönemdeki tutuklamalara yakinen şahit olması da reformist kanada göre hükümetle ilişkilerde daha kapalı olunması ve dini faaliyetlere ağırlık verme eğilimlerini güçlendiriyor. Bunun en önemli örneği ise Cemaat’in yeni mürşidi muhafazakâr Muhammed Bedi’nin Nasır’a düzenlenen suikast girişimi sonrası tutuklananlar arasında olması.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uluslararası konularda da beyan vermekten çekinmeyen Müslüman Kardeşler açısından hükümet ile var olan ayrılıklar, ülke içi konuların yanı sıra Mısır’ın müttefiki olan ya da olmayan ülkeler konusunda da ortaya çıkıyor. İran ile Mısır hükümeti arasında yıllardır var olan soğuk savaş devam ederken Muhammed Akif, Suudi gazetesi olan El-Şark El-Evsad gazetesine Kasım ayında verdiği bir demeçte İran’a yapılabilecek olası bir müdahalede tabi ki bu ülkeyi destekleyeceğini söyledi. 82 yıldır hem Mısır’da sosyal ve siyasi hayatta etkin olan hem de Müslüman olsun ya da olmasın diğer ülkelerdeki İslami akımlara kaynaklık eden Müslüman Kardeşler Cemaati, son zamanlarda Arap dünyasından Gazze konusunda büyük tepki gören Mısır’a karşı Hamas’ı destekleyerek ve aynı şekilde İran’a da desteğini yineleyerek Mısır rejiminden bölgesel konularda da farklı olduğunu açıkça gösteriyor. Müslüman Kardeşler’in İran’a desteği ise sadece Mısır hükümeti ile değil, Nasır döneminde ülkedeki baskıdan kaçan üyelere kapılarını açan ve hatta Enver Sedat tarafından önemli liderlerinin hapisten çıkarılmasına ön ayak olan Suudi Arabistan’a karşı da tıpkı İran-Irak savaşında İran tarafında olmasının yaşattığı şokun bir benzerini yaşatarak yeni bir ayrışmaya girmesine sebep oluyor.   Diğer ülkelerde gerek direniş örgütü gerekse cemaat adı altında var olan Müslüman Kardeşlerle bağlantılı olan örgütler ise Müslüman Kardeşler ve hükümet arasında dış politika konusunda da karşılıklı manevraların artmasına neden oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;_______________&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[1]http://www.aawsat.com/english/news.asp?section=3&amp;id=7882 (Erişim tarihi 21 Ocak 2010)&lt;br /&gt;[2] Joshua Stacher, ‘Brothers in Arms? Engaging the Muslim Brotherhood in Egypt,’ Institute&lt;br /&gt;for Public Policy Research, (Nisan 2008), s. 22.&lt;br /&gt;[3]Fahmy Huveydi , MB in Party Program...Wrong Doers or Wronged?,&lt;br /&gt;http://www.ikhwanweb.com/Article.asp?ID=14288&amp;SectionID=78at (Erişim tarihi 21 Mayıs 2009)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2998097783516586030-8997480565086443953?l=sacikalin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sacikalin.blogspot.com/feeds/8997480565086443953/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2998097783516586030&amp;postID=8997480565086443953' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2998097783516586030/posts/default/8997480565086443953'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2998097783516586030/posts/default/8997480565086443953'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sacikalin.blogspot.com/2010/01/musluman-kardesler-nereye-gidiyor.html' title='Müslüman Kardeşler Nereye Gidiyor?'/><author><name>Serpil AÇIKALIN</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09313460798902249210</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_-Y9wV3jtNgg/SPmE8_L55OI/AAAAAAAAAFw/SzsMrt5TUsM/S220/Serpil_Acikalin_USAK.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2998097783516586030.post-6005470095462536537</id><published>2010-01-28T12:23:00.000-08:00</published><updated>2011-05-25T22:23:15.490-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Yemen'/><title type='text'>Yemen’de Yaşananlar Ne İfade Ediyor?</title><content type='html'>Kızıldeniz’i Aden körfezi yoluyla Hint Okyanusu’na bağlayan Yemen, taştan evleri, ülkedeki yoğun işsizlik, yüksek doğum oranları, zorlu iklim koşulları ve okuma yazma oranlarındaki düşüklük gibi özelliklerinin yanı sıra, son yıllarda ülkede yaşanan çatışmalarla da dünya gündemine gelmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Osmanlı İmparatorluğu ile 400 yıllık ortak geçmişi olan Kuzey Yemen’in 1967’de İngilizlerden bağımsızlığını kazanan Güney Yemen ile 1990 yılında birleşmesinden itibaren, zayıf devlet otoritesi nedeniyle, Yemen’de belli dönemlerde isyanlar yaşanmaktadır. 1991’de patlak veren Körfez savaşı sırasında Saddam Hüseyin’e siyasi destek veren Yemen hükümetinin bu hareketine karşılık Suudi Arabistan ve Kuveyt tarafından yaklaşık bir milyon Yemenlinin sınır dışı edilmesi ekonomik ve sosyal bakımdan ülkenin birleşme sonrası yaşadığı önemli bir sorun olarak karşımıza çıkmaktadır. Devam eden yıllarda ise Suudi Arabistan ile yaşanan sınır anlaşmazlığı ve son dönemde kuzeyde ve güneyde ortaya çıkan çatışmalar yanında El-Kaide’nin ülkedeki faaliyetleri Yemen’de yaşanan istikrarsızlıkların temel nedenleridir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İçeride yaşanan çatışmalara ek olarak kuraklık nedeniyle tarımsal alanda meydana gelen zarar, tarım ağırlıklı işleyen ekonomiyi kötü etkilemekte ve gıda ürünlerinin ithalatına zorlamaktadır. Petrole bağlanan ekonomi ise giderek zayıflamakta ve hızla artan enflasyon nedeniyle halk giderek daha da fakirleşmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sünni ağırlıklı olan Yemen merkezi hükümeti, ülkenin güneyinde ayrılıkçı gruplarla baş etmek zorundadır. Geçmişte yirmi yıl Marksist yönetim tarafından yönetilen Güney Yemen’in Kuzey Yemen’in lideri olan Abdullah Ali Salih tarafından 1990’da birleştirilmesinin ardından 1994 yılında bir iç savaş yaşanmış, ancak Salih’in yönetimi devam etmiştir. Güney’deki halk da tıpkı kuzey gibi bölgelerinin fakir bırakıldığından şikâyet etmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;El-Kaide örgütü ise devlete ve yabancılara ait petrol tesislerine, yabancı işçilere, turistlere, Batı ülkelerinin büyükelçiliklerine ve kültür merkezlerine saldırılar düzenlemektedir.  El-Kaide açısından Yemen’in coğrafi konumu önemlidir. Körfez’de petrol zengini ve  ABD’nin konuşlandığı ülkelerin yanı sıra Mısır, Etiyopya ve İsrail gibi ABD’nin diğer müttefiklerine yakınlığı ve iç karışıklık ve ekonomik yetersizlikler nedeniyle kontrolü yeterince sağlayamayan Sudan benzeri zayıf bir hükümete sahip olunması, Yemen’i radikaller açısından ideal bir konuma getirmektedir. Radikal Salafilerin tıpkı Suudi Arabistan’da Şiilerle saldırmaması gibi Yemen’de de toplam nüfusun %40’ını oluşturan Zeydi Şiilere karşı saldırı düzenlememesi dikkat çekicidir. Uzun bir süredir kuzeye odaklanan Yemen hükümeti ise El-Kaide konusunda yeterince çaba göstermediği için ABD tarafından uyarılmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kuzeyde ise adil olmayan politikalar uygulandığı gerekçesiyle meşru müdafaa yaptığını iddia eden Şiiliğin Zeydi kolundan olan Hutiler nedeniyle zorlu bir dönem yaşamaktadır. Bu bölgedeki sorun ideolojik, siyasi, coğrafi ve gelişmişlik sorunlarının bir araya gelmesi ile ortaya çıkmıştır.  Bu grup 2004 yılında öldürülen liderleri olan Hüseyin Bedrettin El-Huti’den dolayı Hutiler olarak bilinmektedir. El-Huti tarafından kurulan Mümin Gençler isimli örgütün faaliyetleri Lübnan Hizbullah’ı ile belli yönlerden benzer nitelikte olup şu anda Abdul Malik El-Huti gruba liderlik etmektedir.  2004 Haziranı sonrası dönemden itibaren devam eden çatışmalar, binlerce kişinin ölümüne ve on binlerin yaşadıkları bölgeleri terk etmelerine neden olmuştur. 5 Kasım’da Suudi sınırlarına da saldırıda bulunan Hutilere Suudi Arabistan tarafından karşılık verilmesi ise Yemen sorununa Suudilerin de doğrudan müdahil bir duruma geldiğini göstermektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2008 Şubat ayında Katar’ın aracılık ettiği görüşmelerde Yemen hükümeti ve isyancılar arasında varılan anlaşma neticesinde yapılan ateşkesten bir buçuk yıl sonra çatışmalar, Hutilerin kuzeydeki Sa’ada şehrini başkent Sanaa’ya bağlayan yolları kapatmaları, diğer şehirlerde de yayılmaya başlamaları ve askeri kampları basmaları ile tekrar başlamıştır. Ayrıca Sa’ada’da kendi askeri eğitim kamplarını kurma çabaları, okullar ve polis merkezlerine el koymaları da bölgede marjinal bir yapının ortaya çıkarılmak istendiğinin göstergeleridir. Hutiler, bölgelerinin gelişmemişliği ve merkezin ABD ve Batı ile ilişkileri konularında merkezi eleştirmektedir. Cumhurbaşkanı Salih, Hutilerin 1962 Devrimini reddettiklerini ve bunun yerine dine dayanan kendi devletlerini kurma amaçları olduğunu söylerken, Hutiler ise adalet istediklerini ve kendilerini savunduklarını söylemektedirler. 2004’ten itibaren 150.000’den fazla kişinin yerinden edilmesine neden olan çatışmalar nedeniyle Hutilerin hâkim olduğu Sa’ada’nın belli bölgelerinde bölgeye yardım kuruluşlarının girmesine de izin verilmemektedir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Körfez’de kökten dinci ve Batı karşıtı gruplar ile Irak savaşı sonrası değişen Sünni-Şii dengeleri nedeniyle etkisini artıran İran’ın diğer ülkelerle rekabeti oldukça karmaşık bir durum ortaya çıkartmaktadır. Körfez’de radikal İslami gruplar karşısında en fazla baskı altında olan iki ülke ise Suudi Arabistan ve Yemen’dir; ancak dünyanın en zengin ülkelerinden olan Suudi Arabistan tarafından alınan önlemler ile Arap ülkelerinin en fakirlerinden olan Yemen’in zayıf durumdaki hükümetinin konumu farklıdır. Yemen hükümeti ve Suudi Arabistan tarafından Hutilere yardımla suçlanan İran ise bu suçlamaları kabul etmemekte, Hutilerin hükümetteki yolsuzluklar ve iç anlaşmazlıklar nedeniyle çatıştığını söylemektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hutiler Yemen Cumhurbaşkanı Ali Abdullah Salih tarafından İran’ın para ve silah desteğini almakla suçlanmaktadır ve yakın bir dönemde Yemen medyasında İran’a ait bir gemi tarafından ülkeye yasa dışı yollardan silah sokulmaya çalışıldığı haberleri yayınlanmıştır. Ancak dış destek alındığı Hutiler tarafından kabul edilmemektedir; desteğin iç kaynaklardan geldiğini söylemektedirler. Hutiler tarafından suçlanan ve bölgede İran’ı uzun süredir tehlike olarak gören Suudi Arabistan da olayları tetiklediği iddiasıyla İran’ı suçlamaktadır. Bu suçlamalar ve çatışmanın Sunni-Şii boyutu özellikle Suudi finansmanlı medya tarafından sıklıkla dile getirilmektedir. Bununla birlikte, İran ve Suudi ilişkilerindeki rekabetin mezhep farkının ötesinde bölgesel liderlik, ABD ile ilişkiler ve nükleer tehlikesi üstüne kurulu olduğu unutulmamalıdır. Böylece, Arap ülkelerinin İran karşıtlığı safına Yemen hükümeti de katılmıştır. Dolayısıyla Arap Girişimi’nde sıralanan şartlar yerine İsrail ilişkilerinde normalleşmeye doğru geçiş, bir anlamda İsrail ve bu ülkelerin ortak düşman olan İran karşıtı tutumlarından dolayı güçlenmektedir. Sünni-Şii boyutu ön plana çıkartılarak iç savaş haline dönüşen olayların dışında Yemen, iki gücün çatışma alanına dönmüştür. Yemen’in kuzeyinde İran destekli ve İran benzeri bir oluşumun gerçekleşmesi ise Yemen’in dahilinde 10 km. tampon bölge oluşturulmasını talep eden Suudi Arabistan açısından sınırlarında bir düşman yaratılması anlamındadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hutiler ayrılıkçı bir hareket olarak iç kaynaklı bir sorunun parçası mıdır yoksa olayların devamını bölgesel tetikleyiciler mi sağlamaktadır sorusu ise bölgedeki belirsizlikler nedeniyle uzun bir süre daha sorulmaya devam edecek gibi görünmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;sacikalin8@gmail.com&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Serpil Açıkalın, USAK Ortadoğu Araştırmaları Merkezi&lt;br /&gt;9 Aralık 2009, Çarşamba&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2998097783516586030-6005470095462536537?l=sacikalin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sacikalin.blogspot.com/feeds/6005470095462536537/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2998097783516586030&amp;postID=6005470095462536537' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2998097783516586030/posts/default/6005470095462536537'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2998097783516586030/posts/default/6005470095462536537'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sacikalin.blogspot.com/2010/01/yemende-yasananlar-ne-ifade-ediyor.html' title='Yemen’de Yaşananlar Ne İfade Ediyor?'/><author><name>Serpil AÇIKALIN</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09313460798902249210</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_-Y9wV3jtNgg/SPmE8_L55OI/AAAAAAAAAFw/SzsMrt5TUsM/S220/Serpil_Acikalin_USAK.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2998097783516586030.post-7393255931762920876</id><published>2009-12-05T09:10:00.000-08:00</published><updated>2011-05-25T22:26:26.132-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Mısır'/><title type='text'>Olaylı Futbol Maçı Gölgesinde Mısır-Cezayir İlişkileri</title><content type='html'>Geçtiğimiz aylarda Türkiye ve Ermenistan arasında da diplomatik bir yakınlaşma aracı olarak kullanılmak istenen futbol maçları, bazen bu amaçtan saparak ülkeler arasında aşırı milliyetçi düşüncelerin esiri haline gelebilmekte ve tıpkı Mısır-Cezayir örneğinde olduğu gibi bir spor müsabakası olmaktan öteye geçerek siyasi gerginlikleri de doğurabilmektedir. Dünya Kupası Afrika Elemeleri'nde gruptaki eşitlik nedeniyle 17 Kasım’da Sudan’da Cezayir ve Mısır arasında ekstra bir maç yapıldı ve hem Mısır hem de Cezayir’den binlerce kişi bu maçta takımlarını desteklemek için Sudan’a akın etti. Ancak Mısır’ın Cezayir karşısında 1-0’lık yenilgiye uğramasının ardından Mısır-Cezayir maçı dostluk mesajlarıyla yapılan bir maçtan ziyade siyasileri, kurumları ve halkları karşı karşıya getiren bir vahamete dönüştü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında her iki ülke benzer olayları yirmi yıl önceki Dünya Kupası Elemeleri'nde de yaşamıştı ve o dönemde Mısır, Cezayir karşısında galip gelerek dünya kupası için yarışmak üzere İtalya’ya gidebilmişti. Dünya kupası için uzun yıllar devam eden bekleyişten sonra yapılan maçın ardından her iki tarafta da büyük bir infial yaşandı ve aradan günler geçmesine rağmen yaşananlar her iki tarafın gündeminden düşmedi. Yaralananlar, ölenler ve karşılıklı suçlamalar neticesinde yaşanan tartışmalar, spor boyutundan çıkarak siyasetin gölgesinde ilerledi. Mısır’da gerek Mübarek gerekse oğulları tarafından Cezayir’i suçlayan bir takım açıklamalar yapıldı ve iki ülkenin büyükelçileri geri çekildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında tüm bu olanlar her ne kadar birkaç hafta öncesinde yapılan bir müsabakanın sonucuymuş gibi görünse de, birbirini rakip olarak gören iki Arap ülkesinde hem kutuplaşmanın varabileceği düzeyi hem de Arap Birliği'nin etkisizliği ve rejimler dolayısıyla suçlanan bir uluslararası Arap kanalının konumunu görmek açısından önemlidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mısır ve Cezayir arasında Kasım ayında oynanan iki maç sadece bu iki ülkedeki kalabalıkları harekete geçirmekle kalmadı, aynı zamanda iki ülke medyasını da karşılıklı suçlamalara yönlendirdi. Maç sonrası yapılan yorumlarda sanki uzun yıllardır her iki ülkede de bir futbol maçının oynanması bekleniyormuşçasına karşılıklı nefret duyguları dile getirildi. Bu müsabakanın öncesinde ve sonrasında siyasilerin açıklamalarının yanı sıra medyanın da anahtar bir rol üstlenerek yangına  körükle gitmesiyle birlikte Dünya Kupası elemeleri, neredeyse iki ülkenin birbirine karşı besledikleri hislerin en nihayetinde tüm boyutlarıyla ortaya konulduğu bir biçim aldı. Mısır bayrakları Cezayir sokaklarında yakılırken Mısır televizyonları da kalabalığı kışkırtıcı yayınlar yapıyordu ve bu yayınlar arasında 1973 yılında Cezayir’in de katıldığı Ekim savaşı sonrası İsrail’e karşı yazılan şarkılar da vardı. Böylece bir zamanlar İsrail’e karşı söylenen bu şarkılar yıllar sonra Cezayir’e karşı kullanılmış oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sudan’da oynanan maç sırasında tribünlerde yerlerini alanlar arasında Cumhurbaşkanı Hüsnü Mübarek’in oğulları Cemal ve Âlâ da vardı. Futbolun popülerliğini hiç yitirmediği Mısır’da Cumhurbaşkanının oğlu Cemal Mübarek futbol sevgisiyle tanınmakta ve maçlardan sonra gol atan futbolcular tarafından başarının kendisine ithaf edildiği bir siyasi kişilik. Mısır’ın Dünya Kupası için finale kalması ise sadece sporda kazanılmış bir zafer olmayacak,  aynı zamanda milli takıma yaptığı katkılardan dolayı Cemal Mübarek için de bir başarı sayılacaktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Siyasette yer almayan Mübarek’in büyük oğlu Âlâ’ya gelince, geçen hafta Mısır’ın muhalif gazetelerinden El-Şa’ab’da yer alan bir haberde Âlâ’nın üç ay önce Cezayir’e yaklaşık 1 milyar dolarlık askeri uçak ithalatıyla ilgili görüşmelerde anlaşmaya varamamış olmasının yaşanan krizi tetiklediği öne sürüldü. Bu ticaretten Âlâ’nın alması beklenen yaklaşık 100 milyon dolarlık komisyonun bir Fransız firması ile anlaşılmasını sağlayan Cezayir Cumhurbaşkanı'nın kardeşi Said Buteflika’ya gittiği de iddialar arasında.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hüsnü Mübarek geçtiğimiz Cumartesi günü Şura Meclisi ve Halk Meclisi’nin ortak toplantısında yaşananlara değinerek olayların Mısır halkının haysiyetini zedelediğini söylerken, Mübarek’in oğlu Âlâ da, siyasi olmayan bir kimlikle açıklama yaptığını vurgulayarak, Cezayir tarafından aylardır Mısır’a karşı bir medya savaşı açıldığını söyledi. Ayrıca her iki devletin de Arap olmasına rağmen milliyetçilik üzerinden yürütülen husumette Âlâ’nın söyledikleri Cezayirlilerin düzgün Arapça konuşana dek Arap oldukları iddiasında bulunmamasını dahi içeriyordu. Zaten Mısır’da Cezayirlilere yapılan suçlamalardan biri de uzun yıllar Fransa sömürgesi olan Cezayir’in bir kimlik bunalımı içinde olduğu şeklinde. Cezayir’de Fransızcanın yoğun olarak kullanılmasının yanı sıra, Fransa ve Cezayir arasında geliştirilen ilişkiler ve Fransa’da çok sayıda Cezayirli bulunması da bu kimlik bunalımının göstergeleri arasında sayılıyor. Buradaki vurgu da tabii ki Cezayir’de yeterince ilgi gösterilmeyen Arap dili ve kaybedilen Arap kültürü üzerine. Ayrıca Mısır’ın Cezayirlilere Arap dilini ve kültürünü öğretmek üzere  eğitimciler göndermek suretiyle ülkeye yaptığı katkı da öne çıkarılmakta.[1] Aslında bu söylem Arap kültürün sahiplenilmesi ve yayılması konusunda Mısırlılar arasında yaygın olan bir görüşün de göstergesi. Mesela bir Mısırlı ile konuşurken size (fakir ama gururlu bir halkın mensubu olarak) Körfez ülkelerine giden Mısırlı Arapça öğretmenlerinden bahsederek Mısır’ın, her ne kadar refah düzeyi bakımından geri de kalmış olsa da, bu ülkelerden daha köklü bir tarihe ve kültüre sahip olduğunu söyleyecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cezayir ve Mısır arasındaki siyasi gerginlikler Arap Birliği toplantılarında da bir süredir hissedilmekte. Cezayir, Arap Birliği’nde genel sekreterlik görevinin Mısır tarafından işgal edilmesinden bölgesel konulara dek Mısır’ı eleştirmekteydi. Arap Birliği Başkanı Amr Musa’nın ise olaylar sonrası uzun bir süre harekete geçmemesinde Mısırlı olmasının etkili olduğu da yapılan yorumlar arasında. Diğer yandan, geçtiğimiz ay UNESCO başkanlığı için yarışan Mısırlı Faruk Hüsnü’nün rakipleri arasında tek Müslüman aday olarak Cezayirli Muhammed Bedjai’nin gösterilmesi de Mısır tarafından hafife alınır bir hareket olarak algılanmadı.  Her ne kadar her iki aday da UNESCO başkanlığını kazanamamış olsa da, bu durum her iki ülke açısından bir krizin başlangıcıydı.        &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında Sudan’da yaşananlarla ilgili Mısır’daki bazı yorumlara bakıldığında farklı komplo teorilerinin de dillerde dolaştığı görülmekte. Bunlardan bir tanesi Cezayirli taraftarlar arasına sızmış olan İsrailliler tarafından olayların tetiklendiği; bir diğeri ise ismi zikredilmeyen bir Körfez ülkesinin Mısır’ın konumunu zayıflatmak amacıyla tüm yaşananları önceden tasarladığı şeklinde. Bu Körfez ülkesinin ise El-Cezire kanalına ev sahipliği yapan ve Cezayir’de El-Şuruk gazetesinin de finansmanını sağlayan Katar olma ihtimali yüksek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayrıca El-Cezire kanalının Mısır aleyhine haberleri abartılı olarak verdiği iddiası  da Mısır’da hükümet yanlısı olan gazeteler tarafından yoğun bir şekilde eleştiriliyor. Hükümet yanlısı El-Cumhuriye gazetesinde yapılan bir yorumda Cezayir ile yaşananların ertesinde El-Cezire’nin niçin Mısır’dan nefret ettiği sorgulanıyordu. Yazara göre bir zamanlar Mısır’ı işgal eden İngilizlerin desteğiyle kurulan bu kanal, önceleri Londra radyosu için çalışan İngiliz spikerlerle çalışıyor ve İran ya da Katar yanlısı olanlar dışında çok fazla Mısırlı istihdam etmiyor. El-Cezire’de yayın yapan ve yazarın eleştirilerine maruz kalan iki isim ise Nasır döneminin yakın tanıklarından Muhammed Hasan El-Heykel ve Müslüman Kardeşler’in önde gelen isimlerinden Yusuf Kardavi’nin eski öğrencilerinden olan Ahmed Mansur. Ayrıca El-Cezire’nin eleştirilmesi kanalın bölgedeki rejimlerin altını oyduğu iddiasından da ileri geliyor. Buna göre yazar, El-Cezire’nin Lübnan’da Hizbullah yanlısı, Mısır’da Müslüman Kardeşler yanlısı, Filistin’de Hamas yanlısı ve Yemen’de ise Huti yanlısı haberleri izleyicilerine verdiğini iddia ediyor.[2] Burada tabii ki önemli olan asıl nokta Mısır ve Katar arasındaki bölgesel mücadele. Magrip ve Maşhrek’ten iki ülke ilişkilerine tarihsel olarak bakıldığında da Mısır’ın daha çok “dünyanın annesi Mısır” sloganıyla milli duyguları öne çıkardığı görülüyor. Buna Cezayir milliyetçiliği ile cevap veren Cezayirliler açısından ise Mısır’ın artık kabul edilmek istenmeyen ‘abi’ tavrı spor yanında diplomasi ve siyasi yaklaşımında da hissedilmekte. Nasır döneminden kalan Mısır milliyetçiliği açısından, ne Katar gibi küçük bir ülkenin Filistin konularına müdahale etmesi ne de Irak ve Suriye gibi geçmişin Baasçı ideolojileri Mısır’ın bugünkü konumunu değiştiremez düşüncesi hâkim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Camp David sonrası diğer bölge ülkeleri tarafından yalnız bırakılan Mısır’ın, bölgenin lideri olma iddiasındaki bir devlet olarak başka bir ülke ile ilişkilerini koparması beklenmemekle birlikte son üç haftadır yaşananlar, iki Arap ülkesi arasındaki gerginliğin boyutlarını ve tartışmanın çerçevesini göstermektedir. En nihayetinde Mısır Dışişleri Bakanı Ahmed Ebu El-Geyt geçtiğimiz günlerde yaptığı bir açıklamada iki ülke arasındaki gerginliğin Sudan ve Libya’nın yanı sıra Arap Birliği’nin de aracılığıyla giderilmeye çalışıldığını söyledi. Mısır’ın Cezayir’deki yatırımları ve Cezayir’de yaşayan 15000 civarında Mısırlı işçi de dikkate alındığında, her iki ülkenin de acilen ilişkilerini düzeltmesi gerektiği ise inkâr edilmez bir gerçek. Yaşanan infialler sonrasında ise bu maçın ertesinde belki de en fazla sevinilecek olan durum biri Magrip’te diğeri ise Maşrek’te konumlanan bu iki ülkenin sınırdaş ülkeler olmaması.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[1] http://www.almasry-alyoum.com/article2.aspx?ArticleID=234407&amp;IssueID=1599&lt;br /&gt;[2] http://www.algomhuria.net.eg/algomhuria/today/colums/detail05.asp&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Serpil Açıkalın&lt;br /&gt;USAK Ortadoğu Araştırmaları Merkezi&lt;br /&gt;sacikalin8@gmail.com&lt;br /&gt;2 Aralık 2009, Çarşamba&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2998097783516586030-7393255931762920876?l=sacikalin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sacikalin.blogspot.com/feeds/7393255931762920876/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2998097783516586030&amp;postID=7393255931762920876' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2998097783516586030/posts/default/7393255931762920876'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2998097783516586030/posts/default/7393255931762920876'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sacikalin.blogspot.com/2009/12/olayl-futbol-mac-golgesinde-msr-cezayir.html' title='Olaylı Futbol Maçı Gölgesinde Mısır-Cezayir İlişkileri'/><author><name>Serpil AÇIKALIN</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09313460798902249210</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_-Y9wV3jtNgg/SPmE8_L55OI/AAAAAAAAAFw/SzsMrt5TUsM/S220/Serpil_Acikalin_USAK.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2998097783516586030.post-3291280471431977310</id><published>2009-10-15T13:20:00.000-07:00</published><updated>2011-05-25T22:52:50.960-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Suriye'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Orta Doğu'/><title type='text'>Arap Dünyasının Hal-i Pür Melâli ve Suudi Arabistan-Suriye Yakınlaşması</title><content type='html'>Geçen hafta Suudi Arabistan Kralı Abdullah Bin Abdülaziz’in Suriye’ye yaptığı ziyaret hem bu iki ülke hem de bölgesel açıdan oldukça önemli sonuçlara gebe. Kral Abdullah’ın Suriye’de iki gün süren temasları sırasında birtakım ticari anlaşmalar yapıldı ve özellikle bankacılık, turizm ve sigorta yatırımları gibi projeler üzerinde duruldu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Suudi Arabistan ve Suriye yıllık 2 milyar dolar civarında bir ticaret hacmine sahip. Yeni anlaşmalarla, ülkeye yapılan yatırımların artması (ayrıca ABD’nin ekonomik yaptırımları kaldırması seçeneği de göz önünde bulundurulduğunda)ve dolayısıyla Suriye ekonomisinin 2000’li yıllarda yaşadığı daralmanın aşılması umuluyor. Ancak bu görüşmeleri önemli kılan asıl nokta, iki ülke arasında son dört yıldır var olan gerginliğin 2009’un ortalarından itibaren kırılması ve son tahlilde bölgesel dengeleri etkileyecek yeni bir ittifaka adım atılmasıdır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eşlerinden birisi Suriyeli ve Rifat El-Esad'ın eşinin kız kardeşi olan Kral Abdullah, veliaht olduğu dönemde Suriye ile iyi ilişkiler geliştirdi ve geçmişte pek çok defalar ülkeyi ziyaret etti. Ayrıca, Beşşar El-Esad iktidara geldikten sonra da kendisini ziyaret eden ilk Arap lider, yine o dönemin Veliaht Prensi olan Abdullah Bin Abdülaziz idi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bununla birlikte, Suudi Arabistan ve Suriye ilişkileri açısından Irak Savaşı ve 2005 yılında gerçekleşen Hariri suikastı önemli dönüm noktalarıdır. Bir diğer önemli gelişme de 2008 yılında ise Suudi Arabistan’ın Suriye Büyükelçisini ani bir şekilde geri çağırması ve aynı yıl Şam’da yapılan Arap Birliği toplantısının Suudi Arabistan ve Ürdün tarafından boykot edilmesidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Lübnan Konusundaki Anlaşmazlık&lt;/b&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Lübnan’da 8 Mart Grubu’nun engellemeleri sebebiyle yaşanan kabine krizinin yanı sıra, Irak’taki istikrarsızlıkta da Suriye kilit ülke konumunda. Lübnan’da, Suudi kökenli bir Sünni olan eski Başbakan Refik Hariri sayesinde Suudi Arabistan etkisi ülkede yıllarca devam etti. Bugün ise, Haziran ayından beri kurulamayan hükümet nedeniyle, ülkeye yapılan yatırımlardan turizme kadar Lübnan’daki ekonomik faaliyetlerde bir durgunluk yaşanıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hariri suikastından Suriye’nin sorumlu tutulması, Suudi Kral Abdullah’ın tahta geçtiği 2005 yılı sonrasında Suudi Arabistan-Suriye ilişkilerinin gerilmesine ve Suriye’ye yapılan ziyaretlerin bu tarihten itibaren kesilmesine neden oldu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Suriye, 2005 sonrasında Lübnan’dan çekilmesinin ardından ülkedeki eski hâkimiyetini yeniden tesis etmekte güçlük çekse de, 8 Mart Grubu ile olan yakınlığı sayesinde sistemin aksamasında hala etkisi devam ediyor. Bu durum ise, Lübnan’da istikrarın devamını isteyen ve son seçimlerde çoğunluğu kazanan Saad Hariri’nin iktidarını destekleyen Suudi Arabistan açısından kabul edilebilir değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Irak'taki Çıkar Birliği&lt;/b&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Irak’a bakıldığında ise ABD’nin Irak’ı işgali ve sonrasında Saddam hükümetinin devrilmesi, Suudi yönetimi tarafından uzun yıllardır var olan bölgesel bir riskin sona erdirilmesi olarak görülüyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Suriye işgal sonrası Baas rejiminin eski destekçilerine yataklık yapmıştı. Her şeye rağmen, geçen süre zarfında Suudi rejimi ve Suriye arasında Irak üzerinde bir çıkar birliği oluştu. Irak’ın güneyinde kuzeye benzer bir yapılanma ile Şii hâkimiyeti kurulması gibi bir olasılığın söz konusu olması durumunda Sünnilerin merkezde petrolsüz bir bölgede kalması ne Suriye’nin ne de Suudi Arabistan’ın tercih edeceği bir seçenek. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diğer bir konu ise Maliki yönetiminin Suudi Arabistan ve Suriye ile ilişkileri meselesi. Irak’ta Merkezi Hükümet Başbakanı olan Maliki, Suudi yönetimi tarafından mezhepçilikle suçlanıyor. Irak’ta yaşanan 19 Ağustos saldırılarıyla ilgili olarak da, Maliki’nin Suriye'ye yönelik tüm suçlamalarına karşın, Suriye’nin haklılığı Suudi Arabistan tarafından dile getiriliyor. Bu noktada, Irak’ta yaklaşan Ocak seçimleri öncesinde Suriye ve Suudi Arabistan'ın Irak konusunda yakın görüşte olduğu görülüyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunua karşın, yıllardır bölgede devam eden İran ve Suudi Arabistan rekabeti Suriye’nin Suudi Arabistan’dan ayrı bir kampta konuşlanmasına neden olmuştur. Bölge yıllardır Ilımlı Blok(Ürdün-Suudi Arabistan-Mısır) karşısında Suriye-İran-Hizbullah ve Hamas bloğu mücadelesine şahit. Ancak son dönemde yaşanan gelişmelere bakıldığında, Türkiye’nin aracılık ettiği Suriye ve Suudi Arabistan görüşmelerinde pek çok faktörün bir araya gelmesi iki ülkenin yakınlaşmasını gerekli kıldığı görülmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yukarıda sıralananlara ek olarak, iki ülke yakınlaşmasında etkili olan bir diğer faktör ise ABD’de Obama’nın yönetime gelmesinden itibaren İsrail’in geçmişte olduğundan daha büyük bir oranda ABD ile ayrılığa düşmesi meselesi. İsrail’de sağcı hükümet tarafından izlenen politikalar gösteriyor ki, İsrail’in ABD üzerindeki yükü giderek ağırlaşmakta ve Suudi Arabistan tarafından ortaya atılan Barış Girişimi’nin uygulanması zorlaşmakta. Devam eden yerleşimlerden vazgeçmeme politikasının yanı sıra, son haftalarda yaşanan Mescid El-Aksa gerilimi nedeniyle de İsrail, gerek müttefik gerekse tehdit olarak algılanan ülkelerden eleştiri alıyor. Tüm bu gelişmeler göz önüne alındığında görülmektedir ki, Esad hükümeti son dönemde izlenen izolasyon politikasını kırmak için İsrail’in müttefik ülkeleri üzerinde yoğunlaşmıştır; böylece Esad hükümeti, hem İran’dan alınan destek devam ederken hem de uluslararası konumu ile birlikte ekonomisini güçlendirmeye yönelik önlemler almıştır. Bu noktada Esad rejimi ile kurulacak bir yakın ilişki,dolaylı olarak Şam’da bulunan Hamas Siyasi Büro lideri Halid Meşal üzerinde uzlaşmaya dönük bir etki yaratabilir. Böylece, Suriye ve Suudi Arabistan Mısır’da benzer bir rol üstlenerek Filistinli gruplar üzerinde uzlaşmaya dönük görüşmeler gerçekleştirebilir.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonuç olarak son görüşmeler, son yıllarda daha görünür olan ve en son Gazze olaylarında tekrar gündeme gelen Araplar arası kutuplaşmanın giderek azaldığını göstermektedir. Karmaşık yapıdaki ilişkiler yumağı ve ABD’de iktidarın el değiştirmesi sonucu değişen politikalar neticesinde, Ortadoğu’daki ABD müttefikleri bölgesel çıkarları doğrultusunda yeni ittifaklar oluşturmakta ve Ortadoğu bölgesinde yeni bir yapılanmaya doğru gidilmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Serpil Açıkalın- USAK Ortadoğu Araştırmaları Merkezi&lt;br /&gt;14 Ekim 2009, Çarşamba&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2998097783516586030-3291280471431977310?l=sacikalin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sacikalin.blogspot.com/feeds/3291280471431977310/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2998097783516586030&amp;postID=3291280471431977310' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2998097783516586030/posts/default/3291280471431977310'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2998097783516586030/posts/default/3291280471431977310'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sacikalin.blogspot.com/2009/10/arap-dunyasnn-hal-i-pur-melali-ve-suudi.html' title='Arap Dünyasının Hal-i Pür Melâli ve Suudi Arabistan-Suriye Yakınlaşması'/><author><name>Serpil AÇIKALIN</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09313460798902249210</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_-Y9wV3jtNgg/SPmE8_L55OI/AAAAAAAAAFw/SzsMrt5TUsM/S220/Serpil_Acikalin_USAK.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2998097783516586030.post-2607859556500200312</id><published>2009-10-12T15:01:00.001-07:00</published><updated>2009-10-12T15:03:02.589-07:00</updated><title type='text'>USAK Yayınlarından İki Yeni Kitap: Hangi Ermeni Sorunu? ve Bundan Sonrası: Senaryo Analizleriyle Türkiye-AB İlişkileri</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_-Y9wV3jtNgg/StOnaDc52fI/AAAAAAAAAMw/erUcr_eqjnQ/s1600-h/resim.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 212px; height: 320px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_-Y9wV3jtNgg/StOnaDc52fI/AAAAAAAAAMw/erUcr_eqjnQ/s320/resim.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5391837244937591282" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;USAK (Uluslararası Stratejik Araştırmalar Kurumu) 2 yeni kitapla yayınlarını sürdürüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son olarak Doç. Dr. Mehmet Özcan, Fatma Elmas, Mustafa Kutlay ve Ceren Mutuş'un ortak yazarlığı ile kaleme alınmış olan "Bundan Sonra? Senaryo Analizleri İle Türkiye-AB İlişkileri" adlı kitap ile yazarlığını Doç. Dr. Sedat Laçiner'in yaptığı "Hangi Ermeni Sorunu" adlı kitaplar yayınlandı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;USAK yayınlarına seçkin kitapçılarda ulaşılabilir. Ayrıca tüm D&amp;R şubelerinden de kitaplar temin edilebiliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Genel bilgi için (0312) 212 28 86-87 aranabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*** "HANGİ ERMENİ SORUNU?", Yazar: Sedat Laçiner ***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitap Hakkında Genel Bilgi:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu kitapta Ermeni Sorunu, gerek Türkiye’nin Kafkasya politikaları gerekse iç politika ve Türkiye-Ermenistan ilişkileri göz önünde bulundurularak tarafsız ve çok boyutlu bir şekilde tartışılmıştır. Çalışmanın temel amacı hem tarihsel hem de uluslararası ilişkiler perspektifi ile konuya yaklaşmak, sorunları tanımlamak ve gerektiğinde çözüm yolları ortaya koymaktır. 10 Ekim’de Ermenistan ile imzalanacak olan normalleşme Protokolü de göz önüne alındığında yıllardır gündemden düşmeyen Ermeni meselesi, Türkiye’nin sayılı Ermeni uzmanlarından ve daha önce bu konuda pek çok esere imza atmış olan USAK Başkanı Doç Dr. Sedat Laçiner tarafından yazılmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*** BUNDAN SONRASI: SENARYO ANALİZLERİYLE TÜRKİYE-AB İLİŞKİLERİ, Yazar: Mehmet Özcan, Fatma Elmas, Mustafa Kutlay, Ceren Mutuş ***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitap Hakkında Genel Bilgi:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugün için Avrupa bütünleşmesi ciddi bir ‘varoluşsal kriz’ ile uğraşmaktadır. Anayasa referandumları sonrasında artan meşruiyet/kimlik bunalımı, son gelişme dalgasının yarattığı yönetişim problemleri ve küresel finansal krizin etkileri, AB’nin içinden geçtiği krizin başlıca boyutlarını oluşturmaktadır. Bu ortamda Avrupalı liderler hâlihazırdaki iç sorunlarını çözebilmek ve yarının dünyasında yerini alabilmek için cesur bir söylem ve kuvvetli bir irade ortaya koymak durumundadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’nin AB için önemi de bu noktada ortaya çıkmaktadır. Zira Türkiye-AB ilişkileri bir ülkenin bir Birliğe üye olma çabasından daha fazlasını ifade etmektedir. Bu süreçte AB de kendi hayati sorunlarıyla yüzleşmekte ve önemli kararlar vermeye zorlanmaktadır. Örneğin, Avrupa’nın farklı kültürleri kucaklayıcı kozmopolitan kimlik ideali ile kültürel özcü söylemlerle temellendirilen ‘ötekileştirici’ fikirler arasındaki çatışma, çoğulcu bir Avrupa kimliğinin oluşumu için kritik sorunsallardan başlıcasını oluşturmaktadır. Türkiye-AB ilişkileri de, kaydedilen aşama itibariyle, bu sorunsalı su yüzüne çıkaran bir süreci ifade etmektedir. Türkiye’nin üyelik süreci, AB’yi yalnızca kimlik perspektifinden zorlamamaktadır. Coğrafya, kurumsal-siyasi yapı ve en önemlisi küresel dünyada oynadığı rol bakımından da Türkiye, Avrupa’nın geleceği tartışmalarına yeni bir boyut getirmektedir. Kıtasal bir güç olarak kalmakla küresel bir güce dönüşme arasında gerilim yaşayan Birlik, bu gerilimini Türkiye ile ilişkilerine yansıtmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elinizdeki kitapta, başta Kıbrıs konusu olmak üzere, değişik konularda AB’nin Türkiye’ye karşı takındığı dışlayıcı ve zaman zaman hakkaniyet sınırlarını aşan belirsiz tutumu, Birliğin içinde bulunduğu gerilimleri erteleme çabasının bir parçası olarak değerlendirilmiştir. Dolayısıyla Türkiye-AB ilişkilerinin geleceği, Kıbrıs sorunu başta olmak üzere birtakım ‘teknik’ konuların çözümüne olduğu kadar, AB’nin 21. yüzyılda kendisini nasıl konumlandıracağı ve nasıl bir gelecek tasavvur ettiği ile de yakından ilgilidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yukarıda çizilen çerçeveden hareket eden elinizdeki çalışmanın ilk kısmında son dönem Türkiye-AB ilişkileri hukuk, siyaset, uluslararası ilişkiler ve ekonomi perspektiflerinden değerlendirilmeye çalışılmış ve ilişkilerin karmaşık yapısını anlamlandırabilmek için interdisipliner bir yaklaşım geliştirilmesi amaçlanmıştır. Bu sayede Türkiye-AB ilişkilerinin biri diğerlerine feda edilemez boyutlarının olduğu ve tüm boyutların birlikte ele alınması gereği üzerinde durulmuştur. Türkiye-AB ilişkilerinin 2009 sonrası dönemde yeni bir düzleme geçebileceğini öngören çalışmanın ikinci kısmında ise senaryo analizleri ile AB’nin Türkiye’ye karşı takınacağı değişik tutumların muhtemel etkileri üzerinde durulmuştur. Bu kısımda AB perspektifinden bir analiz yapılmış, Türkiye-AB ilişkilerinin geleceğinin sembolik, ekonomik ve stratejik anlamı tartışmaya açılmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;**** USAK Kitaplarıyla ilgili iletişim adresi ***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;http://www.usak.org.tr/yayinlar2.asp&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nuray Özkan, USAK Halkla İlişkiler&lt;br /&gt;Mebusevleri Mah. Ayten Sok. No:21 Tandoğan / Ankara&lt;br /&gt;Tel : (0312) 212 28 86 Faks : (0312) 212 25 84&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Web siteleri : www.usak.org.tr, www.usakgundem.com, www.turkishweekly.net&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;E-mail : merkez.usak@gmail.com&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*** Kitabın Satış Noktaları: ***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;• USAK Merkez Binası, Kitap Satış Reyonu&lt;br /&gt;• D&amp;R Mağazaları&lt;br /&gt;• İnternet Kitap Satış Siteleri&lt;br /&gt;• USAK İnternet Kitap Satış Bölümü&lt;br /&gt;• Dost Kitabevi&lt;br /&gt;• Ankara Akçağ Kitabevi, İnsancıl Kitabevi (Eskişehir), Kitapyurdu, Idefix ve diğer seçkin kitabevleri&lt;br /&gt;• Ayrıca USAK Sekretaryası ile bağlantıya geçilmesi durumunda kargo ile adrese teslimat da yapılmaktadır.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2998097783516586030-2607859556500200312?l=sacikalin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sacikalin.blogspot.com/feeds/2607859556500200312/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2998097783516586030&amp;postID=2607859556500200312' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2998097783516586030/posts/default/2607859556500200312'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2998097783516586030/posts/default/2607859556500200312'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sacikalin.blogspot.com/2009/10/usak-yaynlarndan-iki-yeni-kitap-hangi.html' title='USAK Yayınlarından İki Yeni Kitap: Hangi Ermeni Sorunu? ve Bundan Sonrası: Senaryo Analizleriyle Türkiye-AB İlişkileri'/><author><name>Serpil AÇIKALIN</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09313460798902249210</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_-Y9wV3jtNgg/SPmE8_L55OI/AAAAAAAAAFw/SzsMrt5TUsM/S220/Serpil_Acikalin_USAK.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_-Y9wV3jtNgg/StOnaDc52fI/AAAAAAAAAMw/erUcr_eqjnQ/s72-c/resim.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2998097783516586030.post-5863853857436858232</id><published>2009-10-12T14:59:00.000-07:00</published><updated>2010-11-24T09:41:09.338-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Syria'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Middle East'/><title type='text'>Regional Improvements and Turkish-Syrian Relations</title><content type='html'>The relations between Turkey and Syria gained a new dimension last week as a result of the continuing negotiations of the High Level Strategic Cooperation signed by the Turkish and Syrian leaders. Many commenders interpreted the meeting very positively and on the day after the meetings Syrian newspapers covered the issue on their front pages. The main emphasis has been on the revised economic and social relations between the cuntries.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Turkish-Syrian relations have gained strength since the beginning of the 2000s. Despite criticisms, the visit of ex Turkish President Ahmet Necdet Sezer to Syria for the funeral of Hafez Al-Asad was perceived as an olive branch and the initiative is still recalled by Syrians. Turkey has followed a stable policy towards Syria, which has been isolated by the West, subjected to economic sanctions particularly after September 11, and has faced international pressure following the assassination of Rafiq Hariri in 2005. Regarding Syria’s relations with the US we see that Syria was added to the list of terrorism-supporting countries in 1979 as it hosted Palestinian groups, and Washington’s withdrawal of its ambassador from the country also strained the relations between the two sides..........&lt;/span&gt;&lt;a href="http://www.turkishweekly.net/op-ed/2559/-regional-improvements-and-turkish-syrian-relations.html"&gt;http://www.turkishweekly.net/op-ed/2559/-regional-improvements-and-turkish-syrian-relations.html&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2998097783516586030-5863853857436858232?l=sacikalin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sacikalin.blogspot.com/feeds/5863853857436858232/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2998097783516586030&amp;postID=5863853857436858232' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2998097783516586030/posts/default/5863853857436858232'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2998097783516586030/posts/default/5863853857436858232'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sacikalin.blogspot.com/2009/10/regional-improvements-and-turkish.html' title='Regional Improvements and Turkish-Syrian Relations'/><author><name>Serpil AÇIKALIN</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09313460798902249210</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_-Y9wV3jtNgg/SPmE8_L55OI/AAAAAAAAAFw/SzsMrt5TUsM/S220/Serpil_Acikalin_USAK.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2998097783516586030.post-2373124686600987779</id><published>2009-09-23T20:34:00.000-07:00</published><updated>2011-05-25T22:55:06.629-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Suriye'/><title type='text'>Bölgesel Gelişmeler ve Türkiye-Suriye İlişkileri</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_-Y9wV3jtNgg/SrrtZTqwWZI/AAAAAAAAAMo/1d7fWMxppys/s1600-h/CIMG1741.JPG"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 240px; height: 320px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_-Y9wV3jtNgg/SrrtZTqwWZI/AAAAAAAAAMo/1d7fWMxppys/s320/CIMG1741.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5384877323506964882" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_-Y9wV3jtNgg/SrrtZBjlTaI/AAAAAAAAAMg/Sl1--iD0nLU/s1600-h/CIMG1560.JPG"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 240px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_-Y9wV3jtNgg/SrrtZBjlTaI/AAAAAAAAAMg/Sl1--iD0nLU/s320/CIMG1560.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5384877318645042594" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Çarşamba gününden itibaren Türkiye’de devam eden temaslar neticesinde Suriye ile ilişkilere yeni bir boyut katılarak Yüksek Düzeyli Stratejik İşbirliği için imzalar atılmış ve iki ülke liderinin görüşmeler sırasında verdiği mesajlar pek çok yorumcu tarafından olumlu olarak karşılanmıştır. Perşembe günkü Suriye gazetelerinde, bu hafta gerçekleşen Beşar Esad liderliğindeki Suriye heyetinin ziyareti ve atılan imzaların ilk sayfadan verildiği görülmektedir. Suriye medyasında ayrıca Türkiye-Suriye arasında geçmişle kıyaslandığında tersine dönen ilişkinin yanısıra iki ülke arasındaki ekonomik ilişkilerin büyüklüğüne de vurgu yapılmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye-Suriye ilişkileri özellikle 2000’li yılların başından itibaren önemli bir ivme kat etmiştir. Eski Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in tüm tepkilere karşın Hafız Esad’ın cenazesi için Suriye’ye gitmesi Türkiye’nin uzattığı bir el olarak algılanmıştır ve bu girişim Suriye tarafından hala dile getirilmektedir. Özellikle 11 Eylül saldırılarının ertesinde Batı tarafından uygulanan izolasyon politikalarının ve ekonomik yaptırımların yanı sıra, 2005 yılında gerçekleşen Refik Hariri suikastı ile  karşılaşılan uluslararası baskı sonrası yalnızlaşan Suriye’ye karşı Türkiye istikrarlı bir politika izlemiştir. Suriye ve Amerikan ilişkilerine bakıldığında ise daha 1979 yılında ABD tarafından terörizmi destekleyen devletler listesine Filistinli gruplara ev sahipliği yaptığı için Suriye’nin de eklendiğini görmekteyiz. 2000’li yıllarda Suriye’nin tekrar ‘şer ekseni’nde tanımlanması ve Hariri suikastı sonrası Washington’ın büyükelçisini ülkeden tekrar çekmesi de iki ülke arasındaki gerilimi artırmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bölgesel dinamiklere bakıldığında ise, 2003 Mayıs ayında gerçekleşen Irak işgali sonrası bölgede mezhepsel gerilimlerin ve İran’ın etkisinin artması,  Arap-İsrail çatışmasının devam etmesine bağlı olarak Hamas direnişinin devam etmesi, 2006 yılında patlak veren Lübnan savaşı sonrası Hizbullah’ın etkisinin artması, Suriye’nin izolasyon politikaları sonucu İran ile yakınlaşması ve Arap dünyasının giderek kutuplaşması gibi olaylarla durumun daha da karmaşıklaştığı görülmektedir.&lt;br /&gt;Bununla birlikte ülke içinde giderek ağırlaşan ekonomik koşullar nedeniyle liberalleşmeye çalışan ve dış yatırımları artırma amacı güden Suriye için komşu ülkeler bir anlamda çıkış olarak görülmüştür.  Değişen iç koşulların etkisi ile Esad yönetimi dış ilişkilerinde de izolasyon politikalarını kırmaya çalışmaktadır. Bunun örneği yeni ABD yönetimine verilen sıcak mesajlar ve Obama yönetiminin geçtiğimiz aylarda ülkeye büyükelçi atamasında görülmüştür. Benzer bir şekilde Lübnan ve Suriye son dört yıllık gerilimin ardından karşılıklı büyükelçi atayarak ilişkilerin geliştirilmesine yönelik mesajlar verilmiştir ve Lübnan, Suriye tarafından tanınmıştır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son yıllarda İsrail-Suriye barış görüşmelerinin de tekrar gündeme geldiğini görmekteyiz. 2008 yılının son aylarında Türkiye’nin arabuluculuğunda yürütülmek istenen görüşmelerde ise Gazze saldırıları sonrası değişen atmosfer nedeniyle tersine bir dönüş olmuştur. İsrail ile Suriye arasında 1990’lardan itibaren belli dönemlerde gündeme gelen barış masasına oturma (özellikle 1996 ve 1998-2000 dönemi)konusunda her ne kadar Suriye ve Türkiye olumlu mesajlar verse de, kısa vadede değerlendirildiğinde İsrail-Suriye görüşmelerinin gerçekleşmesi zordur. Son aylarda İsrail için önemli olan gündem maddesi Filistin Meselesi’dir. İsrail’de yerleşimciler tartışması devam ederken, bu gündem haricinde, Suriye açısından barışın olmazsa olmazı olarak görülen Golan Tepeleri konusunda İsrail tarafından bir tavizin verilmesi önümüzdeki dönemde mümkün görünmemektedir. Ayrıca her ne kadar Türkiye-Suriye arasında ilişkilerin geliştirilmesi konusunda ABD ile bir görüş birliği olsa da, İsrail’in şüpheci tavrı özellikle Suriye-İran ilişkileri nedeniyle hala devam etmektedir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüm bu istikrarsızlık ortamı içinde Türkiye ile 2000’lerde girilen yeni süreçte ise iki ülkenin geçmişte yaşadığı Hatay, su, terör sorunları ve 1998 yılındaki kriz hatırlandığında çok büyük bir değişim yaşandığı görülmektedir. Suriye ve Türkiye arasındaki ticaret hacmi son beş yılda iki katına çıkarak 2008 yılında 2 milyar dolara ulaşmıştır ve 2009 yılı için beklenen rakam 3 milyar dolardır. Bunda iki ülke arasında 2007 yılında uygulamaya giren Serbest Ticaret Anlaşması’nın da katkısı vardır. İki ülke arasında doğal gaz boru hattı, elektrik üretimi projeleri ve ortak petrol arama girişimleri halen devam etmektedir; ayrıca yenilenebilir enerji kaynakları konusunda da Türkiye’nin Suriye’ye katkıda bulunması planlanmaktadır. Ahmet Davutoğlu’nun geçtiğimiz ay Irak gezisinde tekrar gündeme gelen Yüksek Düzey Stratejik İşbirliği Anlaşması’na Suriye’nin de katılması sonucu bakanların karşılıklı ziyaretleri ve vizelerin kaldırılması Davutoğlu’nun işbirliğinden de öte entegrasyon talebine daha fazla yaklaşılması anlamındadır. Ancak Türkiye’nin öncülük ettiği bu üçlü entegrasyon içinde Suriye ve Irak ilişkileri hala sorun teşkil etmektedir. Irak’ta Ağustos ayında meydana gelen ve 95 kişinin hayatına mal olarak Suriye’nin zan altında bırakıldığı olaylar sonrasında Türkiye, mekik diplomasisine başlayarak iki ülke arasında belge değişimi yapılmasını sağlamıştı. Ancak Maliki’nin olayların sorumluluğunu Suriye’ye yıkma çabası ve konuyu uluslararası mahkemeye taşıma ısrarı Suriye’nin hiç de istemeyeceği yeni bir Hariri davası niteliği taşımaktadır. Ancak görülmektedir ki, ABD tarafından bir zamanlar şeytan ekseninde tanımlanan ve terörist ülke imajına sahip olan Suriye için bugün gelinen noktada bu imajın silinmesi istenmektedir. Bu noktada ülkedeki gündem, yaşanan ekonomik zorlukların çevre ülkeler ve özellikle Türkiye ile aşılması konusudur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çarşamba günü imzalanan vizelerin karşılıklı olarak kaldırılması konusunda ise zaten bir prosedürden öteye geçmeyen vize uygulamasının kaldırılması özellikle dini bayramlarda günübirlik de olsa bölge halkının akınına uğrayan sınıra ilgisi artacak ve sosyal entegrasyona büyük bir katkı sağlanacaktır. Bu noktada İran ile de vize uygulaması olmayan Türkiye için “Doğu’ya daha fazla mı kayıyor?”  tarzı sorular gündeme gelse de, istikrarı artıran ve bölgesinde öne çıkan bir ülkenin AB için de tercih edilirliğinin artacağı unutulmamalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Serpil Açıkalın- USAK Ortadoğu Araştırmaları Merkezi&lt;br /&gt;sacikalin8@gmail.com&lt;br /&gt;18 Eylül 2009, Cuma&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2998097783516586030-2373124686600987779?l=sacikalin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='related' href='http://www.usakgundem.com/yorum/251/b%C3%B6lgesel-geli%C5%9Fmeler-ve-t%C3%BCrkiye-suriye-%C4%B0li%C5%9Fkileri.html' title='Bölgesel Gelişmeler ve Türkiye-Suriye İlişkileri'/><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sacikalin.blogspot.com/feeds/2373124686600987779/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2998097783516586030&amp;postID=2373124686600987779' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2998097783516586030/posts/default/2373124686600987779'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2998097783516586030/posts/default/2373124686600987779'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sacikalin.blogspot.com/2009/09/bolgesel-gelismeler-ve-turkiye-suriye.html' title='Bölgesel Gelişmeler ve Türkiye-Suriye İlişkileri'/><author><name>Serpil AÇIKALIN</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09313460798902249210</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_-Y9wV3jtNgg/SPmE8_L55OI/AAAAAAAAAFw/SzsMrt5TUsM/S220/Serpil_Acikalin_USAK.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_-Y9wV3jtNgg/SrrtZTqwWZI/AAAAAAAAAMo/1d7fWMxppys/s72-c/CIMG1741.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2998097783516586030.post-5737293027065028516</id><published>2009-08-30T12:50:00.000-07:00</published><updated>2009-08-30T12:59:41.515-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Iraq'/><title type='text'>Turkish-Iraqi Relations in Light of Davutoglu’s Visit To Iraq</title><content type='html'>In the post-2003 period, Iraq has been the most substantial issue in Turkish foreign affairs, due to the intense domestic conflict and political instability in Iraq. For Turkey, the unity of Iraqi territory and the security of the region have been a top priority since the US occupation of Iraq. Moreover, the PKK terrorist organization has positioned itself in Northern Iraq and has conducted its activities against Turkey from this location, creating a security concern for Turkey. However, depending on the cooperation efforts of both countries, it can be said that during the past two years, the relations have become more constructive through the mutual visits of politicians.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Turkish Foreign Minister Ahmet Davutoğlu and state Minister Zafer Caglayan paid a one-day visit to Iraq to meet with Iraqi president Jalal Talabani, Prime Minister Nuri Al Maliki and Foreign Minister Hoshyar Zabari in preparation for the second meeting of the High Level Cooperation Council. The aim of the meeting was, in the words of Davutoglu, “not only cooperation but an integration” of the two countries and the establishment of the scope of security issues, including the close of the Mahmur Terrorist Camp. They are also planning the future expansion of a similar integration project to include Syria and Russia.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;The Bilateral High Level Strategic Cooperation Council was established on 10 July 2008 during Turkish Prime Minister Recep Tayyip Erdogan’s visit to Iraq. The Council’s second meeting was on the agenda during Davutoglu’s last visit. It will be held in October 2009 and will determine the details of the Council. Generally, the Council will include the establishment of a common security framework, a high-level political dialogue, mutual economic dependence and cultural cooperation. The Council will be co-headed by two Prime Ministers and conducted with the participation of nine ministries. The ministers will meet three times a year with the aim to improve their interaction in energy, security, diplomacy, and economy issues. &lt;br /&gt;.........&lt;/span&gt;&lt;a href="http://www.turkishweekly.net/op-ed/2545/turkish-iraqi-relations-in-light-of-davutoglu%E2%80%99s-visit-to-iraq-.html"&gt;http://www.turkishweekly.net/op-ed/2545/turkish-iraqi-relations-in-light-of-davutoglu%E2%80%99s-visit-to-iraq-.html&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2998097783516586030-5737293027065028516?l=sacikalin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sacikalin.blogspot.com/feeds/5737293027065028516/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2998097783516586030&amp;postID=5737293027065028516' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2998097783516586030/posts/default/5737293027065028516'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2998097783516586030/posts/default/5737293027065028516'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sacikalin.blogspot.com/2009/08/turkish-iraqi-relations-in-light-of.html' title='Turkish-Iraqi Relations in Light of Davutoglu’s Visit To Iraq'/><author><name>Serpil AÇIKALIN</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09313460798902249210</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_-Y9wV3jtNgg/SPmE8_L55OI/AAAAAAAAAFw/SzsMrt5TUsM/S220/Serpil_Acikalin_USAK.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2998097783516586030.post-1698436973905777964</id><published>2009-08-30T12:46:00.000-07:00</published><updated>2009-08-30T12:57:42.741-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Lübnan'/><title type='text'>Lübnan Parlamento Seçimleri</title><content type='html'>          2009 yılı Orta Doğu’daki pek çok ülke için hem yerel hem de parlamento seçimleri anlamında pek çok seçimin yaşandığı bir yıldır. Irak, Lübnan, İran, Cezayir gibi ülkelerde gerçekleştirilen / gerçekleştirilecek olan seçimler,  2008 sonunda göreve başlayan Obama hükümeti ile birlikte değerlendirildiğinde, hem bölge düzeyinde hem de bölgeye yönelik değişen yaklaşımlarla birlikte iletişim kanallarının açılması anlamında büyük bir değişim getirecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;           Lübnan’da 7 Haziran 2009 tarihinde yapılan ve ülkenin gelecek dört yılını belirleyecek olan Parlamento seçimleri uluslararası toplum tarafından yoğun bir ilgiyle takip edildi. Lübnan’ın karmaşık bir seçim sistemi ve politik yapıya sahip oluşu  ve bu konudaki Türkçe kaynakların eksikliğinin dikkat çekici bir düzeyde olması nedeniyle bu çalışmada ana hatlarıyla günümüze yansıyan krizlerin politik sistem boyutu incelenecek ve son kısımda son seçimlerin değerlendirilmesi yapılacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;           Etnik ve Parlamenter Yapı:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;           Dört milyon civarında bir nüfusa sahip olan ve resmi olarak 18 mezhebin tanındığı Lübnan Cumhuriyeti 6 bölgeye (Muhafaza) ayrılmaktadır: Beyrut, Kuzey Lübnan, Dağlık Lübnan, Güney Lübnan, Beka Vadisi ve Nabatiye.[1] Fransızlar tarafından 1932 yılında yapılan ilk ve tek etnik yapıya dayalı nüfus sayımına göre en fazla nüfusa sahip olan Hıristiyan Marunileri (28.8%),  Sünni (22.4 %) ve Şii(19.6 %) mezhepleri takip etmekteydi. [2]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;           Lübnan Anayasası, Lübnan’ın demokratik ve parlamenter bir Cumhuriyet olduğunu vurgulamaktadır. Bakanlar Kuruluna Başbakan başkanlık etmektedir. Anayasa; yasama, yürütme ve yargı sistemlerinin ayrılığına dayanır. Meclis ideolojik ayrımdan ziyade etnik ve dini kimliklere göre şekillenmektedir. 128 üyeli meclis 4 yıllık bir dönem için seçilmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;           Cumhurbaşkanı altı yıllık bir dönem için Parlamento tarafından seçilmektedir ve aynı cumhurbaşkanı tekrar seçilememektedir. Başbakan ise Cumhurbaşkanı ve Parlamento tarafından seçilmektedir. 2000 yılında yapılan anayasa değişikliği ile 14 seçim bölgesine bölünen Lübnan’da, yapılan genel seçimlerde muhalif konumda bulunan Refik Hariri tekrar çoğunluğu kazanmış ve Suriye yanlısı Emil Lahud 1998 yılında istifaya zorladığı Hariri’yi başbakanlığa atamak zorunda kalmıştır. 3 Eylül 2004 yılında ise Suriye yanlısı Cumhurbaşkanı Emil Lahud’un görev süresi 29’a karşı 96 oy ile Meclis tarafından 3 yıllık bir süre için uzatılmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ulusal Pakt:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;           Bağımsızlığın kazanılmasının ardından Maruni Cumhurbaşkanı Bişhar Huri ve Sünni Başbakan Riad El Sulh tarafından 1943 yılında yapılan ve yazılı olmayan Ulusal Pakt’a göre, ülke içindeki farklı mezheplerin tanınması kararlaştırıldı. Bu anlaşmada yansız, bağımsız ve egemen bir devlet konusunda anlaşıldı. Böylece ne Suriye ve Arap Dünyası’na, ne de Fransa da dâhil Batı Dünyası’na bir bağımlılığın olmadığı ilan edildi ve ülkenin kimliğinin Arap olduğu kabul edildi ayrıca   Mezhebe Dayalı Sistem  (Confessional Sistem)  konusunda anlaşmaya varıldı. Anlaşma iki temel grubu esas almıştır: Müslümanlar ve Hıristiyanlar. Buna göre, Meclis’te dağılımın mezheplerin nüfus içindeki oranına göre belirlenmesi ve 1932 sayımına göre nüfusun %52’sini oluşturan Hıristiyanlar ve %48’ini oluşturan Müslümanlar için aynı oranın Meclis’teki dağılımda da esas alınması kararlaştırıldı. [3]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;           Mezhebe dayalı olan Lübnan politik düzeninde, 1932 sayım sonuçlarına göre, en yüksek makam olan Cumhurbaşkanlığı konumuna bir Maruni, Başbakanlık konumuna ülkedeki ikinci en kalabalık nüfusuna sahip olan Sünni mezhebine mensup bir kişi ve Meclis Başkanlığı konumuna ülkedeki üçüncü en kalabalık nüfusa sahip Şii mezhebine mensup bir kişinin getirilmesi ve Parlamento’daki Milletvekili oranının 6:5 oranında (her on bir milletvekilinden 6’sı Hıristiyan ve 5’i Müslüman) olması kararlaştırıldı. Mezhepsel olarak belirlenen diğer pozisyonlar ise şu şekildedir: Savunma Bakanı Ortodoks Hrisitiyan, İçişleri Bakanı bir Dürzi, Başkomutan bir Maruni Hristiyan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;           Taif Anlaşması:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;            15 yıl süren iç savaşı bitiren Taif Anlaşması Suriye, diğer Arap ülkeleri ve uluslararası toplum tarafından desteklenerek  22 Ekim 1989 tarihinde 22 günlük görüşmeler sonucunda imzalandı.  Taif Anlaşması genel olarak 1943 yılı Ulusal Pakt’ına bağlı kalmakla birlikte farklı mezheplerin bir arada yaşaması ve herhangi bir mezhebin avantajlı konuma sahip olmasından ziyade, güç paylaşımının eşit dağılımını, Lübnan’ın birliğini ve Arap kimliğini esas almaktaydı.  1990 yılında Müslümanlar ve Hıristiyanlar arasındaki oran 1:1 olarak değiştirildi (Lübnan Anayasası 23.md.) ve Meclis Başkanının görev süresi dört yıla çıkarıldı; ancak belli pozisyonlardaki görevlilerin mezheplere göre dağılımı aynı kaldı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;.........&lt;/span&gt;&lt;a href="http://www.usakgundem.com/yorum/236/-yorum-analiz-l%C3%BCbnan-parlamento-se%C3%A7imleri-.html"&gt;http://www.usakgundem.com/yorum/236/-yorum-analiz-l%C3%BCbnan-parlamento-se%C3%A7imleri-.html&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2998097783516586030-1698436973905777964?l=sacikalin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sacikalin.blogspot.com/feeds/1698436973905777964/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2998097783516586030&amp;postID=1698436973905777964' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2998097783516586030/posts/default/1698436973905777964'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2998097783516586030/posts/default/1698436973905777964'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sacikalin.blogspot.com/2009/08/lubnan-parlamento-secimleri.html' title='Lübnan Parlamento Seçimleri'/><author><name>Serpil AÇIKALIN</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09313460798902249210</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_-Y9wV3jtNgg/SPmE8_L55OI/AAAAAAAAAFw/SzsMrt5TUsM/S220/Serpil_Acikalin_USAK.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2998097783516586030.post-5409880639249407080</id><published>2009-04-09T08:28:00.001-07:00</published><updated>2009-04-09T08:30:35.042-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Turkey'/><title type='text'>Obama’s Visit to Turkey: A New Beginning for Both Countries</title><content type='html'>The visit of U.S. President Barack Obama to Turkey created a wave of excitement in the country. The visit is in general evaluated as successful for both of the countries. In the process of reconstructing American hegemony in the world, Turkey was one of the stops on the President’s list. After sending off Obama to Iraq, Turkey is talking about the meaning of his cleverly prepared speech given in the Turkish Grand National Assembly (TBMM) word by word and the future relationship between the two countries.  In a country like Turkey, which has a Muslim-dominated population but is secular in constitution; is in the Middle East but also has non-Arab roots; is paving the way to enter the European Union; and is increasing its voice in the last summits; it was very well-received speech because of the parallelisms, such as his Muslim parents and the Muslim world, the Armenian issue, and the U.S.’s history with the Native Americans. In contrast with Bush’s discourse, Obama did not mention moderate Islam, but mostly the secular and democratic character of Turkey, although his sensitivity towards Islamic values was highlighted during the visit. Touching upon Turkey’s role as a bridge, Obama said that he is ready to construct the bridge, because he overcame racial barriers in his past and has roots in different religions, drawing a parallel between himself and Turkey.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;As a result of the Bush Doctrine and Bush’s policies in the region, antagonism against the U.S. increased in Turkey, although recent surveys indicate that more than half of Turks approved of Obama. Now people are debating his sincerity, and while some say he is too romantic, others argue that he is also a realist, as he has learned from the faults of his predecessors. But we see that the same characteristics of Obama that drew American citizens to vote for him also influence Turkish citizens; this is another parallel between the two countries. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;It is sure that Turkey is in a place in which the U.S. has an interest. In the past Turkey was seen as having potential in its region, but in the last decade it has been using its potential to solve problems in its region, although chaos sometimes arises due to sensitive domestic issues. Although the relationship between the U.S. and Turkey is not a strategic partnership because they are not equal powers and it is an asymmetric relationship, it may be said that there is a “model partnership” between the countries. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;A striking transformation has occurred in Turkey’s Middle East policies in the last decade. After many years of ignoring the region, Turkey’s turned its attention to the region’s political, social, and economic issues and increased its soft power and visibility. It was particularly concerned with the U.S.’s occupation of its neighbor, and Turkey’s position on the energy basins increased its geostrategic importance. Long years of discussions regarding the Kurdish establishment in the north of Iraq and the U.S.’s deployment in Turkey have escalated the discussions among Turkish decision makers. Today both the U.S. and Turkey want to increase the soft power elements in their foreign policy tools. As a peaceful opening to the Islamic World and keen interest in playing a role between the conflicting parties with its Islamic-rooted governmental, Turkey also wants to cooperate with the U.S.’s new approach. Although the position is advantageous for the region’s countries, its leading position may increase the feelings of rivalry between the countries’ leaders.  Obama has a list of many issues to solve, beside his country’s economic troubles. Turkey is also involved in many issues with the U.S., such as Iraq, Afghanistan, Pakistan, the liquidation of the PKK from northern Iraq, the energy issue, the Syria-Israel talks, combating terrorism, the Caucasus, Armenia, Russia, and relations with Muslim countries.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;The timing of Obama’s visit helped Turkey to enforce its relationship with the new U.S. president. The G-20 and NATO summits before the Alliance of Civilizations conference were like a preparatory stage to meeting with Turkish officials. The disagreement over Rasmussen showed again Turkey’s capacity to resist on some events.  Although some European leaders perceived Turkey’s position as deliberately blocking a decision, Turkey’s resistance to a candidate like Rasmussen, who has a tarnished image due to his stance on the cartoon issue, actually contributed to its soft power in the Middle East. And Turkey’s objection to Rasmussen’s allowance of PKK-supporter Roj TV in Denmark underlined the sensitivity of the PKK issue in Turkey.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Despite Germany and France’s opposition on the European Union issue, Obama reaffirmed the U.S.’ support of Turkey’s EU accession, as have previous U.S. presidents. In the Middle East Turkey’s efforts to enter the Union is a confusing point in the minds of the people, and Turkey’s lengthy negotiations have been interpreted as futile. Although the process is long and tiring for Turkey, its duty is to explain its aims to the Middle Eastern countries and intensify its visits and relations with European leaders to revive the relations after a long period of stagnancy in the relations. The Armenian issue was another question related to Obama’s visit for Turkish foreign policy analysts looking towards the approaching date of 24 April. Although we know Obama had made some promises regarding the issue, Turkish President Abdullah Gul’s speech emphasizing the establishment of a committee to study the archives and his desire for the participation of other nations to the committee as third parties showed Turkey’s confidence on the issue and its openness towards solving the issue. When we take into consideration Obama’s personality and approach, it may be hoped that the call of the Turkish President will be evaluated. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Obama’s visit to Turkey one month after Hillary Clinton’s visit makes clear that Turkey is seen as an important actor for the newly formed U.S. government. The visit is different from Obama’s visits to other countries thus far, because Turkey is the first Muslim majority country for Obama to visit as president, and the visit is not a part of an international event. Turkey is seen as a helper after the strained relations since 2003, and the U.S. is keen to regain Turkey’s friendship in line with its theme of “making of peace with Islam,” and Turkey is aware of its role. For the Turkish government the past week’s summits and Obama’s visit, after the recent surprising results of the time-consuming local elections, provided a chance to turn to international events to define its agenda again for the future projections of its foreign policy. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Serpil ACIKALIN&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;USAK Center of Middle Eastern Studies (JTW) &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Thursday, 9 April 2009&lt;br /&gt;.........&lt;/span&gt;&lt;a href="http://www.turkishweekly.net/op-ed/2502/obama’s-visit-to-turkey-a-new-beginning-for-both-countries-.html"&gt;http://www.turkishweekly.net/op-ed/2502/obama’s-visit-to-turkey-a-new-beginning-for-both-countries-.html&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2998097783516586030-5409880639249407080?l=sacikalin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sacikalin.blogspot.com/feeds/5409880639249407080/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2998097783516586030&amp;postID=5409880639249407080' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2998097783516586030/posts/default/5409880639249407080'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2998097783516586030/posts/default/5409880639249407080'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sacikalin.blogspot.com/2009/04/obamas-visit-to-turkey-new-beginning.html' title='Obama’s Visit to Turkey: A New Beginning for Both Countries'/><author><name>Serpil AÇIKALIN</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09313460798902249210</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_-Y9wV3jtNgg/SPmE8_L55OI/AAAAAAAAAFw/SzsMrt5TUsM/S220/Serpil_Acikalin_USAK.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2998097783516586030.post-4771686758721807658</id><published>2009-04-09T07:24:00.000-07:00</published><updated>2009-04-09T07:25:47.219-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Middle East'/><title type='text'>After Gaza Attacks: Does Arab Initiative Possible for the Middle East?</title><content type='html'>After the cease fire on 18 January, three weeks after Israeli assaults, we have enough data for an evaluation of the events.  In 2006 (Israel's War on Hezbollah in Lebanon), we saw that Hezbollah was more successful than today’s Hamas –if we measure the success with the number of dead people-. Hezbollah killed 120 Israeli soldiers and 40 civilians. Apart from the ideological and deeper relationship with Iran, Hezbollah won the right of veto in Parliament after its long resistance which resulted in postponement of presidential elections for 19 times.  On the side of Hezbollah there were more than 1200 dead and a big damage of infrastructure in the country. To gain the veto right also shows that Hezbollah was the winner after the war. Hezbollah provided electricity to the places where even government was not able to provide electricity and big amounts of money were transferred to affected families in the war.  The positive atmosphere reflected to Israel in a opposite way. Increased criticism, demonstrations against Olmert government and Winograd reports were all disclosed bad balance sheet of Lebanon war for Israel.  Olmert has been waiting the February elections to leave his office as a result of Tzipi Livni’s failure to establish the government after his resignation.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;When we focus today’s situation in Gaza, according to UN, the numbers of dead people is 1314 (at least three fourths are civilians) and on the Israeli side there are 9 soldiers and 4 civilians who were killed. For the war Avigdor Lieberman, chair of the far-right Yisrael Beitenu (Israel Our Home), said that “it returned our national pride to us”. Here both parties are claiming that they reached to victory. Our minds are confused with the statements of Olmert and Hamas, both said they reached to victory. At the beginning, the rockets were shown as one of the main reasons of the assault by Olmert, but when the ceasefire was announced, the rockets were still being launched. Thus we know that the reason of the ceasefire was not to stop of rockets.  Besides that Israel couldn’t get Gilad Schalid back.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Before the ceasefire, Hamas announced its demands for ceasefire: 6 months of ceasefire, the opening of borders, transfer of the coastal and air space control to Hamas. There were some missing points in the Saturday’s cease fire : Although Olmert said that they reached to their goal in the attacks, there is no concrete condition for the ceasefire. Although the troops completed their pulling out from Gaza, there is no statement about borders or any international negotiations.  The fundamental question here is that “shouldn’t be the ceasefire between two parties?” (the same way of the peace negotiations or the last tacit ceasefire for six months).  After the assault Israel believes in that it gained its dissuasiveness power again.  When Israel was announcing ceasefire expectation was the convincement of Hamas by Egypt.  Apart from a partner for a ceasefire, another point is the lack of an observer for the continuation of the ceasefire. In the first ceasefire both of the parties blamed each other to break the ceasefire.  Another point is that a ceasefire without specific conditions will be broken by rockets or air strikes. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;After all, at the end of the assaults one of the main losers is the United Nations. Its respectability has already deteriorated for years. As a cold war body, UN is not seen as an important actor in international conflicts because it proved its failure in Somalia, Ruanda, Bosnia and Palestine. The visit of the UN Secretary General, Ban Ki-Moon to the region after more than two weeks of the assaults, was perceived more  as an indication of good faith.  Today international bodies are the ineffectiveness in the region. The US, active in the region since 1970s, has not been mediating in the region after Clinton. All these conditions  enforced Israeli to wage assault when it feels insecure. In the context of human rights and law of war there has not been any deterrent decision by international bodies for any future Israeli assault.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Considering Arab countries, the approach of the countries not to participate to meeting on Palestinian issue in Qatar and to participate Kuwait meeting after two days proves the polarization among the Arab countries. Although some of the countries in Qatar called for suspension of Arab Peace Initiative except   Lebanon.  In the Kuwait meeting, Saudi King Abdullah said that even one drop of Palestinians’ blood is more valuable than whole money in the world.  This kind of speeches was given by the Arab leaders after the announcement of the cease fire. They donated 2 billion dollar for Gaza. Israel is trying to prevent the money to go Hamas. Besides that Israeli officials are calling for refraining from accepting Hamas as a legitimate power and it wants to cut the any link with Hamas.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Saudi King accused Israel of using disproportionate power against Gaza and called for the application of Arab Initiative. Arab Initiative, which was brought into agenda in 2002 by Saudi Arabia and approved by the members of Arab League –except Jordan and Egypt as they didn’t participate to meeting-, is the first general agreement made by Arab countries against Israel.  There were some conditions in exchange for the recognition of Israel and for normalization of relations with Israel.  According to this decision the conditions were: withdrawal of Israel from the occupied territories after June 4 1967, reach a common solution for Palestinian refugees (UN Resolution 194), establishment of an independent Palestine with its capital, East Jerusalem (Security Council Resolution 1397).  The Plan is based on the land for peace principle instead of war with Israel.  The Plan is coming up in each Arab League meeting and it was renewed by Saudi Arabia in 2007. Apart from the discussions on whether the Plan is dead now or not, the Plan seems as the only way for a common Arab decision on the topic since it is comprehensive and has the potential to provide solutions. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;After a month of the issue of the Plan in March 2002 we witnessed Jenin massacre in Palestine.  But importance of the Plan is that it was argued by most of the Arab leaders in an atmosphere of the increasing antagonism against Israel in 2002. If the leaders insist on the application of the Plan by the new Obama government it will prove that Arabs can come together to reach a common ground and they can find solutions to maintain peace in the region. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Serpil ACIKALIN            &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Middle East Desk – USAK            &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;sacikalin@usak.org.tr  &lt;br /&gt;Monday, 26 January 2009  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;.........&lt;/span&gt;&lt;a href="http://www.turkishweekly.net/op-ed/2470/after-gaza-attacks-does-arab-initiative-possible-for-the-middle-east.html"&gt;http://www.turkishweekly.net/op-ed/2470/after-gaza-attacks-does-arab-initiative-possible-for-the-middle-east.html&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2998097783516586030-4771686758721807658?l=sacikalin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sacikalin.blogspot.com/feeds/4771686758721807658/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2998097783516586030&amp;postID=4771686758721807658' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2998097783516586030/posts/default/4771686758721807658'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2998097783516586030/posts/default/4771686758721807658'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sacikalin.blogspot.com/2009/04/after-gaza-attacks-does-arab-initiative.html' title='After Gaza Attacks: Does Arab Initiative Possible for the Middle East?'/><author><name>Serpil AÇIKALIN</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09313460798902249210</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_-Y9wV3jtNgg/SPmE8_L55OI/AAAAAAAAAFw/SzsMrt5TUsM/S220/Serpil_Acikalin_USAK.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2998097783516586030.post-6332673041789965076</id><published>2009-02-10T13:09:00.000-08:00</published><updated>2011-05-25T23:00:48.483-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Irak'/><title type='text'>Irak Yerel Seçimleri</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_-Y9wV3jtNgg/SahTc3dKnZI/AAAAAAAAALY/3rEj3Fpc6fY/s1600-h/CIMG36381.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 240px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_-Y9wV3jtNgg/SahTc3dKnZI/AAAAAAAAALY/3rEj3Fpc6fY/s320/CIMG36381.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5307583916243852690" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Serpil Açıkalın-USAK&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;em&gt;Zaman içinde istilanın bahanesi, Irak'ı kitle imha silahlarından(KİS/WMD) temizlemekten, Irak halkını Saddam Hüseyin'in diktatörlüğünden kurtarmaya dönmüştür. Zamana ve zemine göre vurgu değişmiştir., bazan her iki fikir bir arada kullanılmıştır. Fakat savaş yaklaştıkça, gerçekten, vurgu git gide Saddam Hüseyin rejiminin devrilmesinden sonra Irak halkının kendi kendini yönetmesinin onlara imparatorlukça(imperial) öğretilmesinin gereğine kaymıştır. [1]&lt;/em&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;31 Ocak tarihinde gerçekleşen Irak vilayet seçimlerinin ilk resmi sonuçları Cuma günü itibariyle açıklanmaya başlanmıştır. Irak Bağımsız Yüksek Seçim Kurulu’nun((IHEC)) talebi ile Türkiye’deki araştırma kuruluşları ve üniversitelerden Irak’a seçim gözlemcisi olarak giden 24 kişi içinde 5 kişilik USAK ekibi de vardı. Yerel seçimler 18 vilayetin 14’ünde yapıldı. Kürt bölgesindeki 3 vilayet (Duhok, Süleymaniye, Erbil) ve Kerkük vilayetinde seçimlerin daha sonra gerçekleştirilmesi beklenmektedir. Kerkük seçimleri vilayet üzerine tartışmalar sona erene kadar yapılmayacak, Kürt bölgesindeki seçimler ise Kürt Ulusal Meclisi’nin talep ettiği zaman yapılacaktır.  Irak Bağımsız Yüksek Seçim Kurulu Başkanı Farac El Haydari’nin verdiği bilgiye göre seçim alanında uluslararası gözlemci niteliğinde Amerika, Avrupa Birliği, Türkiye ve Arap Birliğinden yaklaşık 700 kişi görev almıştır.[2]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2005 yılında Sünniler tarafından boykot edilen seçimler, bu yıl tüm tarafların katılımı ile gerçekleşmiştir.  Seçimlerde dikkat çeken hususlardan bir tanesi 4 yıl önceki seçimlerde ittifak olarak katılım sağlayan Şii partilerin bu yıl rakip olarak seçimlere katılmış olmasıdır. Diğer bir dikkat çekici nokta ise 6 günlük seçim dönemi boyunca (Bağdat’taki şahsi gözlemlerime dayanarak) ülkenin önde gelen dini lideri Ayetullah Al-Sistani’nin posterlerinin çok sınırlı olmasına karşın, diğer parti adaylarının posterlerinin yoğun olarak halka açık alanda sergilenmiş olmasıdır. Son seçimlerde daha çok seküler, merkeziyetçi ve ulusal bilince vurgu yapan partilere (Iyad Allavi grubu örnek verilebilir) halkın desteğinin arttığı görülmektedir. 2005 yılında gerçekleşen seçimlerde yoğun olarak mezhebe dayalı bir ayrımlaşma yaşanmış, 2009 Ocak ayında ittifakların ayrı partilere bölünmesi halkın daha az mezhebe dayalı bir karar vermesini sağlamıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Irak halkı ile kurduğumuz diyalogda herhangi bir mezhebi temsil etmeyen ve daha laik adayların talep edildiğine şahit olduk. Diğer bir talep ise petrol gelirlerinin adil dağılımını sağlayabilecek olan adayların seçimi kazanması şeklindeydi. Bağdat’ta Türk ekibi olarak gözlemlediğimiz, 2006-2007 yıllarında yaşanan yoğun şiddet ortamı ile karşılaştırıldığında hayatın giderek normalleşmeye başladığı ve sokaklardaki güvenliğin ise büyük ölçüde Irak askerlerine devredildiği şeklinde oldu. Konuşmalarımızda aldığımız bilgiye göre Irak’ta 400 dolar civarında olan aylık maaştan dolayı polislik için yoğun bir talep var ve eğitim seviyesi düşük olup iş bulamayan erkekler sokaklarda polislik başvurularını yapmak için uzun kuyruklar oluşturuyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;En fazla sandalyeye sahip olan Bağdat Meclisi için aday sayısı 2371 iken toplamda 440 sandalye için 14431 aday yarışmıştır. Bu kadar fazla adayın bulunduğu seçimlerde hemen her duvar parçası adayların kampanya posterleri ile kaplıydı. Posterlerde “Değişim sizin elinizde”, “Yaşamınız değerli” gibi sloganlar yazmaktaydı. Seçimin kesin sonucunun 23 Şubat’ta açıklanacağı söylenmekle birlikte, seçim merkezlerinde yapılan sayımlardan gelen en son haberlerde, %51 civarında oy kullanımının olduğu ve Maliki grubunun önde gittiği bildirilmektedir. Henüz %90 sayım yapılan seçimlerle ilgili olarak, en büyük iki vilayet olan Bağdat’taki oyların %38’ini ve Basra’daki oyların %37’sini alan Irak Başbakanı Maliki’nin lideri olduğu Hukuk Devleti Koalisyonu (Davlat al-Kanun), 14 seçim bölgesinin dokuzunda birinci parti olmuştur.[3] 15 milyonun üstünde seçmenin bulunduğu ülkede, tam anlamıyla adil seçimlerin yapılması zaten beklenmemekle birlikte, seçim günü güvenlik nedeniyle arabaların öğleden sonra geç saatlere kadar çalışmaması ve gıda dağıtım listelerinde göre listelenen seçmenlerin seçim günü listelerde isimlerini bulamaması seçimlerde oy kullanma oranının düşmesinde etkili olmuştur. Seçimlerin yapıldığı okullarda görev alan yetkililer genel olarak seçmenleri yönlendirmekte başarılı görülmekle birlikte, günün ilk saatlerinde Bağdat’ta katılımın düşük olduğunu gözlemledik. Bunun sebeplerinden birisinin, 2005 seçimlerindeki ortamdan dolayı ilk saatlerde güvenlik endişesi olan ailelerin, daha güvenilir bir ortamın oluşmasını beklemek üzere beklemesi olarak da yorumlanabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bağımsız Yüksek Seçim Kurulu Başkanı’nın “Saddam Hüseyin'in devrilmesinden itibaren gerçekleştirilen en önemli seçim” olarak nitelendirdiği[4] 31 Ocak Irak yerel seçimleri, 2003 ABD işgali sonrası için ülkenin istikrar ve demokrasi yolunda ilerlemesini ölçen bir test olarak görülmektedir. En yüksek katılımın %65 ile Kuzey Irak’taki Sünni vilayet olan Selahaddin’de gerçekleştirildiği seçimlerde, en düşük katılım ise %40 ile Sünni vilayet olan Anbar’da gerçekleşmiştir. Bu katılım 2005’te gerçekleşen seçimlerde Anbar vilayetinde sadece %2’dir. Çok ciddi şiddet olaylarının yaşanmadığı seçim sürecince yoğun güvenlik önlemleri alınmıştır. Seçimlerin sonucu yıl sonunda yapılacak olan parlamento seçimleri için de bir gösterge niteliğindedir. Maliki, güneydeki neredeyse tamamı Şii olan bölgede ve Bağdat’ın doğusunda birinci parti konumunda, diğer bölgelerde ise ikinci ya da üçüncü sıralardadır. Maliki için en önemli kampanya sloganları işgal sonrası güvenliğin hükümeti döneminde sağlanmış olması, merkezi hükümetin güçlendirilmesi ve mezhepçiliğin rolünün azaltılması şeklindedir. 2005’te pek çok Sünni tarafından boykot edilen seçimlerde, Şiiler ve Kürtler büyük oranlarda vilayet konseylerinde sandalyeye sahip olmuştur. Maliki’nin Hukuk Devleti Koalisyonu Partisi'ni, Irak İslam Yüksek Konseyi ve Mukteda al-Sadr grubu takip etmektedir. Seçimler merkezi sistemden giderek uzaklaşan ülkede özel bir öneme sahiptir. Vilayet yöneticisini seçme yetkisine sahip olacak olan vilayet meclisi üyelerinin seçildiği bu seçimlerde, 2008 Vilayet Kanunu, vilayet meclisine ve valiye bazı önemli yetkiler vermektedir. Vilayet meclisleri tarafından seçilecek olan valiler temel hizmetlerin Iraklılara ulaştırılmasından sorumlu olacak, polis atama ve görevden alma yetkisi olacak ve merkezi hükümet ile vilayet arasındaki ilişkiyi sağlama gücüne sahip olacaktır. Irak Anayasası’na göre bir veya birden fazla vilayet, vilayet meclisinde yeterli çoğunluğu sağladığı takdirde özerklik talebinde bulunabilmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Obama da, seçimleri Irak halkının gelecekteki sorumluluğu devralması yolunda önemli bir adım olarak nitelendirmiştir. ABD’li yetkililer bu seçimlerin Irak’ın demokratik gelişiminde önemli bir dönüm noktası olacağını ifade etmektedirler. Ayrıca çekilmenin gerçekleşmesi için düşük yoğunluklu bir şiddet ortamında gerçekleşen seçimler teşvik edici niteliktedir. Zaten 31 Ocak seçimlerinin tam adil gerçekleşmesinden daha önemli olan nokta da kayda değer çatışmaların yaşanmamış olmasıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Not:Ziyaretimiz süresince gösterdikleri ilgiden dolayı başta Bağdat Büyükelçimiz Derya Kanbay olmak üzere,tüm Büyükelçilik çalışanlarımıza teşekkürlerimizi sunuyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[1] Seifudein Adem, Irak’taki Savaş ve Çatışmacılık İdeolojisi, Derl. Bülent Aras, Irak Savaşı Sonrası Ortadoğu, Tasam Yayınları, İstanbul:2004, s.111.&lt;br /&gt;[2] http://www.usakgundem.com/haber.php?id=29555&lt;br /&gt;[3] http://en.aswataliraq.info/?p=107585&lt;br /&gt;http://en.aswataliraq.info/?p=107581&lt;br /&gt;[4] http://edition.cnn.com/2009/WORLD/meast/02/01/iraq.election/index.html?eref=rss_world&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Serpil Açıkalın&lt;br /&gt;USAK Ortadoğu Araştırmaları Merkezi&lt;br /&gt;09 Şubat 2009&lt;br /&gt;sacikalin8@gmail.com&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2998097783516586030-6332673041789965076?l=sacikalin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sacikalin.blogspot.com/feeds/6332673041789965076/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2998097783516586030&amp;postID=6332673041789965076' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2998097783516586030/posts/default/6332673041789965076'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2998097783516586030/posts/default/6332673041789965076'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sacikalin.blogspot.com/2009/02/irak-yerel-secimleri-serpil-ackaln.html' title='Irak Yerel Seçimleri'/><author><name>Serpil AÇIKALIN</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09313460798902249210</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_-Y9wV3jtNgg/SPmE8_L55OI/AAAAAAAAAFw/SzsMrt5TUsM/S220/Serpil_Acikalin_USAK.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_-Y9wV3jtNgg/SahTc3dKnZI/AAAAAAAAALY/3rEj3Fpc6fY/s72-c/CIMG36381.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2998097783516586030.post-1570816175171957772</id><published>2009-02-10T13:06:00.000-08:00</published><updated>2009-04-12T07:18:46.649-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='İsrail-Filistin'/><title type='text'>HAMAS KRONOLOJİSİ</title><content type='html'>Hazırlayan: Serpil Açıkalın -USAK Orta Doğu Araştırmaları Merkezi&lt;br /&gt;                     sacikalin@usak.org.tr&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;HAMAS KRONOLOJİSİ (Müslüman Kardeşler’in ilk Yıllar Filistin Faaliyetleri Dahil, 1928-2007 Eylül)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1928: Müslüman Kardeşler Örgütü, Hasan El-Benna tarafından Mısır’ın İsmailiye kentinde kuruldu. Hamas, Müslüman Kardeşler Örgütü’nün Filistin’de kurulan alt koludur. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1935: Hasan El Banna’nın kardeşi Abdülrahman El Benna, Kudüs müftüsü ve dönemin İslam Konseyi Başkanı Hacı Emin El Hüseyni’yi ziyaret ederek Müslüman Kardeşler’in Filistin’deki ilk örgütlenmesini başlattı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Müslüman Kardeşler, sonraki yıllarda İsrail devletinin kurulması çabalarına karşı bölgede ortaya çıkan Filistin isyanlarında ve 1948 savaşlarında aktif rol alarak bölge halkının sempatisini kazandı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;26 Ekim 1945: Müslüman Kardeşler Kudüs’te resmi olarak ilk ofisini açtı. Hacı Emin El Hüseyni Müslüman Kardeşler’in Filistin’deki lideri olarak belirlendi.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1960’lar: Müslüman Kardeşler’in Gazze’deki faaliyetleri, merkezi Mısır’da bulunan örgütün Mısır yönetimi ile ilişkisine bağlı olarak zaman zaman aksamalara uğradı. Özellikle Nasser ve Arap Milliyetçiliği ideolojisi ile ters düşen örgüt, 1967’de Arapların hezimete uğradığı savaşı ”ilahi bir ceza” olarak yorumladı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;El Fetih 1967 savaşı sonrası Filistin Milliyetçiliğini savunan görüşleriyle ön plana çıktı. Müslüman Kardeşler için öncelik, El Fetih’in aksine, İsrail işgaline karşı silahlı mücadele yerine toplumun İslami dönüşümünün gerçekleşmesiydi.  Bu düşünce farklılığı İsrail tarafından kullanılarak El Fetih’e karşı Hamas’a maddi destek verildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1973: Müslüman Kardeşler örgütünün HAMAS’a dönüşmesinde milad kabul edilen İslam Derneği kuruldu (El-Mucemma El-İslami). Kurucular arasında Şeyh Ahmed Yasin, Salim Şurrab, Ahmad İbrahim Dalloul, İsmail Abu El Avf, As’ad Hassaniyya, Mustafa Abd-al El, Abd-al Hai, Abd-al El, Lutfi Şubeyr, Yakub Abu Kuveyk, Ahmad Abu El Kas, İbrahim El Yazuri, Abdulaziz Rantisi, Mahmud Zahhar da vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dernek başlangıçta bir camii olarak kuruldu ancak sonrasında klinik, okul, gençlik klubü, anaokulu gibi sosyal faaliyetlere de başladı. 1979 yılında 2000’e ulaşan üye sayısı ile birlikte, İsrail tarafından derneğe “yardım kuruluşu” olarak yasal faaliyet lisansı verildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özellikle camilerde yayılan dernek fikirleri Gazze İslam Üniversitesi’nin kurulması ile faaliyetlerini daha da yoğunlaştırdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İran Devrimi ve Camp David görüşmeleri sonrası Mısır’ın Arap Dünyasından izole olması ve 1982 yılında gerçekleşen Lübnan iç savaşı sırasında Filistin Kurtuluş Örgütü’nün aldığı darbeler, Müslüman Kardeşler’in daha da güçlenmesini sağladı. Değişen bölge koşulları Filistin gençliğinin siyasi konulara olan ilgisini arttırdı. Ancak Müslüman Kardeşler için toplumun İslami dönüşümü henüz gerçekleşmediğinden silahlı mücadele için hala erken sayılıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;8 Aralık 1987: Birinci intifada başladı. 9 Aralık’ta Şeyh Yasin ve örgütün üst düzey yetkililerinin yaptığı toplantılar sonucu işgale karşı silahlı direniş için beklenen zamanın geldiğine karar verildi. Hamas halk ayaklanmasına çeşitli düzeylerde katıldı ve El Fetih’ten sonra ikinci büyük siyasi hareket haline geldi.   &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;14 Aralık 1987: Gazze’de patlak veren birinci intifada sonrası HAMAS(Hareket El-Mukavvama El- İslamiyye) kuruldu ve örgüt adına ilk bildiriler dağıtılmaya başlandı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;01 Ağustos 1988: Ürdün Kralı Hüseyin, Batı Şeria ile olan tüm idari ve hukuki bağlarını kestiğini, 1.300 Filistinliye tanıdığı Ürdün pasaportu kullanma hakkını kaldırdığını ilan etti. Bu karar FKÖ’nü bağımsızlık ilanına zorladı ve HAMAS-FKÖ arasındaki bölünmenin başlangıcı oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;18 Ağustos 1988: Hamas, kuruluş felsefesini, örgütün ideolojisini, sosyal ve ekonomik anlayışını ve İsrail karşısındaki pozisyonunu ortaya koyan ve “Hamas Anayasası” olarak adlandırılan 36 maddelik belgeyi yayınladı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Besmele ile başlayan bu anayasada “Örgütün amacı İslam, rehberi peygamber, anayasası Kur’an’dır”(md.5) ifadeleri kullanıldı ve örgüte bağlılık iman ile özdeşleştirildi(md.7).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1989: Hamas militanlarının İsrail’e karşı düzenlediği saldırı sonrasında, İsrail Hamas’ı terörist bir örgüt olarak ilan etti. Şeyh Ahmed Yasin ömür boyu hapse mahkûm edildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1991:  İngiliz Manda Yönetimi’ne ve Filistin’deki Siyonist örgütlenmeye karşı yürüttüğü mücadele ile tanınan İzzettin El–Kassam’ın (1880–1935) adını taşıyan Hamas’ın askeri kanadı İzzettin Kassam Birlikleri 1991’de kuruldu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1991 yılında İzzettin Kassam Tugayları,  “Filistin’i kurtarmak ve Filistin halkının haklarını geri almak, Kuran’ın, Sünnetin ve diğer İslam alimlerinin bildirdiklerine uygun olarak direnişe katkıda bulunmak” amacıyla direnişe geçtiğini duyurdu.........&lt;/span&gt;&lt;a href="http://www.usak.org.tr/rapor.asp?id=25"&gt;http://www.usak.org.tr/rapor.asp?id=25&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2998097783516586030-1570816175171957772?l=sacikalin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sacikalin.blogspot.com/feeds/1570816175171957772/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2998097783516586030&amp;postID=1570816175171957772' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2998097783516586030/posts/default/1570816175171957772'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2998097783516586030/posts/default/1570816175171957772'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sacikalin.blogspot.com/2009/02/hamas-kronolojisi.html' title='HAMAS KRONOLOJİSİ'/><author><name>Serpil AÇIKALIN</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09313460798902249210</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_-Y9wV3jtNgg/SPmE8_L55OI/AAAAAAAAAFw/SzsMrt5TUsM/S220/Serpil_Acikalin_USAK.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2998097783516586030.post-2538577995187645992</id><published>2009-02-10T13:02:00.000-08:00</published><updated>2009-04-12T07:09:13.924-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Orta Doğu'/><title type='text'>Gazze Saldırıları Sonrası Arap Barış Planı Mümkün mü?</title><content type='html'>Serpil Açıkalın&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;18 Ocak tarihinde gerçekleştirilen ateşkes ve 3 hafta süren saldırılar sonrası bilançonun çıkarılması için gerekli olan envantere sahibiz. 2006 yılında gerçekleşen 33 günlük Hizbullah-İsrail savaşında  -eğer başarıyı İsrail tarafında verdirilen ölü sayısı ile ölçeceksek- Hizbullah’ın öldürdüğü 120 İsrail askeri ve 40 sivil ile bugün Hamas tarafından öldürülen 9 asker ve 4 siville karşılaştırırsak, Hizbullah hedefine ulaşmada daha başarılı olmuştur diyebiliriz.  Ayrıca Hizbullah’ın İran’la ideolojik ve daha derin bağlara sahip olması dışında, Lübnan’da 19 kez ertelenen cumhurbaşkanlığı oylamasında gösterdiği direniş sonucu veto hakkına sahip bir şekilde ‘kazanan taraf’ olması savaş sonrası yaşananlardan olmuştur. Devletin elektrik dahi veremediği yerlere elektrik ulaştıran ve savaşta zarar görenlere yüksek tutarlı maddi yardımda bulunan Hizbullah için yaşanan olumlu hava, İsrail’e tam tersi bir şekilde yansımıştır. Olmert hükümetine karşı ülke içinde artan eleştiri ve gösteri zincirleri ile birlikte 1 yıl önce yayınlayan Winograd raporu da savaşın bilançosunu gözler önüne sermiştir. Olmert’in istifası sonrası yeni hükümetin kurulmasında Tzipi Livni’nin başarılı olamayışı neticesinde görevine hala devam eden Olmert, görevden ayrılmak için Şubat ayını beklemektedir. Hizbullah tarafında ise büyük bir altyapı tahribatı ile birlikte 1200’ün üstünde sivil can kaybı yaşanmıştır.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugün Gazze’deki bilançoya baktığımızda ise BM rakamlarına göre Gazze’de ölü sayısı 1314 iken(dörtte üçü sivil), İsrail tarafında sadece 4 sivil ve 9 asker ölmüştür.  Aşırı sağcı İsrail Evimiz Partisi lideri Avigdor Lieberman’ın da “onurun tekrar kazanılması” şeklinde tanımladığı operasyon sonrasında tek taraflı bir ateşkes ilanı yapılmıştır. Olmert’in, Hamas’ın taraf olmasını istemediği, çünkü bunun Hamas’ı meşru kabul etmek anlamına geldiği şeklindeki yaklaşımı, Mısır ve ABD tarafından da kabul görmüştür. Burada her iki taraf da zafere ulaştığını iddia etmektedir. 3 haftalık saldırının ardından Olmert’in istenilen hedefe ulaşıldığını belirtmesi yanında, Halid Meşal'in de zaferin Hamas tarafından kazanıldığı şeklindeki açıklaması kafaları karıştırmıştır. İsrail’in, operasyonun başlangıcında hedef olarak gösterdiği roketler ateşkes açıklandığı sırada da devam etmiştir. Bu durum, ateşkesin roket saldırıları  bitirildiği için yapılmış olmadığını göstermektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hamas’ın görüşmeler öncesindeki ateşkes için ön şartları 6 aylık bir ateşkes, sınırların açılması ve hava-kara-deniz sahalarının kullanılabilmesiydi. 3 haftalık saldırı sonrası Obama’nın görevini devralması öncesi Cumartesi günü, İsrail tarafından tek taraflı ateşkesin ilanı, nasıl ki saldırılar öncesi görüşüldüyse, sonrasında da Mısırlı ve İsrailli yetkililerin yaptığı bir ön görüşme sonrası yapılmıştır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cumartesi gecesi İsrail tarafından yapılan tek taraflı ateşkes duyurusunda eksik olan bazı hususlar vardır: Her ne kadar Olmert, görevin başarıyla yerine getirilmiş olduğunu söylese de, ateşkesin şartları hala belirsizdir. Hamas’ın taleplerinden bir tanesi olan İsrail askerlerinin Gazze’den çıkarılması üç gün sonra tamamlanmış olsa da, sınırlar, uluslararası görüşmeler ya da Hamas’la varılan herhangi bir anlaşma mevcut değildir. Buradaki temel soru: “Nasıl ki barış anlaşmaları karşılıklı yapılıyorsa ve nasıl ki 6 ay süren zımni ateşkes karşılıklı yapıldıysa en son ateşkesinde iki taraflı yapılması gerekmiyor mu?” şeklindedir. Operasyon sonrası İsrail, caydırıcılık özelliğini tekrar kazandığına inanmaktadır. İsrail ateşkes ilan ederken umulan, Hamas’ın  Mısır tarafından ikna edilmesi olmuştur. Burada eksik olan bir diğer husus, ilan edilen ateşkes süresince gözlemcinin kim olacağıdır. Çünkü 6 ay süren ateşkeste her iki taraf da ateşkesi kimin deldiği hususunda birbirlerini suçlamışlardır. Ayrıca şartları belli olmayan bir ateşkesin sonu yine ateşkesin roketlerle ya da hava saldırıları ile bozulması olacaktır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüm bu olanlar karşısında zaten azalmış olan itibarını daha da kötüleştiren, uluslararası kurumlar olmuştur.  İkinci Dünya Savaşı sonrası kurumu olan ve Bosna, Ruanda, Somali gibi ülkelerde başarısızlığı tekrar kanıtlanan Birleşmiş Milletler, kaybeden taraflardan birisi konumundadır.  BM Genel Sekreteri tarafından saldırıların üçüncü haftası bölge ülkelerine yapılan ziyaret ise caydırıcılıktan çok bir iyi niyet göstergesi olarak algılanmıştır. Bugün sıcak çatışmaların yaşandığı bölgelerde uluslararası kuruluşların etkisiz kalması ve 1970’lerden itibaren bölgede etkinliği artmış olan ABD’nin Clinton dönemi sonrasında özellikle Filistin meselesinde arabuluculuk rolünü üstlenmemesi, İsrail’in istediği zaman saldırma ve istediği zaman da geri çekilme stratejisini güçlendirmiştir. Bu durumda savaş hukuku ve insan hakları bağlamında olası bir diğer saldırı için İsrailli karar alıcılara yönelik caydırıcı herhangi bir karar alınmamıştır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arap ülkelerine baktığımızda, Katar’ın Hamas ve Ahmedinejad’ı da davet ettiği toplantıya gelmediği halde Kuveyt’teki toplantıya gelen isimler, aynı zamanda Arap ülkeleri arasında artık iki kutuplu bir Ortadoğu’nun oluştuğunu da göstermektedir. Doha’da yapılan toplantıda, 2002 Arap Barış Planı’nın sona erdirilmesi çağrısı yapılmakla birlikte, Lübnan bu Plan’ın iptal edilmesi fikrine karşı çıkmıştır. Katar’daki toplantıya katılmayan liderler, Kuveyt’teki toplantıya katılmıştır. Kuveyt’te yaptığı konuşmada Suudi Kral Abdullah’ın Gazzelilerin bir damla kanının dahi dünyadaki tüm paralardan daha değerli olduğunu söylemesi, ateşkesin yapılmasıyla birlikte artık konuşabileceği komutunu almış olduğunu da göstermektedir. Saldırılar sonrasında Kuveyt’de yapılan toplantıda Arap liderler, altyapısı çöken Gazze için 2 milyar dolarlık bir yardımda bulunma sözü vermişlerdir. Suudi Kral, Gazze’nin yeniden yapılanması için 1 milyar dolar bağışlayabileceğini açıklamıştır. İsrail ise Gazze’ye aktarılacak olan paranın Hamas’ın eline geçmemesi için çaba gösterilmesini istemektedir. Ayrıca İsrail makamları Hamas’ın meşru görülmemesi ve Gazze’nin altyapı çalışmalarında Hamas ile bağlantı kurulmaması konusunda uyarılar yapmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İsrail’i aşırı güç kullanmakla da suçlayan Suudi Kral, 2002 Arap Planı’nı tekrar uygulama çağrısı yapmıştır. 2002 yılının Şubat ayında Suudi Arabistan tarafından gündeme getirilen ve Mısır ve Ürdün’ün katılmadığı Beyrut’da Mart ayında yapılan zirvede Birlik üyeleri tarafından karara varılan Arap Barış Girişimi, Arap devletleri tarafından İsrail’e karşı alınmış olan ilk karardır. Tüm Arap devletlerinin İsrail’i tanıma ve ardından İsrail ile normalleşme sürecine girmesi için bazı şartlar verilmiştir. Buna göre 4 Haziran 1967 tarihinden sonra İsrail tarafından işgal edilmiş olan topraklardan(Golan ve Lübnan’ın güneyi dahil) çekilmesi, Filistinli mülteciler için ortak bir çözüme ulaşılması(BM Kararı 194) ve Doğu Kudüs başkenti olan bağımsız bir Filistin devletinin kurulması(Güvenlik Konseyi Kararı 1397) şartları vardır. Bu Plan’da İsrail ile savaş yerine barış için toprak ilkesi benimsenmiştir. Her yıl Arap Birliğinde tekrar gündeme gelen bu girişim, 2007 Mart ayında Suudi Arabistan tarafından yenilenmiştir. Bu girişimin ölü bir hale gelip gelmediği konusundaki tartışmalar bir yana, Arapları ortak bir fikir etrafında bir araya getirmesi ve Arap-İsrail meselesinde kapsamlı ve çözüme açık bir öneri olması nedeniyle değerlendirilmesi gereken belki de tek umuttur. Zamanın İsrail başbakanı Ariel Şaron ise Plan’dan bir ay sonra Nisan ayında başlattığı Savunma Kalkanı isimli operasyonla Filistin’i tekrar işgal etmiş ve Cenin katliamı gerçekleşmiştir. Arafat’a tecrit uygulandığı bir dönemde gerçekleşen saldırılarda, dönemin ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell’ın bölge ziyareti de bir sonuç vermemiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu planın önemi Arap dünyasında İsrail’e karşı düşmanlıkların arttığı bir dönemde Arap Birliği tarafından genel çoğunlukla mutabakat sağlanılmış olmasıdır. Bölünmüş olduğu tekrar gözler önüne serilen Arap Dünyası’nın göreve yeni gelen Obama’ya Arap Planı üzerinde ısrar etmesi, Arapların ortak bir zeminde buluştuğunu ve barış istendiğini göstermesi bakımından fayda getirecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Serpil Açıkalın&lt;br /&gt;USAK Orta Doğu Araştırmaları Merkezi&lt;br /&gt;23 Ocak 2009&lt;br /&gt;sacikalin@usak.org.tr&lt;br /&gt;........&lt;/span&gt;&lt;a href="http://www.usakgundem.com/haber/29141/"&gt;http://www.usakgundem.com/haber/29141/&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2998097783516586030-2538577995187645992?l=sacikalin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sacikalin.blogspot.com/feeds/2538577995187645992/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2998097783516586030&amp;postID=2538577995187645992' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2998097783516586030/posts/default/2538577995187645992'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2998097783516586030/posts/default/2538577995187645992'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sacikalin.blogspot.com/2009/02/gazze-saldrlar-sonras-arap-bars-plan.html' title='Gazze Saldırıları Sonrası Arap Barış Planı Mümkün mü?'/><author><name>Serpil AÇIKALIN</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09313460798902249210</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_-Y9wV3jtNgg/SPmE8_L55OI/AAAAAAAAAFw/SzsMrt5TUsM/S220/Serpil_Acikalin_USAK.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2998097783516586030.post-170294668402151387</id><published>2009-01-09T14:53:00.000-08:00</published><updated>2009-04-12T06:31:36.814-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Middle East'/><title type='text'>Gaza Attacks: The US, Its Arab Allies, and Turkey</title><content type='html'>Israel continues its offensives in Gaza that it began on December 27. The death toll reached 770 at the end of thirteenth day, with civilians accounting for one quarter of the deaths. Although many Arab columnists had interpreted the election of Obama as a new era for the region and had high expectations for him, the last events caused pessimism, particularly on the basis of his long silence.           &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;In spite of Hamas’ preference for the ground operation against Israel, the number of dead and injured people continues to increase.  Apart from the violence in the offensive, another striking situation is the reactions of the other Arab countries and Turkey on the matter. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;We are aware of the Syria-Iran-Hezbollah-Hamas alliance against that of Egypt-Saudi Arabia-Jordan in the region.  Needless to say, the encouraging factor for the offensives is the US and the allies of the US and Israel.             &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arab countries, not representing their people because of unfair elections, perceive Hamas and other religious-based organizations as a threat to their regimes. The reason for such a perception is the rising popularity of Islamic groups in these countries after the 1980s because of improvements in the international arena, weak secular opposition in these countries, and – whether they are legal or not – the Islamic opposition’s grassroots networks which provide a good ground for their  popularity. After the operations thousands took the streets to protest Israel and unreactive governments. Although the president of Israel, Shimon Peres, said that they are not making ‘public relations’ they are fighting against terrorism, it is not wrong to say that these latest attacks contributed to rising of Hamas’ popularity – like other Islamic groups – in Cairo, San’a, Beirut, Damascus, Ankara, Istanbul, and many of other cities in the world. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Referring to the statements of Arab leaders, famous Egyptian columnist Fahmi Huwaidi argues that today Arab regimes are “playing the game openly”. [1] For example Hosni Mubarak and Mahmud Abbas explicitly condemned and called attention to Hamas’ responsibility for the attacks, saying they had already warned Hamas about what would happen in the future.  Although there are many casualties, the moderate (mu’tedil) countries’ discourse is very soft and, after the ground operation, the leaders are criticizing Israel very carefully........&lt;/span&gt;&lt;a href="http://www.turkishweekly.net/op-ed/2461/gaza-attacks-the-us-its-arab-allies-and-turkey.html"&gt;http://www.turkishweekly.net/op-ed/2461/gaza-attacks-the-us-its-arab-allies-and-turkey.html&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2998097783516586030-170294668402151387?l=sacikalin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sacikalin.blogspot.com/feeds/170294668402151387/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2998097783516586030&amp;postID=170294668402151387' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2998097783516586030/posts/default/170294668402151387'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2998097783516586030/posts/default/170294668402151387'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sacikalin.blogspot.com/2009/01/gaza-attacks-us-its-arab-allies-and.html' title='Gaza Attacks: The US, Its Arab Allies, and Turkey'/><author><name>Serpil AÇIKALIN</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09313460798902249210</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_-Y9wV3jtNgg/SPmE8_L55OI/AAAAAAAAAFw/SzsMrt5TUsM/S220/Serpil_Acikalin_USAK.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2998097783516586030.post-480389500482197369</id><published>2009-01-05T20:26:00.000-08:00</published><updated>2011-05-25T23:09:06.841-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Orta Doğu'/><title type='text'>Gazze’de Yaşananlar ve Batı Müttefiki Arap Ülkeleri</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_-Y9wV3jtNgg/SWLfzSYb1II/AAAAAAAAAKQ/5jue8cei69A/s1600-h/CIMG3396.JPG"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 240px; height: 320px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_-Y9wV3jtNgg/SWLfzSYb1II/AAAAAAAAAKQ/5jue8cei69A/s320/CIMG3396.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5288034984687031426" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Serpil Açıkalın(USAK)&lt;br /&gt;5 Ocak 2009&lt;br /&gt;                         &lt;br /&gt;İsrail’in Gazze’ye yönelik saldırıları bir haftadan daha uzun süredir devam etmekte ve 2008 yılı 500’den fazla kişinin ölmesine neden olan operasyonla geride kaldı. İsrail saldırıları sonrası yaşananlar nedeniyle daha birkaç ay öncesinde Obama’nın seçilmesiyle bölgede hakim olan iyimserlik havası da dağılmış oldu. Cumartesiyi Pazara bağlayan gece başlayan kara operasyonu ise hava saldırıları ile karşılaştırıldığında Hamas için daha tercih edilebilir bir direniş imkânı sunsa da, bölgedeki ölü ve yaralı sayısı artmaya devam etmektedir.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;ABD ve İsrail Müttefiki Bölge Ülkeleri:&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bölgede Suriye-İran-Hizbullah-Hamas müttefikliğine karşı Mısır-Suudi Arabistan-Ürdün işbirliği görülmektedir. Türkiye’nin sert bir şekilde tepki verdiği saldırılar konusunda, İsrail için asıl cesaret veren gücün Amerika olduğunu söylemek kaçınılmazdır.  Liderlerin adil ve bağımsız koşullarda seçilemediği Arap ülkelerinde, halkını temsil etmeyen yönetimler Hamas’ı ve kendi ülkelerinde bulunan dini temelli örgütleri kendileri için bir tehdit olarak görmektedirler. Bunun sebebi ise özellilkle Siyasi İslam’ın 1980’lerden itibaren bölgede giderek güçlenmesi ve ülkelerde asıl muhalefetin laik muhalefet yerine dini kimliği olan parti veyahut yasaklı olsun ya da olmasın dini örgütlerden gelmesidir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüm bu saldırılar aynı zamanda Hamas’ın Kahire, Amman, San’a, Beyrut, Şam, Ankara, İstanbul ve daha nice dünya şehrinde popüleritesinin artması anlamına gelmektedir. Abbas'ın ve Mübarek'in saldırılar sonrası Hamas’ı sorumlu olarak göstermesine atıfta bulunan Mısırlı yazar Fehmi Huveydi Arap devletlerinin yaptıkları açıklamalarla ‘oyunu’ artık açıktan oynamaya başladıklarını söylemektedir.[1] Devam eden saldırılar sonucu Hamas’ın ve Gazzelilerin vereceği kayıplara rağmen, Mahmud Abbas da dahil, bölgedeki Batı ile müttefiklik ilşkisi olan ılımlı(mu’tedil) hükümet liderleri ve grupların söylemlerinin zayıflayacağı söylenebilir. Yaşananlara rağmen Arap liderlerinin genelde temkinli bir şeklide konuştuğu ve önceki gün başlayan kara operasyonu sonrası düşük tonda İsrail’i eleştirdiğini görülmektedir. Hatta Abbas dahi kendisini haklı çıkarma çabası ile biz Hamas’ı daha önce uyarmıştık beyanından daha fazlasını söylememektedir.  Arapça yayın yapan Katar merkezli El-Cezire televizyonu Arap dünyasında ulusal televizyonlardan daha fazla rağbet gördüğü için, Gazze haberleri de bu kanaldan izlenmektedir. Saldırıların ilk gününün akşamı El-Cezire kanalına konuk olan Hamas’ın Suriye’de bulunan siyasi kanat lideri Halid Meşal üçüncü bir intifada çağrısında bulunarak Arap halklarının hükümetlerine baskı yapması çağrısında bulunmuş ve Mısır’ın geçmişte İsrail ile yaptığı savaşları hatırlatarak Mısırlıları hükümetlerine karşı protestoya davet etmiştir. Özellikle El-Cezire Arapça kanalında neredeyse 24 saat aralıksız verilen Filistin haberleri ile kendi hükümetlerinin televizyonlarında duyamadıklarını işiten kitleler, Arap sokaklarını doldurmaktadır. Bu yayınlar aynı zamanda sizin liderleriniz ABD ve İsrailin müttefiki anlamındadır. Ağlayan yaşlı bir kadının veya yerde şahadet getirerek ölen bir Filistinlinin görüntülerinin ard arda bu kanalda gösterilmesi de olaylara karşı hassasiyetin ve gösterilerin artmasında oldukça etkilidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İsrail ve ABD müttefiki olarak görülen ülkeler İran’ın bu durumdan politik olarak yararlanmasından çekinmektedirler. Tam da Suriye ile barış görüşmelerinin başlaması ve Suriye ile muhtemel bir barışın Lübnan’da da olumlu etki yaratmasını beklenirken, İsrail saldırılarının yaşanması, Hamas taraftarlarının Mısır’dan uzaklaşarak İran ve Hizbullah bloğuna daha da yakınlaşmasına sebep olacaktır. Bu durumda Nasrallah’ın tıpkı 2006 savaşında olduğu gibi Sünni gruplar arasında etkisinin artması beklenebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;En fazla tepki alan ülke Mısır:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Saldırılar sonrası Arap dünyasından (liderler değil halklar tarafından) en fazla eleştiri alan liderlerin başında da Mısır Cumhurbaşkanı Hüsnü Mübarek ve Filistin yönetimi Başkanı Mahmud Abbas gelmektedir. Lübnan’dan Suriye’ye, Yemen’den Türkiye’ye kadar gösteriler yapılmış ve bu gösterilerin bazıları o ülkelerde bulunan Mısır Büyükelçilikleri önünde gerçekleştirilmiştir. Arap dünyasında ılımlı kanadın temsilcisi olarak görülen ve ikili görüşmelerde arabuluculuk rolü üstlenen Mısır hükümeti, siyasi olarak zor bir durumdadır. Şu anda yaşananlar Mısır için bekli de 2003 Irak işgalinden beri en fazla sorun yaratan dış politika gündemi olmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İsrail’in Gazze saldırısı sonucu bir diğer düşündürücü nokta ise uzun süredir El-Fetih, Hamas ve İsrail arasında arabuluculuk faaliyetlerini yapan Mısır’ın Refah kapısını açmamak konusunda gösterdiği ısrardır. Bir yıl önce Refah Kapısının kısa bir süreliğine açılmasından sonra Mısır, uzun süre El-Fetih ve Hamas arasında arabuluculuk yapmış ancak Kasım ayında görüşmeler çıkmaza girmiştir ve bu durumdan dolayı Hamas suçlanmıştır. İsrail ve Hamas arasında Haziran ayında ulaşılan ateşkes 19 Aralıkta dolmuş ve Hamas abluka devam ettiği sürece ateşkesin devam etmeyeceğini duyurmuştur. Refah’tan geçmeye çalışan bir Gazzelinin ölmesi ve bir buna karşılık bir Mısır güvenlik görevlisinin bir Hamas üyesi tarafından öldürülmesi de sınırın kapalı kalması konusunda kesin talimatların olduğunu göstermektedir. Mısır’dan yaklaşık bir buçuk yıldır abluka altında yaşayan Gazze’ye un, şeker ve ilaç yardımı gönderilmesine rağmen geçişlere izin verilmemektedir. Mısır açısından Gazze, Mubarek’in uzun süredir devam eden temaslarından da anlaşılacağı üzere dış politikada önemli bir yer tutmaktadır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mübarek, saldırılar başlamadan iki gün önce Livni ile yaptığı görüşmede operasyona yeşil ışık yakmakla suçlanmıştır. Hüsnü Mübarek, Mısır İstihbarat Başkanı ve Dışişleri Bakanı ile görüşen Tzipi Livni, Hamas’ın 19 Aralık sonrası İsrail’in güneyine artırdığı saldırılardan kendisine bahsetmiş ve İsrail parlamentosunda giderek artan operasyon taleplerini konuşmuştur. Filistinli yazar İbrahim Hammami, Cumartesi günü başlayan saldırılar için öğrencilerin okuldan çıkma saati olan 11.30’un özellikle belirlendiğini yazdığı yazısında, daha bir gün önce Mısır yetkililerinin Hamas’a veridiği ‘saldırı yok’ istihbaratının tamamıyla bir yanıltmaca olduğunu belirtmiştir. Saldırılardan bir gün önce Hamas yetkilileri ile görüşen Mısırlı yetkililer, yeniden ateşkes görüşmelerine başlanacağı ve İsrail’in saldırmayacağını bildirmiştir.[2] Mısırın saldırı olmayacağı yönündeki teminatı El-Cezire televizyonunda Cuma akşamı da zaten duyurulmuştu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gazzeli liderlerin yayınlanan konuşmalarında Refah kapısının açılması konusunda yaptıkları ısrar ve buna karşılık olumlu yanıt alınamaması da Mısır’a karşı yapılan suçlamaları artırmıştır. Uluslararası hukuka göre işgali altında bulunan Batı Şeria, Doğu Kudüs ve Gazze’de tüm sorumluluğu üstüne alması gereken İsrail’in bu sorumluluğu, Mısır’ın Refah kapısını açması ile fiilen Mısıra yüklenecektir. Refah kapısının kapalı kalması aynı zamanda Hamas’ın teslimini kolaylaştırıcı bir faktör olarak görülmektedir. Bölgedeki demokratik olmayan rejimlere göz yuman ABD’den yıllık yaklaşık 1.4 milyar dolar yıllık yardım alan Mısır, bölgedeki en önemli stratejik müttefiklerden birisi olarak görülmektedir. Mısır yasal engelleri, diplomatik ilişkilerini ve ülkenin bir buçuk milyonluk akışı kaldıramayacağı gerekçesi ile sınırın açılmasını reddetmektedir. Mübarek, İsrail hava saldırıları sonrası gelen eleştiriler dolayısıyla medyaya yaptığı açıklamada Refah Kapısının Gazze Filistin Otoritesinin(Mahmud Abbas) kontrolü altına girmediği takdirde açılmayacağını söylemiştir. 1948-1967 yılları arasında sınırları dahilinde olan ancak 1967’de yapılan Arap-İsrail savaşında Gazze’yi kaybeden Mısır için, sınırın açılmasının ekonomik açıdan da olumsuzluklar getirmesinden korkulmaktadır. 2005 yılında Filistin hükümeti, Mısır ve İsrail arasında yapılan anlaşmaya göre geçişler sadece Avrupa Birliği gözlemcileri kontrolünde yapılabiliyordu. Ancak 2007 yılında Hamas’ın Gazze’de kontrolü ele geçirmesinin ardından AB gözlemcilerinin bölgeyi terk etmesi geçişler durdurulmuştur. Yeterli gıda, su, elektrik, ilaca sahip olmayan 1,5 milyon Gazzeli için Refah Kapısının açılması İsrail ile olan sınırın kapanmasına yol açarak tek geçiş haline dönüşecek ve zaten halkının büyük çoğunluğu fakirlikten şikâyet eden Mısırlılar için özellikle barınma ve iş arayan Gazzeliler kaynak sıkıntısına yol açacaktır. Mübarek Salı günü yaptığı konuşmada İsrail düşük bir tonda suçlarken, kendisini eleştiren Arapları siyasi amaçlarına Filistinlileri alet etmekle suçlamıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mısır’da 1954 ten beri yasaklı olmasına ve mecliste bir parti çatısında olmamasına rağmen bağımsız adayları ile en güçlü muhalefet olan Müslüman Kardeşler'in kendi alt kolu olan Hamas’a; buna karşılık daha seküler ideolojiye sahip olan 28 yıllık Mübarek hükümetinin El-Fetih’e daha yakın olduğunu görülmektedir. Müslüman Kardeşler’in 2004 yılından itibaren lideri(Mürşid) Muhammed Mehdi Akif te yapılan gösterilere katılmış ve yaptığı açıklamalarda Hamas’a desteğini yinelemiştir. Bu yönüyle baktığımızda sınırların açılması aynı zamanda Mısır için Gazze yönetiminin tanınması ve Müslüman Kardeşler örgütü ile Hamas’ın işbirliğinin daha da güçlenmesi anlamına gelmektedir. Mübarek kendi sınırları içerisinde mücadele ettiği bir İslami örgütün alt kolunun rahatça Mısır’a geçmesi ve İsrail dışında Gazze ile sınırı olan tek ülke olmasının getirdiği rahatsızlık ile kendi halkı ve diğer Araplar tarafından eleştirilmek arasında bir seçim yapmak zorundadır.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bölgede Mısır ve diğer Arap ülkelerinin gücü azalırken, İran’ın Filistin, Lübnan ve Irak gibi ülkelerde gücünün daha da arttığı görülmektedir. Geçtiğimiz aylarda Yusuf Karadavi’nin Şiilik ve İran’ın Sünni ülkelerdeki faaliyetlerini artırma çabalarını eleştirmesi, Mısır’daki rejim muhalifleri tarafından tepkiyle karşılanmış ve bu tarz çıkışların ortak düşman olan Batı’ya karşı politik olarak ta doğru bulunmadığı ifade edilmiştir. Özellikle en fazla eleştirilen ülke olan Mısır için İran uzun yıllardır var olan bir rakip ve tehdittir. 1979 İslam devrimi sonrası İran Şahının ülkeyi terk ederek Enver Sedat tarafından Kahire’ye kabul edilmesi ve Camp David anlaşması ile Mısır-İsrail yakınlaşması aynı zamanda iki ülke arasındaki ilişkilerin kesilmesine neden olan gelişmelerdir. Her ne kadar son dönemde Ahmedinejad’ın Suudi Arabistan'la yakınlaşma çabası ve geçtiğimiz Kasım ayında Mısır-İran arasında karşılıklı diplomatik görüşmeler ve ilk kez gerçekleşen Mübarek-Ahmedinejad telefon görüşmesine şahit olsak ta Mısır, İran ile tam diplomatik ilişki konusunda isteksiz tavrını korumuştur. İran’ın Lübnan Hizbullah’ını ve Sünni bir örgüt olmasına rağmen Gazze’de Hamas'ı desteklemesi, hem Körfez ülkeleri hem de Mısır için ABD ve İsrail’in, İran ile karşılaştırıldığında daha tercih edilebilir ve daha az ‘tehlikeli’ müttefikler olmasını sağlamaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nasrallah’ın tepkisi:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2006 yazında gerçekleşen ve yaklaşık 1200 kişinin ölümü ve büyük bir altyapı tahribatı ile sonuçlanan Hizbullah-İsrail savaşında gördüğümüz Hizbullah direnişindeki gücü bugün görmemekteyiz. Yanı başında bir Hizbullah’ın ortaya çıkmasından endişelenen İsrail’e karşı, 2006 yılındaki Hizbullah’ın etkili mücadelesinden etkilenerek 2007 Haziran’ında Gazze’de kontrolü ele geçiren Hamas vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nasrallah saldırılar sonrası yaptığı konuşmasında daha önce Ürdün ve Mısır tarafından İsrail ile imzalanan barış anlaşmalarının son dönemde Filistin, Suriye ve Lübnan ile de düşünülmeye başlandığını ve bunun için Amerika ve İsrail’in baskı, medya, siyasi ve psikolojik savaş, direniş örgütleri arasına fesat karıştırma gibi taktiklere başvurduğunu söylemiştir ve Arap liderlerini İsrail ile işbirliği yapmakla suçlamıştır. Nasrallah konuşmasında en fazla Mısır’a yüklenilmiş ve Arap dünyasından,  Refah kapısını gıda, ilaç, su ve silah için açması için bugün Gazze’de olanlarda payı bulunan Mısır rejimine ısrar etmesini istemiştir. Bu noktada Nasrallah, 2006 Lübnan-İsrail savaşında Suriye’nin sınır geçişlerine izin verdiğini hatırlatmış, Mısır’ın görevinin Kızılhaç ya da Kızılay’dan daha fazlası olduğunu ve sınırları açması gerektiğini söylemiştir. Nasrallah konuşmasında Gazze’de yaşananların Karbela'da yaşananların bir benzeri olduğunu ve tıpkı 2006 Lübnan savaşında olduğu gibi Gazze’de de zafere ulaşılabileceğini söylemiştir. “Sizleri hükümetlerinize karşı devrim yapmaya çağırmıyorum ancak liderlerinize Gazze’de olanları kabul etmediğinizi gösterin” şeklinde Mısır halkına seslenen Nasrallah, Refah kapısının açılması için halkın sokaklara dökülmesini, Mısır polisinin milyonları tutuklayamayacağını söylemiştir.  Nasrallah’ın ve İran’ın eleştirilerini politik amaca hizmet etmekle suçlayan Mısır, bu durumu açıktan bir tehdit olarak görmüş ve Mısır Dışişleri Bakanı Geyt, Nasrallah’ı kastederek ülkesinin bu güçlere karşı yeterli silahlı gücünün bulunduğunu söylemiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’nin tepkisi:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye, İsrail ile olan stratejik bağlarına rağmen bu tarz saldırılar karşısında bölgede en fazla tepki gösteren ülkelerden birisi olmuştur. Bülent Ecevit’in 2002 yılında yaptığı “İsrail soykırım yapıyor” açıklamasını hatırlatan açıklamalar Erdoğan döneminde zaten belli dönemlerde yapılmaktaydı. Örneğin, Başbakan Erdoğan, Hamas lideri Ahmed Yasin’in 2004 yılında bir İsrail saldırısı sonucu öldürülmesi sonucu yaptığı açıklamada İsrail’i vücudunun üçte ikisi felçli olan birisini öldüren ‘terörist bir devlet’ olmakla suçlamıştı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İsrail saldırıları sonrası Olmert’in Türkiye’ye yaptığı ziyaret sırasında tekrar gündeme gelen ve Türkiye’nin katkı sağlamak konunda çok istekli davrandığı Suriye-İsrail görüşmeleri, Gazze saldırısı ile durdurulmuş durumdadır. Son saldırılar sonrası Erdoğan tarafından yapılan açıklamalar da bazı çevreler tarafından aşırı bulunmakla birlikte, Ortadoğu’da daha aktif bir rol oynamak isteyen ve Suriye-İsrail dolaylı görüşmelerinde arabulucu olan Türkiye için kandırılmışlık hissi yaratmış ve büyük bir saygısızlık olarak algılanmıştır. Aynı zamanda yanlış anlaşılmaktan çekinen ve Mübarek ile aynı konumda görünmek istemeyen Erdoğan, Olmert ile yapılan görüşmede söz konusu olayların gündeme kesinlikle gelmediğini dile getirmiştir. Erdoğan'ın saldırılar sonrası başlayan  Ortadoğu liderleri ile görüşme turları devam etmektedir. Türkiye’nin görüşmeleri El-Cezire’de sıklıkla ekranlara yansımaktadır ve bu görüşmeler olumlu sonuç verirse Türkiye’nin bölgedeki konumuna katkıda bulunacağı kesindir.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2009 Obama için zor bir yıl:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2009 yılının Ocak ayında koltuğuna oturacak olan Obama için Lübnan, Filistin, Irak, İsrail ve İran’da gerçekleşecek olan seçimler bölgede dengelerin 2009 yılında değişeceğini de göstermektedir. İsrail’in bu saldırıları, çok büyük umutlarla seçimleri kazanan Obama’nın yeni Amerikan rejiminin de barıştan uzaklaşarak Bush’un politikalarına kaymasına yol açabilir. Obama’nın seçim öncesi İran’a gönderdiği diyalog çağrıları ve bu durumdan en fazla rahatsızlık duyan ve bölgede İran’ı kendisi için en büyük tehlike olarak algılayan İsrail için bu saldırıların Bush dönemi sona ermeden başlaması akıllıca bir hareket olmuştur. Aynı şekilde oldukça karmaşıklaşan bölgede dış politika konusunda işbaşına gelene kadar konuşmama politikası izleyen Obama’nın zaten seçimler öncesinde de İsrail’e yakın açıklamalar yapması, Hamas için ABD yönetiminin değişmesinin hiçbir farklılık getirmeyeceğini göstermektedir. Obama’nın devralacağı koltuğunda zaten ilk planda yapılması beklenmeyen İsrail-Filistin görüşmeleri de İsrail saldırısı sonucu uzun bir süreliğine rafa kaldırılmıştır denilebilir. İsrail ile doğrudan görüşme talebini dile getiren ve Obama’nın göreve başlamasının barış görüşmelerinde 1981 den itibaren ilhak edilmiş olan Golan’ın geri alınmasında katkıda bulunacağını düşünen Suriye lideri Beşşar El-Esad da, artık barış sürecine olumlu yaklaşmamaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gazze’deki insani kriz:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gazze'de Birleşmiş Milletler Yardım ve Rehabilitasyon Merkezi’nin(UNRWA) rakamlarına göre %45 oranında bir işsizlik vardır, fabrika ve atölyelerin %45’i son yıllarda kapatılmıştır ve sıklıkla gerçekleşen gaz ve elektrik kesintileri bölgedeki insani krizin giderek daha da artmasına katkıda bulunmaktadır. Nüfusunun %80’inin gıda yardımına bağlı olduğu, Dünya Sağlık Örgütü raporlarına göre üç yaşın altındaki çocukların %57.5’i, hamilelerin %44.9’unun anemi hastası olduğu ve nüfusunun %75’inin kötü beslendiği Gazze’de yaşananlar sadece Hamas için değil aynı zamanda Hamas’a oy veren Gazzeliler içinde bir toplu cezalandırma anlamına gelmektedir. Mustafa Barguti Gazze halkının son yıllarda yaşadıklarını şöyle sıralamaktadır[3]:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-2005 yılında İsrail’in Gazze’den çekilmesinden sonra dahi bölge karadan, havadan ve deniz yolu kontrol altında tutulmaya devam etti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-2006 yılından itibaren devam eden abluka nedeniyle Gazzeliler en temel gıda, ilaç ve gaza ulaşamıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Altı aylık ateşkes süresince günlük 450 yardım tırı yerine ancak 80 tırın geçişine izin verildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Ateşkes döneminde İsrail, Batı Şeria’da bazı saldırılar gerçekleştirdi ve Hamas bu saldırılara cevap verdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Annapolis Konferansı sonrası Batı Şeria’da yerleşimler devam etti, kontrol noktaları 521 den 699’a çıktı ve çoğunluğu Batı Şeria’dan 4.950 Filistinli tutuklandı. Annapolis Konferansı sonrası 76’sı çocuk 546 Filistinli öldürüldü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İsrail Dışişleri Bakanlığının verdiği bilgilere göre ateşkesin uygulandığı altı ay boyunca 329 roket ve ölümcül bomba İsrail’e atılmıştır. Bunların büyük bir kısmı ise 4 Kasım sonrasındaki 1,5 aylık süre içinde atılmıştır. İsrail verilerine göre daha önceki altı ay ile karşılaştırıldığında(2.278 roket ve ölümcül bomba) Gazze tarafından İsrail'e atılan roket sayısında oldukça önemli bir düşüş gözlenmektedir. Aynı verilere göre ise 2008 yılı Ocak-Aralık ayları içinde atılan roket sayısı 1,571 iken ölümcül olarak nitelenen bomba sayısı 1531’dir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonuç:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mısır’ın tüm bu yaşananlardan sonra Arap halkları nezdinde itibarı azalsa da, yeni Obama yönetimi ile bölgesel arabuluculuk faaliyetlerine devam edeceği söylenebilir. İsrail cephesinde ise önceki hafta Türkiye’ye yaptığı ziyarette barış mesajları veren Olmert’e karşılık Golan’ı ziyaret eden İsrail’in şahini Likud lideri Benjamin Netanyahu, seçimlerde güçlü bir aday olarak görülmekteydi. Aynı zamanda Netanyahu’nun seçimde kullandığı argümanlarından birisi Kadima’nın Hamas saldırıları karşısında yeterince sert olmadığı şeklindeydi. Buna karşılık Cumartesi ve devamında yaşananlar Tzpi Livni’nin ve İşçi Partisi başkanı ve Savunma Bakanı Ehud Barak’ın istendiğinde ne kadar sert olabileceğini göstermiştir. Gazze saldırısının Şubat ayındaki seçimlerde bu liderlere katkıda bulunacağı kaçınılmaz olmasına rağmen Mahmud Abbas’ın erken yapılmasını talep ettiği Filistin başkanlık seçimlerinde nasıl bir sonuç vereceğini zaman içinde görülecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;[1]Fehmi Hüveydi, “اللعب علي المكشوف”(Açıktan Oynanan Oyun), El-Dustur, 03.01.2009&lt;br /&gt;[2]İbrahim Hammami, “من فاجأ من؟” (Kim Kime Süpriz Yaptı?), www.palestine-info.info/ar , 01.01.2009&lt;br /&gt;[3]Mustafa Barguti, Palestine's Guernica, Al Ahram Weekly, 1-6 Ocak 2009.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Serpil Açıkalın&lt;br /&gt;USAK Ortadoğu Araştırmaları Merkezi&lt;br /&gt;05 Ocak 2009&lt;br /&gt;sacikalin8@gmail.com&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2998097783516586030-480389500482197369?l=sacikalin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='related' href='http://www.usakgundem.com/haber.php?id=28476' title='Gazze’de Yaşananlar ve Batı Müttefiki Arap Ülkeleri'/><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sacikalin.blogspot.com/feeds/480389500482197369/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2998097783516586030&amp;postID=480389500482197369' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2998097783516586030/posts/default/480389500482197369'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2998097783516586030/posts/default/480389500482197369'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sacikalin.blogspot.com/2009/01/gazzede-yaananlar-ve-bat-mttefiki-arap.html' title='Gazze’de Yaşananlar ve Batı Müttefiki Arap Ülkeleri'/><author><name>Serpil AÇIKALIN</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09313460798902249210</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_-Y9wV3jtNgg/SPmE8_L55OI/AAAAAAAAAFw/SzsMrt5TUsM/S220/Serpil_Acikalin_USAK.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_-Y9wV3jtNgg/SWLfzSYb1II/AAAAAAAAAKQ/5jue8cei69A/s72-c/CIMG3396.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2998097783516586030.post-132777053722748138</id><published>2008-12-25T04:12:00.000-08:00</published><updated>2009-04-09T08:12:12.014-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Diaspora ve Türk Dış Politikası Kitabı'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Ermeni Sorunu'/><title type='text'>'Ermeni Sorunu, Diaspora ve Türk Dış Politikası' Kitabı Çıktı</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_-Y9wV3jtNgg/SVN5V64dIII/AAAAAAAAAKI/zmxZCwWqWME/s1600-h/ermeni_diaspora_kitap.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 153px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_-Y9wV3jtNgg/SVN5V64dIII/AAAAAAAAAKI/zmxZCwWqWME/s320/ermeni_diaspora_kitap.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5283700205325983874" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazar: Sedat LAÇİNER&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ücret: 27,50 YTL YTL&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yayıncı: USAK&lt;br /&gt;Tel: 0312 212 28 86-87&lt;br /&gt;Mail: merkez.usak@gmail.com&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye'nin yüzyılı aşkın süredir başını ağrıtan Ermeni sorunu, dış ilişkilerini bozmakta, kendine olan güvenini azaltmakta ve en önemlisi yüzlerce yıl birlikte yaşadığı Ermenileri kendisine düşman yapmaktadır. Ermeni diasporasının büyümesi ve güçlenmesiyle birlikte sorun yeni boyutlar kazanmıştır. Türkiye'nin artık bir de Ermeni diasporası sorunu vardır. Ermeni diasporası sorunu Ermeni sorunu ile içiçe olmakla birlikte her iki sorunun birbirinden ayrılan yönleri de bulunmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elinizdeki kitap Ermeni sorunu ve Ermeni diasporası üzerine Türkçe'de yapılmış en kapsamlı çalışmayı oluşturuyor. Eserde Osmanlı'dan günümüze Ermenilerin dünyanın dört bir yanına nasıl dağıldıkları, hayatı birçok kez yeniden kurmak zorunda kalışları ve bu zorluklar içinde "Türklere diş bileyişleri" bilimsel ve olabildiğince tarafsız bir dille anlatılmaya çalışılmaktadır. Eser sorunların nedenlerine değindiği kadar çözüm yollarına da eğilmektedir. Ermeni sorununda övme-sövme sarmalının dışına çıkmaya çalışan, yargılamadan ve hakaret etmeden doğruyu aramaya çaba gösteren nadir kitaplardan biridir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İÇİNDEKİLER:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kısaltmalar........XIII&lt;br /&gt;Önsöz...............XV BÖLÜM I OSMANLI YILLARI ..........1&lt;br /&gt;BÖLÜM II CUMHURİYETİN İLK YILLARINDA ERMENİ SORUNU..... 81&lt;br /&gt;BÖLÜM III 1965 - ERMENİ SORUNUNDA DÖNÜM NOKTASI .........145&lt;br /&gt;BÖLÜM IV 1970'Lİ YILLAR VE TERÖRÜN DÖNÜŞÜ .........................159&lt;br /&gt;BÖLÜM V TERÖRDEN MECLİSLERE (1980'LER) ................................201&lt;br /&gt;BÖLÜM VI SOĞUK SAVAŞ SONRASI ERMENİ SORUNUNUN TÜRKİYE'NİN DIŞ İLİŞKİLERİNE ETKİSİ .........................................................................293&lt;br /&gt;BÖLÜM VII SOĞUK SAVAŞ SONRASINDA ERMENİ SORUNUNUN TÜRKİYE'NİN DIŞ İLİŞKİLERİNE ETKİLERİ: GENEL DEĞERLENDİRME&lt;br /&gt;SONUÇ: TESPİTLER, ÖNGÖRÜLER VE ÖNERİLER ..........................561 Ekler..................... 585&lt;br /&gt;Kaynakça.................597&lt;br /&gt;Dizin.......................643&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eser toplam 654 sayfadır&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2998097783516586030-132777053722748138?l=sacikalin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sacikalin.blogspot.com/feeds/132777053722748138/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2998097783516586030&amp;postID=132777053722748138' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2998097783516586030/posts/default/132777053722748138'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2998097783516586030/posts/default/132777053722748138'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sacikalin.blogspot.com/2008/12/ermeni-sorunu-diaspora-ve-trk-d.html' title='&apos;Ermeni Sorunu, Diaspora ve Türk Dış Politikası&apos; Kitabı Çıktı'/><author><name>Serpil AÇIKALIN</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09313460798902249210</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_-Y9wV3jtNgg/SPmE8_L55OI/AAAAAAAAAFw/SzsMrt5TUsM/S220/Serpil_Acikalin_USAK.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_-Y9wV3jtNgg/SVN5V64dIII/AAAAAAAAAKI/zmxZCwWqWME/s72-c/ermeni_diaspora_kitap.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2998097783516586030.post-3893036930284484429</id><published>2008-11-12T02:04:00.000-08:00</published><updated>2011-05-25T23:12:09.558-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Orta Doğu'/><title type='text'>Obama ve Ortadoğu</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_-Y9wV3jtNgg/SRqtgPNijlI/AAAAAAAAAJw/2DU0rEDc4WA/s1600-h/Yeni+Resim7.JPG"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 240px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_-Y9wV3jtNgg/SRqtgPNijlI/AAAAAAAAAJw/2DU0rEDc4WA/s320/Yeni+Resim7.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5267713483513957970" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_-Y9wV3jtNgg/SRqsHnkfgPI/AAAAAAAAAJY/23vsqT3BB8E/s1600-h/Yeni+Resim37.JPG"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 240px; height: 320px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_-Y9wV3jtNgg/SRqsHnkfgPI/AAAAAAAAAJY/23vsqT3BB8E/s320/Yeni+Resim37.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5267711961044320498" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Serpil Açıkalın&lt;br /&gt;11 Kasım 2008&lt;br /&gt;USAK&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Barack Obama iki yıl süren seçim kampanyalarının ardından 4 Kasım 2008 de Amerika’nın 44. başkanı oldu. Martin Luther King 45 yıl önce ‘bir hayalim var’ derken bir gün siyah bir Amerikalının başkan olacağını tahmin edebilir miydi bilinmez ancak bugün Amerika, Luther King’in eşitlik talebinin ötesinde siyahi bir başkana sahip.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Barack Obama’nın seçilmesiyle sekiz yıl süren Bush döneminin sona ermesinin, Ortadoğu’da genel olarak hâkim olan Amerikan karşıtlığını gelecekte hangi yönde etkileyeceği merak ediliyor. Kampanyalar süresince Obama’nın rakibi McCain’in uygulayacağı politikalar sekiz yıllık pre-emptive(önleyici) politikalara dayalı Bush doktrininin bir devamı olarak algılandı. Politikada deneyim sahibi ve beyaz olması gibi özellikleri McCain için bir avantaj; siyah olması, yeterince Hıristiyan ve milliyetçi olmaması ve dış politikada deneyimsiz olması gibi özellikleri ise Barack Obama için bir dezavantaj olarak görüldü/gösterildi. Ancak Obama için dezavantaj olarak görülen bu özellikler, Bayaz Sarayı ‘Beyaz Adam’ ve Amerika’yı Bush ile özdeşleştiren Araplar için tam tersine Obama’ya karşı psikolojik bir yakınlık duyulmasına sebep oldu.&lt;br /&gt;Ülkesi şeytan ekseninde yer alan bir Arap için haçlı seferlerinin yüzyıllar sonra tekrar dile getirilmesi dahi Amerika’ya karşı olan önyargıların artması için yeterliydi. Afganistan işgali  sonrası Irak savaşı ile doruğa çıkan Amerikan karşıtlığının bir göstergesi olarak, Amerika ile işbirliği yapan Arap Devletlerinin halkları bu ilişkinin sadece hükümetler arasında sınırlı olduğunu, Amerika ve İsrail’in kendileri için hala ülkelerindeki ve dünyanın diğer ülkelerindeki ‘kötülüğün kaynağı’ olduğunu iddia ediyorlar. Bununla birlikte Obama’nın İsrail ile ilgili olarak yaptığı açıklamalarda Araplar için olumsuz sayılabilecek ifadeler kullanmasına rağmen hala destek alabilmesi, kendisinin bu halklar tarafından aslında bir ‘sembol’ olarak da görüldüğünü kanıtlıyor. Bu durum aynı zamanda Obama’nın ve rakibi olan McCain ve yardımcısı Palin’in nasıl bir fenomen haline dönüştüğünü de gözler önüne seriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mısırlı Yusuf Kardavi gibi bazı önemli isimler cihadın devam etmesi için McCain’in seçilmesini tercih ettiklerini açıkladılar. Bazı Arap yorumcular ise Obama’nın seçilmesiyle Amerikan sisteminde radikal bir değişimin olmasını beklemiyor, çünkü 1940’lı yıllardan itibaren İsrail’in güvenliğini sağlayan ve bölgede petrole dayalı çıkarlarını devam ettirmeye dayalı politikalar izleyen ABD’nin başkanın Cumhuriyetçi ya da Demokratik Parti’den olması çok da önemli değil. Onlara göre yeni başkan var olan politikaları uygulamaya devam edecek. Seçimlerden birkaç gün önce Obama’nın seçmenlerine seslenirken “Korku yerine ümit edin, bölünme yerine birleşin…sadece bu seçimleri kazanmak için değil…bu ülkeyi değiştirmek için…dünyayı değiştirmek için…” sözleri nedeniyle değişim bekleyenler de var. Ancak belki de bu yorumlar arasında en gerçekçi olanı Amerikan politikalarının değil üslubun değişeceği şeklinde olan yorumdur. Pek çok Arap yazar gibi Mısırlı gazeteci Fehmi Huveydi de ‘Niçin McCain değil Obama?’[i] yazısında Hüseyin olan ikinci ismi kadar Obama’nın İran ve Suriye gibi ülkelerle diyaloga geçme çabasının dış politikada üslup değişimine işaret olduğuna değindi. Ayrıca Obama’nın seçilmesinin ABD’nin bölge halkları nazarındaki imajında düzelme umutlarına katkıda bulunduğuna da kesin gözüyle bakılıyor. Obama’dan beklenen ise Bush benzeri sert güç(hard power) yerine yumuşak güç (soft power) kullanması.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İsrail-Filistin Meselesi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Obama’nın AIPAC toplantısında yaptığı konuşması İsrail ve bölgedeki diğer ülkelerle ilişkilerde izlenecek yöne dair bilgiler verdi. Elektronik posta yoluyla dolaşan söylentilerde İsrail karşıtı olduğu ve Kolombiya ekolünden gelen Filistin hakları savunucusu Raşid Halidi’nin arkadaşı olduğu yönündeki iddialara rağmen, ‘İsrail’in dostu’ olarak ve ‘kalpten’ yaptığını ifade ettiği konuşmasında, İsrail-ABD ilişkilerinin sonsuza kadar devam edeceğinden emin olduğunu ve Kudüs’ün, İsrail’in bölünmez ve ebedi başkenti olacağını söyledi.  Obama konuşmasında, 11 yaşındayken kaldığı kampta Amerikalı bir Yahudi olan kamp yöneticisi ile tanışmalarından ve bu yöneticinin Yahudi halkının yüzyıllar boyunca anayurt hayallerini, inançlarını, ailelerini ve kültürlerini koruması hakkında anlattıklarından bahsetti ve siyah bir Kenyalı olan babasından kendisi iki yaşındayken ayrılmasından sonra beyaz olan annesi ile Endonezya’ya, sonrasında ise Amerika’ya gelişiyle Yahudilerin geçmişi arasında bir bağlantı kurdu. Yahudi halkının ruhsal, duygusal ve kültürel kimliğini koruması, Siyonizm, anayurt düşüncesi ve Holokost’ta yaşananları çok iyi anladığını ifade etti. Obama konuşmasında Sderot’a fırlatılan füzelerin İsrail halkı için risk teşkil ettiğini ve Amerika’nın son dönemdeki uygulamalarının İsrail’in güvenliğine katkıda bulunmadığını söyledi. İsrail ile ABD’nin ortak çıkarlarının olduğunu söyleyen Obama, İsrail’in güvenliğinin ABD’nin güvenliği olduğunu ve İsrail’e önümüzdeki on yıl içinde 30 milyar dolarlık savunma yardımı yapılacağını açıkladı. Ayrıca iki devletli çözüm konusunda aktif rol alacağına dair söz verdi ve Lübnan ile yakınlaşan Suriye’nin kitle imha silahları peşinde olmasına rağmen ABD’nin, İsrail-Suriye barış görüşmelerinde İsrail’i destekleyeceğini söyledi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüm bu açıklamalara rağmen gelecek yıl seçimlerin yapılacağı İsrail’de, Obama’ya karşı şüpheler başlangıçtan itibaren devam ediyor. İsrail-Filistin meselesinde zaten ümitsiz başlayan Annapolis Konferansı’ndan bir yıl sonra Batı Şeria’da genişlemeye devam eden İsrail yerleşimleri ve çatışmalar sürerken Obama, iki devletli çözüme ulaşmak için barış girişimlerinin yapılmasını savunuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayrıca son yıllarda ABD’nin bölgedeki arabuluculuk faaliyetlerinin giderek Mısır, Türkiye, Katar ve Fransa gibi ülkelere doğru kaydığı gözlenmekte. Annapolis Konfreansının da zaten başından itibaren fazla bir beklentiyle başlamaması ABD’nin bu konudaki misyonunun giderek zayıfladığını ortaya koyuyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İran&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Obama seçim kampanyaları süresince Arap ve Müslüman dünya ile diplomasi yoluyla uzlaşmaya gidilmesinden yana olan tek adaydı. McCain ‘bomb bomb Iran’ şarkısını söylerken Obama, İsrail’i savunacağına söz vermekle birlikte Bush yönetiminin Tahran ile konuşmama politikasını da başarısız bulduğunu söyledi. Obama İran’ın terörizmi desteklediğini ve yasadışı olarak nükleer silahlanmasından haberdar olunduğunu, ancak İran’a karşı geliştirilebilecek bir strateji yerine Irak’ın işgal edildiğini, bunun da Ortadoğu’da aşırılıkların gelişmesine katkıda bulunduğunu düşünüyor. Bununla birlikte Bush döneminde pozisyonunu daha da güçlendiren İran’ın nükleer faaliyetlerini de artırdığını ve İsrail için de daha tehlikeli bir hale geldiğini belirterek bu gerçekler karşısında İran’a karşı daha farklı bir politika izleneceğini söylüyor. Yaşanan son finansal kriz sonrası ABD veya İsrail tarafından başlatılacak olan İran’a karşı herhangi bir önleyici savaş ihtimali çok zayıf görünüyor. Obama, ABD’nin çıkarları söz konusu olduğunda İranlı liderlerle diplomasi yollu koşulsuz bir diyalog kurulacağını söylüyor ve Haziran ayında cumhurbaşkanlığı seçimlerinin yapılacağı İran ile görüşmek istiyor. İran ile yakınlaşma, ABD’nin Irak ve Afganistan’da istikrarın sağlanması, El-Kaide ile mücadele ve İran’ın petrol ve doğalgazından yararlanma gibi konularda şansını artırabilir. Ancak İran’ın rotasını değiştirmediği taktirde Avrupa, Japonya ve Körfez ülkeleri ile birlikte İran’a karşı ekonomik ve petrol ihracına yönelik izolasyon politikasına gidileceğini de ekliyor. Obama’nın diplomasiye dayanan politikaları yanında ABD ve İsrail’in güvenliği söz konusu olduğunda askeri seçeneği de saklı tuttuğu ise bilinen bir gerçek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Obama’nın İran’ın nükleer silah geliştirmesinin kabul edilebilir olmadığına yönelik yaptığı açıklamasına karşılık İran Meclis Sözcüsü Ali Larijani tarafından ABD politikalarında esaslı değişimler yerine taktiksel değişimin kabul edilebilir olmadığını söyledi. Obama’nın seçilmesini takip eden Pazar günü Şarm el-Şeyh’te yapılan toplantıda ise Bahreyn, Ürdün, Mısır, Fas ve Birleşik Arap Emirlikleri'nin Dışişleri Bakanları Obama’nın İran ile diyalog girişimlerinden duydukları kaygıyı dile getirdiler. Toplantıya katılan ABD Dışişleri Bakanı Condalizza Rice ise ABD’nin, nükleer silah konusunda İran’ın bölgede öncelikli bir konuma gelmesine izin vermeyeceğini söyleyerek ülkeleri ikna etmeye çalıştı. Ancak Rice’ın hala ABD’nin eski yönetimi adına konuşuyor olması nedeniyle İran’ın, Lübnan, Suriye, Irak ve Körfez ülkeleri üzerindeki etkisinden kaygılanan Arap ülkeleri için bu konuşmanın çok fazla tatmin edici olduğu söylenemez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Suriye&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;26 Ekimde Amerika tarafından Suriye’nin bombalanması sonrası gelen yorumlar saldırının sadece Irak sınırındaki teröristlerle ilgili olmadığı, aynı zamanda Şam’ın Lübnan’da Hizbullah ve Fetih El-İslam ile Gazze’de ise Hamas ile ilişkisiyle de bağlantılı olduğu yönünde. Saldırılar sonrasında ülkede on binlerce kişinin katıldığı gösteriler yapıldı. Beşar Esad yönetimi kendisini dünyadan izole etmeye çalışan Bush yönetimi ile yaşadığı sorunları Obama ile aşmayı hedefliyor. İran devleti ile Hizbullah ve Hamas gibi gruplarla müttefik olan Suriye’nin, İsrail ile barış yapma konusundaki istekliliği ve artık Hizbullah’ın da veto hakkının olduğu Lübnan ile diplomatik bağların kurulduğu da unutulmaması gereken diğer bir husus. Suriye’nin umudu ABD’nin aracılığı ile yapılacak olan barış görüşmeleri ile Golan Tepelerinin tekrar kazanılması. Obama, McCain’in aksine Suriye ile diyaloga da sıcak bakıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Irak&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Beş yıllık Irak işgalinin ardından Irak’ta şiddet devam ediyor. Amerika’da, Irak konusunda politik ve insani kayıpların yanı sıra savaşın finansal yönü de öne çıkmakta. 2000 yılında Saddam Hüseyin’e karşı Bush yerine Demokrat Al Gore'u destekleyen Kürtler son Amerikan seçimlerinde ise McCain den yanaydılar. ABD’nin Irak’ta 144 bin askeri var. Amerikan ve diğer ülke askerlerinin Irak’ta kalmasına izin veren Birleşmiş Milletler’in yetki süresi 31 Aralık’ta doluyor. ABD ve Irak arasında yapılacak olan ikili anlaşma ile Amerikan güçlerinin 3 yıl daha burada kalması planlanıyor. Ancak bu durum Sadr yanlılarınca destek bulmuyor ve ABD askerlerinin kalış süresinin uzatılması İran tarafından desteklenen Şii gruplar tarafından protesto ediliyor. Anlaşma olmadığı takdirde Amerikan askerlerinin Irak’taki kalış süresi 31 Aralık’ta bitecek. Obama ise ABD askerlerinin 2010’un Haziran ayına dek aşamalı olarak çekilmesini savunuyor. Yapılan yorumlar ise seçim öncesi ülkedeki beklentilere yönelik olarak çekilme vaadi verilmiş olsa da 2012 yılından önce çekilmenin düşük bir olasılık olacağı şeklinde.[ii]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Körfez Ülkeleri ve Mısır&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bölgede Amerika ile müttefiklik ilişkisi olan ülkeler yeni başkanın bu ülkelerin stratejik konumlarının farkında olduğunu bildiklerini ifade ediyorlar ve ilişkilerin güçlenerek devam etmesini umuyorlar. Mısır Devlet Başkanı Hüsnü Mübarek beş yıldır Washington’a ziyarette bulunmayarak Amerika ile sıcak ilişkinin devam etmediği sinyalini geçmişte verirken, yeni Amerikan Başkanı Mısır için de yeni bir sayfanın açılması anlamına geliyor. Mısır 2003 yılında Amerika’nın Irak müdahalesinde aynı safta yer almamış ve İran konusunda nükleer faaliyetlerine rağmen askeri müdahale konusunda Amerika’ya destek vermemişti. Buna rağmen Mısır'ın, Amerika’dan İsrail’den sonra dünyada ikinci en büyük yardımı alan ülke olması ve bölgedeki öncü rolü aynı zamanda bir sonraki hükümetle ilişkilerin daha yoğun olarak devam etmesi anlamına geliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Körfez ülkelerinde ise halk diğer Arap ülkelerinde olduğu gibi kendisini Obama’ya daha yakın hissediyordu. Körfez ülkelerinde genelde muhafazakâr yaklaşımından dolayı Cumhuriyetçi adaylar tercih edilmekle birlikte, hükümetler arası ekonomik, politik, askeri ve güvenlik ilişkileri ve karşılıklı fayda göz önüne alındığında Cumhuriyetçi ya da Demokrat olması fark etmez anlayışı hâkim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yıllık ortalama 55 milyar dolarlık petrol alımını Suudi Arabistan’dan yapan Amerika'nın yeni başkanı Obama, kampanyası sırasında hedefleri arasında enerji bağımsızlığını da göstermişti. 10 yıllık süre içinde Ortadoğu ve Venezüella yerine başka kaynaklara yönelme sözü vermesine rağmen, Suudi Kral seçim sonrası Obama’yı tebrik etti ve yeni başkanla birlikte ABD-Suudi ilişkilerinin güçlenmesi temennisinde bulundu. Eylül ayında bazı Taliban liderlerinin davet edildiği ve bu hafta Pakistan Devlet Başkanı Asıf Ali Zardari’nin finansal destek için ziyarette bulunduğu Suudi Arabistan’ın, Taliban rejimiyle ve Pakistan ile devam eden diyalogu nedeniylede Amerikan yönetimince merkezi bir role sahip olduğu kabul ediliyor. [iii]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonuç olarak, Obama ile birlikte bölgeye yönelik bir üslup değişmesi bekleniyor ve Araplar için en iyi alternatif olduğu kabul ediliyor. El-Şark El-Evsad gazetesinden Bununla birlikte Amir Taheri’nin de belirttiği gibi iki yıl önce seçim kampanyaları başladığında konuşulan Irak konusunda ne yapılacağıydı ancak bugün konuşulan Amerika’da ne yapılacağı.[iv] Özellikle ülkede yaşanan mali sıkıntılar(ekonominin düzlüğe çıkarılması, sağlık sigortası reformu, enerji reformu ve vergi indirimi ) ve Irak sırada beklerken, bölge için en önemli sorunlardan sayılan İsrail-Filistin çatışması konusunda barış görüşmelerinin İsrail’de yapılacak olan seçimler sonrasında ve gecikmeli bir şekilde başlayacağı söylenebilir. Ayrıca dış politikada Afganistan, Pakistan ve İran öncelikli bir yere sahip. Bu yüzden bölgeye yönelik olumlu bir değişimin, yeni başkanın meşruiyet sağlama kaygısı da göz önüne alındığında çok kısa vadede gerçekleşmesi beklenmemelidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[i]لماذا أوباما وليس ماكين؟ , http://dostor.org/ar/index.php?option=com_content&amp;task=view&amp;id=6103&amp;Itemid=51(Erişim tarihi 24 Ekim 2008)&lt;br /&gt;[ii] Obama’s Administration not to Withdraw Troops from Iraq, but to Reduce Their Number, http://news.trend.az/index.shtml?show=news&amp;newsid=1342270&amp;lang=EN (Erişim tarihi 11 Kasım 2008)&lt;br /&gt;[iii]Interfaith, Oil, and Afghanistan: Where Saudi and U.S. Interests Diverge, http://www.washingtoninstitute.org/templateC05.php?CID=2959&lt;br /&gt;[iv]Obama's America: One Nation, Two Visions, http://www.asharqalawsat.com/english/news.asp?section=2&amp;id=14639 (Erişim tarihi 9 Kasım 2008)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Serpil Açıkalın&lt;br /&gt;USAK Ortadoğu Araştırmaları Merkezi&lt;br /&gt;11 Kasım 2008&lt;br /&gt;sacikalin@usak.org.tr&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2998097783516586030-3893036930284484429?l=sacikalin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='related' href='http://www.usakgundem.com/haber.php?id=26979' title='Obama ve Ortadoğu'/><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sacikalin.blogspot.com/feeds/3893036930284484429/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2998097783516586030&amp;postID=3893036930284484429' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2998097783516586030/posts/default/3893036930284484429'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2998097783516586030/posts/default/3893036930284484429'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sacikalin.blogspot.com/2008/11/obama-ve-ortadou.html' title='Obama ve Ortadoğu'/><author><name>Serpil AÇIKALIN</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09313460798902249210</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_-Y9wV3jtNgg/SPmE8_L55OI/AAAAAAAAAFw/SzsMrt5TUsM/S220/Serpil_Acikalin_USAK.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_-Y9wV3jtNgg/SRqtgPNijlI/AAAAAAAAAJw/2DU0rEDc4WA/s72-c/Yeni+Resim7.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2998097783516586030.post-3915504116497595458</id><published>2008-10-30T11:12:00.000-07:00</published><updated>2011-05-25T23:18:08.424-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Orta Doğu'/><title type='text'>Finansal Krizin Arap Ülkelerine Yansıması</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_-Y9wV3jtNgg/SRqtKc5BJDI/AAAAAAAAAJo/gGVJmfNkG4c/s1600-h/Yeni+Resim32.JPG"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 240px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_-Y9wV3jtNgg/SRqtKc5BJDI/AAAAAAAAAJo/gGVJmfNkG4c/s320/Yeni+Resim32.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5267713109228856370" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_-Y9wV3jtNgg/SRqss4fvV5I/AAAAAAAAAJg/hryc7FY0zLE/s1600-h/Yeni+Resim25.JPG"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 240px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_-Y9wV3jtNgg/SRqss4fvV5I/AAAAAAAAAJg/hryc7FY0zLE/s320/Yeni+Resim25.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5267712601242949522" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Finansal Krizin Arap Ülkelerine Yansıması&lt;br /&gt;USAK-Serpil Açıkalın&lt;br /&gt;30 Ekim 2008, Perşembe&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1929’da patlak veren büyük bunalımdan sonra yaşanan en büyük mali kriz olduğu belirtilen finansal piyasalardaki en son dalgalanmalar, Amerika, Avrupa ve Asya piyasalarının ardından Arap ülkelerinde de kaygılara yol açtı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Körfez’deki Arap ülkeleri petrol fiyatlarındaki düşüşe bağlı finansal sorunlar yaşarken, petrol dışı gelirlerin daha önemli olduğu diğer Arap ülkeleri için yabancı yatırımların azalması, turizm ve ihracatlarındaki azalmayla bağlantılı sıkıntılar ön plana çıkıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Körfez Ülkeleri&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Küresel finansal krizin etkisiyle ham petrol üretiminde dünyanın en zengin rezervlerine sahip olan Körfez bölgesinde büyüme doğrudan petrol gelirleriyle bağlantılı olduğundan petrol fiyatlarının düşmesi sonucu hızlı büyümede de düşüş gerçekleşmesi bekleniyor. Önceki haftalarda IMF, tüm ülkelerin bireysel çabalarına rağmen Körfez İşbirliği Konseyi(KİK) üyesi ülkelerin birlikte hareket etmesi çağrısında bulunmuş ve 2009 yılı için öngörülen % 7,1’lik ekonomik büyümenin % 6,6’ya düşeceğini tahmin etmişti. Tüm bu uyarılar petrol üreticisi Arap ülkelerini önlemler almaya itti. Geçtiğimiz hafta Cumartesi günü Riyad’da yapılan Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) üyesi altı ülke (Bahreyn, Kuveyt, Umman, Katar, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri) maliye bakanları ve merkez bankası başkanlarının katıldığı konferansta dünyayı saran finansal kriz konusunda alınabilecek önlemler konuşuldu. Ülkeler ayrıca ulusal düzeyde de önlemler almaya çalışıyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;OPEC’in 1 Kasım’dan itibaren günlük 1.5 milyon varil petrol üretiminin düşürülmesi kararının ardından Cumartesi günü yapılan konferansta, finansal kriz karşısında bölgedeki banka ve borsaların karşılaştığı zorlukları en aza indirebilmek için birlikte hareket edilmesinin gerekliliği ve bölgede 2010 yılında ortak bir para biriminin kullanılması olasılığı konuşuldu. Körfez ülkeleri kriz karşısında likidite sorununu aşmak amacıyla bankalara yüksek miktarda fon aktarıyor. Cumartesi günü yapılan toplantı sonrası Suudi Maliye Bakanı İbrahim el-Asaf, Körfez ülkelerinde 2008 yılı için % 4-6 arasında bir büyümenin öngörüldüğünü ve büyümede yaşanabilecek herhangi bir düşüşün petrol piyasasından kaynaklanabileceğini açıkladı.[i]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Krizin başlangıcından itibaren bu ülkelerin borsalarında % 9’lara varan düşüşler gözlendi. Likidite sıkışması korkusu ve küresel kredi sıkıntısının bir sonucu olarak Körfez ülkelerinde ekonomik büyüme ve ‘mega’ altyapı projelerinin devam edip etmeyeceğine ilişkin endişeler ise artarak devam ediyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ülkeler bankacılık sistemlerine yüksek düzeylerde para aktararak finansal sektörde güvenin artmasını amaçlıyorlar. Birleşik Arap Emirlikleri finansal sektöre 32,7 milyar dolar fon aktarma kararı aldı ve tüm banka mevduatlarına garanti verdi. Bölgedeki en büyük ekonomiye sahip olan Suudi Arabistan da ülkede finansal sorun yaşayan vatandaşları için sağlanacak desteğin 2.67 milyar dolara çıkarılması kararını aldı. Ayrıca ülkede önceki hafta tüm banka mevduatlarına garanti verildi ve bankaların borç vermesini kolaylaştırmak amacıyla bankalardaki zorunlu rezerv oranlarını % 13’ten % 10’a düşürüldü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Katar ise finansal krizle baş edebilmek amacıyla yerel bankaların hisselerini satın alarak 5.3 milyar dolar tutarında finansal sisteme para aktardı. Bahreyn de likidite sıkıntısı çeken bankalar için fon sağlanabileceğini duyurdu. Kuveyt ise sadece gerekli olduğunda banka mevduatlarına garanti verileceğini açıklamasının ardından ülke içinden gelen eleştiriler sonrası doların değerinin yükselmesinden dolayı yaşadığı sıkıntı nedeniyle ülkenin ikinci büyük ticari bankası olan Gulf Bank’a müdahale kararı aldı ve bankaya bir yönetici atadı. Ayrıca yerel bankalardaki mevduatlara da garanti verildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Temmuz ayında 150 dolara yaklaşan petrol fiyatlarının neredeyse yarı yarıya düşmesi Körfez ülkelerinin yatırım yaptıkları diğer ülkelere aktardıkları fonların da azalmasına neden oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son yaşanan krizle Körfez ülkelerinde yaşananların Türkiye’ye etkisine bakacak olursak, dünyadaki ihracat pazarının daralması Türk ihracatçıları içinde kaygı verici oldu. Özellikle özelleştirmeler ve ihracat anlamında ön plana çıkan Körfez ülkeleri son 10 yıldır Orta Doğu pazarını keşfeden Türk ihracatçısı için de -diğer ülke ihracatçılarında olduğu gibi- küresel daralmada bir çıkış kapısı olarak görülüyor.  Cari fazlası olan bu ülkeler geçmişte fon yatırımlarına önem verirken son yıllarda altyapı projelerine yönelmiş durumda ve bunların büyük bir kısmını inşaat projeleri oluşturuyor. Körfezdeki sıcak paradan yararlanmak isteyen ve bölgeye ağırlıklı olarak inşaat, motorlu taşıtlar ve tüketim malları ihracatı yapan Türk yatırımcısı da özellikle Birleşik Arap Emirlikleri ile ihracatını geçen yıla göre büyük oranda artırmış durumda. Geçen yıl 10. sırada olan Birleşik Arap Emirliklerine yaptığımız ihracat bu yıl Ağustos ayı itibariyle Almanya’dan sonra ikinci sıraya yerleşti. 2008’in ilk sekiz aylık ihracat rakamlarına baktığımızda Avrupa’ya ve Amerika’ya olan ihracatın gerilerken Bahreyn, Birleşik Arap Emirlikleri ve Afrika ülkelerinde büyük oranlarda artış gerçekleşmekte. Ancak günlük petrol üretim miktarını 1.5 milyon varil düşürme kararı alan OPEC ülkelerinin bu kararının diğer ülkelere yapılan yatırımlara etkisi ancak uzun vadede anlaşılabilecek bir durum.  Önümüzdeki dönemde de Körfez ülkelerine olan ihracatın hacimsel artışının devam etmesine rağmen ihracat rakamlarında rakamsal bir düşmenin olması bekleniyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Körfez ülkeleri 2010 yılında ortak para birimine geçmeyi hedeflerken 11 Eylül olayları sonrası Körfezden Türkiye'ye gelen şirket sayısı 2008 Haziran itibariyle 2 bin 430’a kadar yükseldi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Körfez ülkelerine yapılan ihracat kalemleri şu şekilde:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birleşik Arap Emirlikleri: Demir-çelik, kıymetli taşlar ve metaller, mineral yakıtlar, elektrikli makineler, otomotiv yan sanayi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Suudi Arabistan: Demir-çelik, otomotiv yan sanayi, halı, mineral yakıtlar, elektrikli makine.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kuveyt: Demir-Çelik, hazır giyim, gıda, dokumacılık ürünleri, makine.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Katar: Demir-çelik, elektrikli makine ve teçhizat, kara ulaşım araçları, metal dışı mineraller, mobilya.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bahreyn: Demir-çelik, gıda, tekstil, mutfak araç gereçleri, inşaat ve yapı malzemeleri.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Umman: Fiber optik kablo, demir-çelik, otomobil, gıda, ayakkabı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yemen: Tekstil, demir-çelik, çimento, oto lastik ve aksamları, tarım aletleri&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Kuzey Afrika&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mısır&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mısır’a baktığımızda bu ülkede yabancı yatırımcılar çok kritik bir öneme sahip olduğundan yabancıların piyasadan çekilmesinden endişe duyuluyor. Mısır’da son yıllarda artan Arap yatırımcılar özellikle Yukarı Mısır bölgesinde yenilenebilir enerji kaynaklarını ve insan gücünü kullanmayı amaçlıyor. Körfez ülkeleri dışında ülkede Çin, Hindistan, Türkiye ve diğer bazı Asya, Güney Amerika ve Arap ülkelerinin de yatırımlarının hızla arttığı bilinmekte. 2008/09 mali yılında toplam dış yatırımın 10 milyar doları bulması beklenen Mısır’da, son dört yılda yapılan dış yatırımların –petrol de dâhil- % 40-60’ını Arap yatırımcılar oluşturuyor. Ayrıca Yukarı Mısır’da yapılacak olan yatırımlar için hükümet tarafından önemli teşvikler sunuluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Küresel ekonomideki yavaşlamayla birlikte Mısır’da, petrol dışı ihraç ürünlerinde bu yılki ihracatı % 35 oranında artırma hedefine de ulaşılamayacağı tahmin ediliyor. Yurtdışından gelecek olan yatırımcıların öneminin farkında olan Mısır’ın, birkaç yıl önce Avrupa ve Amerika ile olan ticaret hacmi toplam ticaretin % 90’ını oluştururken bugün % 65 olması ise ülkede Arap ve Asya ülkelerinden gelen ticari ortakların sayısının arttığını göstermekte. Bununla birlikte ihracatın yarısından fazlasının hala Avrupa ve Amerika’ya yapılıyor olması nedeniyle ihraç ürünlerindeki talep azalmasıyla birlikte Mısır ihracatının da zarar görmesi bekleniyor. 2007 yılında Mısır’ın Amerika’ya yaptığı 7,7 milyar dolara ulaşan ihracat, Mısır Gayrisafi Yurtiçi Milli Hasılası’nın % 7’sini oluşturmakta.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mısır’da 21-22 Ekim tarihleri arasında finansal krizin etkilerini tartışmak üzere Euromoney Konferansı düzenlendi. Kahire’de ‘Mısır’a Yatırım Yap’ sloganı ile gerçekleştirilen ve 600 uluslararası, Arap ve Mısırlı yatırımcının katıldığı Euromoney Konferansı’nda, yaşanan mali krize rağmen Mısır ekonomisinin kredibilitesinin yüksek olduğu belirtildi. Konferansta ele alınan konular arasında önemle üzerinde durulan konu ise yıl içinde ülkede gerçekleşen enerji ve emtia fiyatlarındaki artışlar oldu. Bankacılık siteminin pek çok ülkeden daha iyi olduğunu ifade eden Başbakan Ahmet Nazif, bu yıl %6-7 arasında büyümenin beklendiğini söyledi. Hedeflenen büyüme oranlarına ulaşabilmek için yatırımların (özellikle finansal krizin yaşandığı bir dönemde yatırımcı için daha cazip olan somut projeler arasında sayılabilecek altyapı alanında) ve iç tüketimin artırılması temel hedefler arasında gösterildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mısır Ticaret ve Endüstri Bakanı Raşid Muhammed Raşid de Amerikan Ticaret Odasına yaptığı ziyarette, Amerikan bankacılık sistemi ve vatandaşlar arasında güven sorunun olduğunu, bununla birlikte Mısır için bazı avantajların bulunduğunu belirtti ve son krizin etkisiyle gıda fiyatlarında % 15’lik bir düşme olabileceğini söyledi.  Eğer hükümet ve iş dünyası birlikte hareket etmezse  % 7’lerde beklenen büyüme oranının 2008 yılı için yapılabilecek en kötü senaryolarda % 3-4’lerde olabileceğini, bunun da işsiz sayısında artışa sebep olacağını ifade etti. Dünya ticaretinde gerçekleşecek olan % 9,3’ten % 4,1’e beklenen düşüşle bağlantılı olarak Süveyş Kanalı gelirlerinde de ciddi bir düşme yaşanması Mısır’ın diğer bir kaygısı.[ii]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mısır’ın önemli gelir kaynaklarından sayılan turizmde de küresel finansal krizin olumsuz bir etkide bulunması bekleniyor, oysa son iki yıldan beri bu gelirler rekor seviyeye ulaşmıştı. 2006 ve 2007 yıllarında toplam 9,7 milyar Mısır Poundu olan turizm geliri 2008 yılının ilk yarısında 9,5 milyar Mısır Poundu olarak gerçekleşti. Bu rakam Mısır Gayrisafi Yurtiçi Milli Hasılası’nın % 11’den fazlasını, yabancı para gelirlerinin ise % 19,3’unu oluşturuyor. Ancak turizm gelirlerindeki düşüşün ilerleyen aylarda gerçekleşmesi bekleniyor. Süveyş Kanalı’nın Eylül ayındaki gelirlerinde ise %7 oranında bir gerileme oldu ve Ağustos ayında gerçekleşen 504,5 milyon dolarlık gelir Eylül ayında 469,6 milyon dolara geriledi. Yabancı yatırımlara yönelik kaygı ise ülkeye yatırımın riskli olmasından değil, kredilerdeki düşüşten kaynaklanıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mısır’da son 16 yılın en yüksek enflasyon oranı Ağustos ayında % 23 olarak gerçekleşti. Bu fiyat artışları Mayıs ayında hükümetin memur maaşlarında artışa gitmesinden sonra Mısır borsasında da kayıplar oldu ve Eylül ayının başından itibaren düşüş %35 civarında gerçekleşti.[iii] Harcamalarının büyük bir kısmını gıda maddelerinin oluşturduğu pek çok Mısırlı için merak konusu dünya çapında yaşanan fiyat düşüşlerinin niçin hala gıda fiyatlarına yansımadığı. 80 milyona yaklaşan nüfusunun % 40’ı günlük 2 doların altında bir gelirle yaşayan ve resmi rakamlara göre % 9,1[iv] olmasına rağmen çok daha yüksek olduğu bilinen işsizliğin yaşandığı ülkede halk için yaşanan tartışmalar içinde en fazla önem taşıyan konu gıda fiyatlarının düşüp düşmeyeceği konusu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cezayir – Tunus - Libya –Fas&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tunus’a baktığımızda, devlet yetkilileri tarafından küresel krizin ülkeye etkisinin çok düşük düzeyde olacağı iddia edilmekte. Tunus Merkez Başkanı Tevfik Baccar yaptığı bir açıklamasında krizin ‘bulaşıcı’ etkisi konusunda endişelerinin olmadığını çünkü Tunus’taki finansal yapının diğer ülkelerden farklı olduğunu ve morgage sisteminin bu ülkede diğer ülkeler kadar gelişmemiş olduğunu belirtti.  Ancak özellikle tarım ürünleri, turizm, ihracat ve gurbetçi işçilerin gelirleri nedeniyle Avrupa’ya büyük ölçüde bağlı olan Tunus’ta, finans yetkilileri kriz konusundaki endişelerini daha rahat dile getiriyorlar. Krizin Avrupa’ya ulaşmasının ardından ülkeye yapılan yatırımlarda ve Avrupa’da yaşayan işçilerin gelir transferlerinde düşüşün yanı sıra, Tunus ihracatı ve ülkeye gelen Avrupalı turistlerin sayısında da bir azalma bekleniyor.[v]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cezayir’de de hükümet yetkilileri, ülkede uygulanan finansal stratejiler, ülkenin uluslararası finansal piyasalara tam entegre olmaması ve borçların erken ödenmesinden dolayı, faiz oranı yüksekliği ve likidite krizi gibi sorunlarla kısa vadede yüz yüze gelme ihtimalinin olmadığını belirtmekteler. Bununla birlikte finans uzmanları, krizin negatif etkilerini dünya çapında düşen petrol gelirleriyle bağlantılı olarak temelde hidrokarbona dayanan Cezayir ihracatının getirisinin düşmesi ve buna bağlı olarak yatırımların azalması olarak sıralıyorlar.[vi]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fas’ta da finansal krizin etkisiyle dış yatırımlar, turizm ve ihracat gelirlerinin azalmasıyla birlikte büyüme oranlarının düşmesi bekleniyor. Fas’a 2010 yılında 10 milyon turist gelmesi ve turizm gelirlerinin Gayri Safi Yurtiçi Hâsıla’nın %20’sini bulması tahmin edilse de Avrupa’da yaşanan durgunluktan dolayı bu hedefe ulaşılamayacağı anlaşılıyor. Ancak Merkez Bankası Başkanı Abdul Latif Joahri yaptığı açıklamada, Avrupa’da ihtiyaç duyulacak ucuz tarım işçilerinin Fas’tan sağlanmasının krizin fırsatlarından birsi olacağını söyledi. Ancak Avrupa’da bulunan düşük vasıflı Faslı işçilerin krizden olumsuz etkilenmesi de söz konusu.  Fas Enerji Bakanı da yaptığı açıklamada krizin etkisinin ancak orta vadede ortaya çıkacağını, şu an petrol fiyatları düşse dahi 80 milyar dolarlık bir gelirin 2008 yılı için beklendiğini ve ülke 137 milyar dolarlık yabancı rezervlere sahip olduğu için devam eden projelerde herhangi bir iptalin söz konusu olmadığını açıkladı.[vii]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Afrika’daki en büyük petrol rezervlerine sahip olan Libya’da ise gelecek yılın bütçe hesaplarında petrol fiyatı 45 dolar olarak yapılıyor ve Başbakan Dr. Bagdadi El-Mahmudi Libya Yüksek Ekonomi Komisyonu toplantısında yaptığı açıklamada finansal krizin Libya’ya hiçbir etkisinin olmadığını söyledi.[viii]  Merkez Bankası Başkanı Ferhat Bengdara da yaptığı açıklamada petrol fiyatlarının 45$ a düşmesi durumunda dahi ülkede devam eden gelişmenin aksamayacağını ve 2008 yılı büyüme tahmininin %6,5 olduğunu söyledi.[ix] Libya’da 2008 yılında gerçekleşen %12’lik enflasyonun 2009’da %5-6 civarında olması hedefleniyor ve petrol düşüşlerinden dolayı gelecek yıl büyümenin %6 ya düşmesi bekleniyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Libya’da bulunan Türk yatırımcıların sayısı ise dikkat çekici düzeyde yüksek. Müteahhitler Birliği Başkanı Erdal Eren, son 3 yılda Libya'da alınan işlerin 8 milyar doları aştığını ve 2007'de, 19.5 milyar dolar dış müteahhitlik işinin 4.9 milyar dolarını Libya'da aldıklarını söyledi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kuzey Afrika’ya genel olarak bakıldığında petrol ihraç eden Cezayir ve Libya düşen petrol fiyatlarından etkilenirken, Tunus, Fas ve Mısır gibi gelir kaynakları daha çeşitli olan ülkeler ise turizm, ihracat ve yabancı yatırımların düşmesinden endişeleniyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[i] Crisis GCC to unify stand against crisis,&lt;br /&gt;http://www.zawya.com/story.cfm/sidZAWYA20081026030153/GCC%20To%20Unify%20Stand%20Against%20    (Erişim tarihi 26 Ekim 2008)&lt;br /&gt;[ii] رشيد: نمو الاقتصاد المصري قد يتراجع إلي ٣% .. ومعدلات البطالة سترتفع&lt;br /&gt;http://www.almasry-alyoum.com/article2.aspx?ArticleID=182822&amp;IssueID=1197 (Erişim tarihi 23 Ekim 2008)&lt;br /&gt;[iii]Marking down growth rate, published,  www.gulfnews.com/business/Business_Feature/10255142.html, (Erişim tarihi 29 Ekim 2008)&lt;br /&gt;[iv] http://www.capmas.gov.eg/eng_ver/sdds/SDDS3.htm&lt;br /&gt;[v] Tunisia watchful but unafraid of global financial crisis, http://www.magharebia.com/ cocoon/awi/xhtml1/en_GB/features/awi/features/2008/10/15/feature-01, (Erişim tarihi  27 Ekim 2008 )&lt;br /&gt;[vi]Algerian government reassures people on financial stability, http://www.magharebia.com/cocoon/awi/xhtml1/en_GB/features/awi/features/2008/10/10/feature-01 , (Erişim tarihi 27 Ekim 2008)&lt;br /&gt;[vii] 2010 Tourism Vision Gave New Momentum to the Sector, Minister, http://www.map.ma/eng/sections/economy/2010_tourism_vision/view  (Erişim tarihi 27 Ekim 2008)&lt;br /&gt;[viii] Libya Ready to Avert Financial Crisis, http://www.libyait.com/libya-ready-to-avert-financial-crisis (Erişim tarihi 27 Ekim 2008)&lt;br /&gt;[ix]Libya making 2009 plans based on $45 oil,  http://www.chron.com/disp/story.mpl/business/6073940.html , (Erişim tarihi 28 Ekim 2008)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Serpil Açıkalın&lt;br /&gt;sacikalin8@gmail.com&lt;br /&gt;USAK Ortadoğu Araştırmaları Merkezi&lt;br /&gt;30 Ekim 2008&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2998097783516586030-3915504116497595458?l=sacikalin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='related' href='http://www.usakgundem.com/haber.php?id=26547' title='Finansal Krizin Arap Ülkelerine Yansıması'/><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sacikalin.blogspot.com/feeds/3915504116497595458/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2998097783516586030&amp;postID=3915504116497595458' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2998097783516586030/posts/default/3915504116497595458'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2998097783516586030/posts/default/3915504116497595458'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sacikalin.blogspot.com/2008/10/son-finansal-krizin-arap-lkelerine.html' title='Finansal Krizin Arap Ülkelerine Yansıması'/><author><name>Serpil AÇIKALIN</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09313460798902249210</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_-Y9wV3jtNgg/SPmE8_L55OI/AAAAAAAAAFw/SzsMrt5TUsM/S220/Serpil_Acikalin_USAK.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_-Y9wV3jtNgg/SRqtKc5BJDI/AAAAAAAAAJo/gGVJmfNkG4c/s72-c/Yeni+Resim32.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2998097783516586030.post-2276440961483949525</id><published>2008-10-17T23:23:00.000-07:00</published><updated>2011-05-25T23:20:58.240-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Mısır'/><title type='text'>Mısır’da Hüsnü Mübarek İktidarının 28. Yıldönümü : Mısır Demokrasinin Neresinde?</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_-Y9wV3jtNgg/SPsTXrBGhHI/AAAAAAAAAG4/b0uwUOevYcU/s1600-h/CIMG2972.JPG"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://2.bp.blogspot.com/_-Y9wV3jtNgg/SPsTXrBGhHI/AAAAAAAAAG4/b0uwUOevYcU/s320/CIMG2972.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5258818287290451058" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_-Y9wV3jtNgg/SPsOiWOp2gI/AAAAAAAAAGo/V0fv_GA_3WE/s1600-h/CIMG2655.JPG"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://4.bp.blogspot.com/_-Y9wV3jtNgg/SPsOiWOp2gI/AAAAAAAAAGo/V0fv_GA_3WE/s320/CIMG2655.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5258812973130570242" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_-Y9wV3jtNgg/SPsNtv9A1kI/AAAAAAAAAGg/YD07mndcrBU/s1600-h/CIMG2781.JPG"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://4.bp.blogspot.com/_-Y9wV3jtNgg/SPsNtv9A1kI/AAAAAAAAAGg/YD07mndcrBU/s320/CIMG2781.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5258812069502834242" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Serpil Açıkalın&lt;br /&gt;15 Ekim 2008, Çarşamba&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Enver Sedat’ın El-Cihad örgütü tarafından öldürülmesinden sekiz gün sonra, 14 Ekim 1981’de, Hüsnü Mübarek’in Devlet Başkanlığına atanmasının ardından tam 27 yıl geçti. 27 yılın sonra Mısır, bugünlerde hala ifade özgürlüğü davalarıyla meşgul. Hapiste pek çok gazeteci, akademisyen ve düşünür bulunmakta. Bir çok dava da hala sürmekte. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mübarek, “geleceğimizin en iyi garantisi demokrasidir ”[1]  açıklamalarıyla iktidara gelişinin ilk yıllarında kendisini demokrasinin savunucusu olarak göstermişti. Bu açıklamalar Mısır’da ve tüm dünyada Mısır konusunda iyimser bir havaya neden olmuştu. Ancak aradan geçen yıllar boyunca ülkede yaşanan demokrasi ihlalleri, fakirlik, olağanüstü hal kanunu, yolsuzluklar, ülkedeki radikal İslamcı hareketler ve ard arda çöken binalar Mısır gündemini işgal etti. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mübarek’in ‘kalbi durana kadar’ iktidarda kalacağına dair yaptığı açıklamalar bir yana, ülkede Batılı anlamda ideal bir demokrasinin olmadığı halk ile yapılan en sıradan diyaloglarda dahi açığa çıkmaktadır. Örneğin bir kitapçıya girerek “Mısır-Demokrasi ilişkisi konusunda bir kitap arıyorum” dediğinizde “Mısır’da demokrasi yok ki” şeklinde bir cevap  alınabilir. Ya da muhalif bir arkadaşınız Mübarek’in 1984 yılında Meclis’te yaptığı işareti göstererek, “o zaman bize sadece iki dönem iktidarda kalacağına dair söz vermişti ama beşinci döneminde ve hala ülkeyi yönetiyor” diyebilir. Ayrıca Mısır’da demokrasi ile ilgili internetten yaptığınız aramalar neticesinde ülkedeki demokrasi ve seçimlerle ilgili yapılan espirilerin fazlalığının dikkat çekici ölçüde olduğu da görülecektir.[2] 2005 seçimleri sonrası Mübarek’in en güçlü rakibi olan dönemin Gad(yarın anlamındadır) Partisi Başkanı Dr. Ayman Nur da dahil olmak üzere, Mısır’da halen hapiste yatan demokrasi mağduru yüzlerce kişi vardır.&lt;br /&gt;Demokrasi ve insan ihlallerinden bazılarına yakından bakacak olursak, ilk akla gelen kişi şüphesiz ki Ayman Nur’dur. Nur’un, 2005 seçimlerinde resmi olarak % 7 oy aldığı açıklansa da aslında bağımsız kaynaklarca Hüsnü Mübarek karşınındaki en güçlü rakip olarak %13 oranında oy aldığı iddia edilmişti. Seçimlerde evrakta sahtecilik yaptığı suçlamaları ile hapse atılan Nur, beş yıllık hapis cezasının sona ermesini beklerken gazetelere ve yabancı liderlere hapisten mektuplar göndermeye devam ediyor. Sağlık durumu da zaman zaman kötüleşen Nur, Mübarek’ten sağlık şartları nedeniyle af istemesine rağmen bu talebi de kabul edilmedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diğer isimler arasında, son haftalarda hakkındaki dava ile gündeme gelen İbrahim İsa yer almaktadır. 2007 yılının Ağustos ayında internet ve SMS mesajları ile Başkan Mübarek’in sağlığının kötüye gittiği, sağlık problemleri nedeniyle olayları hatırlayamadığı ve hatta öldüğü yönündeki söylentiler yayılmıştı. Bu söylentilerin ardından, özellikle muhalif yönleriyle öne çıkan bağımsız gazetelerde bu durumu haber yapan editörler hakkında davalar açıldı. Ayrıca medyada yapılan yorumlar neticesinde yabancı yatırımcıların yatırımlarını borsadan çekerek 350 milyon dolardan fazla kayıp yaşandığı da öne sürüldü. Bu editörler arasında en popüler olan yazar ise Mübarek karşıtı söylemlerini her yazısında ortaya koyan El-Düstur gazetesi editörü ve baş yazarı İbrahim İsa oldu. Mübarek’in komada olduğu yönündeki haberleri  Mübarek’e yakın sağlık ekibine dayandırarak veren İsa, Mısır Ceza Kanununun 188. Maddesi gereği ‘toplumun huzurunu ve ulusal istikrarı bozucu yanlış bilgi vermekten’ altı ay hapis cezasına çarptırıldı. Alınan karar sonrası temyize gidildi ve 28 Eylül 2008 tarihinde, 2007 yılından beri bekletilmekte olan davada başlangıçta verilen altı aylık hapis cezası iki aya indirildi. Daha sonra Mübarek tarafından hapis cezasının affedildiği İsa'ya İçişleri Bakanlığı tarafından iletildi. Af kararı sonrası Devlet Başkanlığı Sözcüsü Süleyman Avad tarafından afla ilgili yapılan açıklamada Mübarek’in, ‘Fikir, ifade ve basın özgürlüğü konusundaki endişeleri ve devlet ile hiçbir Mısır vatandaşı arasında tartışmaya girilmemesi amacıyla’ bu af kararının çıkarıldığı ifade edildi.  İsa, af sonrası yaptığı değerlendirmede aftan dolayı memnun olduğunu, ancak muhalif ysönünün devam edeceğini açıkladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu tarz davaların Mısır’ın uluslararası imajına zarar verdiğinin farkında olan hükümet, Mısır Basın Sendikası Başkanı Makram Muhammed Ahmed’in de söylediği gibi ‘akıllıca bir adım’ atmıştır denilebilir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugünlerde ise Mısır’da başka bir basın davası gündemi meşgul etmekte. Muhalif gazete El-Fecr (şafak anlamındadır) tarafından El-Ezher Şeyhi Muhammed Seyyid Tantavi’nin Papa XVI. Benedikt’i ziyareti sonrasında gazetede yayınlanan ‘Büyük Vatikan Şeyhi’ yazısı ve kendisini Papa kıyafetleriyle gösteren resimlerin ardından Tantavi tarafından açılan dava sonuçlanmıştır. Buna göre gazete yazarı Muhammed el-Baz ve gazete editörü Adil Hammuda hakkında 80.000’er Mısır Poundu[3] para cezası ödemeleri kararlaştırılmıştır. Bu noktada hatırlatmak gerekir ki, Tantavi Mısır toplumun tarafından hükümetin temsilcisi olarak görülmekte ve verdiği fetvalar Mübarek hükümetinin görüşleri olarak algılanmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rejimle ilgili yaptığı eleştiriler nedeniyle hakkkında davalar açılan diğer bir isim ise İbni Haldun Araştırma Merkezinin Başkanı olan sosyolog Prof. Dr. Saadeddin İbrahim’dir. İbrahim özellikle yabancı basında Mısır’daki anti-demokratik uygulamaları Batı dünyasına aktaran ve bu uygulamalardan dolayı Amerikan yardımlarının kesilmesi gerektiğini söyleyen bir isim olarak tanımlanmaktadır. Kendisi hakkında da 2000 yılından itibaren devam eden davalar vardır. Özellikle yabancı basında yayınlanan yazıları nedeniyle Mısır’ın imajını kötü yansıttığı iddia edilen Saadeddin İbrahim de iki yıllık hapis cezasına çarptırılmıştı. 13 Ekim'de görülen davada İbrahim’in mahkemesi 8 Aralık 2008 tarihine ertelendi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yukarıda sayılan örnekler Mısır’da yaşanan davaların uluslararası basına en fazla yansıyanları olmakla birlikte, internet üzerinden açılan bloglar vasıtasıyla hükümet aleyhinde yazılan yazılar hakkındaki davalar ve hemen her gün Müslüman Kardeşler üyesi olan öğrenci ve işadamlarına yönelik tutuklamalar devam etmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mısır, Mübarek’in iktidardaki 28. yıl dönümü haftasında, basın ve akademik özgürlükleri tartışmakta ve muhalif yönleriyle tanınan gazeteciler adına açılan davalar ve davalar sonucu verilen cezalar uluslararası gündeme yansımaktadır.  Her ne kadar El-Düstur gazetesi editörü ve başyazarı İbrahim İsa hakkında geçtiğimiz günlerde af kararı çıkarılmış olsada Mısır kanunları bu haliyle kaldığı sürece ülkede yaşanan basın özgürlüğü tartışmalarının da devam edeceği açıktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[1]  Maye Kassem, Egyptian Politics, London: Lynne Rienner Publishers, 2004, s.26.&lt;br /&gt;[2] Aslında bu örnekler ülkede demokrasinin belli ölçülerde var olduğunun da göstergesidir.&lt;br /&gt;[3]  1 Dolar yaklaşık 5,5 Mısır Poundu’dur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Serpil Açıkalın&lt;br /&gt;USAK-Ortadoğu Araştırmaları Merkezi&lt;br /&gt;sacikalin8@gmail.com&lt;br /&gt;15 Ekim 2008, Çarşamba&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2998097783516586030-2276440961483949525?l=sacikalin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='related' href='http://www.usakgundem.com/haber.php?id=25923' title='Mısır’da Hüsnü Mübarek İktidarının 28. Yıldönümü : Mısır Demokrasinin Neresinde?'/><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sacikalin.blogspot.com/feeds/2276440961483949525/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2998097783516586030&amp;postID=2276440961483949525' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2998097783516586030/posts/default/2276440961483949525'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2998097783516586030/posts/default/2276440961483949525'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sacikalin.blogspot.com/2008/10/msrda-hsn-mbarek-iktidarnn-28-yldnm-msr.html' title='Mısır’da Hüsnü Mübarek İktidarının 28. Yıldönümü : Mısır Demokrasinin Neresinde?'/><author><name>Serpil AÇIKALIN</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09313460798902249210</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_-Y9wV3jtNgg/SPmE8_L55OI/AAAAAAAAAFw/SzsMrt5TUsM/S220/Serpil_Acikalin_USAK.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_-Y9wV3jtNgg/SPsTXrBGhHI/AAAAAAAAAG4/b0uwUOevYcU/s72-c/CIMG2972.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2998097783516586030.post-7582985808949669587</id><published>2008-09-16T04:23:00.000-07:00</published><updated>2011-05-25T23:24:56.058-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Mısır'/><title type='text'>Mübarek Sonrası Dönem Tartışmaları</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_-Y9wV3jtNgg/SPsQ0w1_7aI/AAAAAAAAAGw/LKZ01DFdvoQ/s1600-h/CIMG3235.JPG"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://4.bp.blogspot.com/_-Y9wV3jtNgg/SPsQ0w1_7aI/AAAAAAAAAGw/LKZ01DFdvoQ/s320/CIMG3235.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5258815488535817634" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_-Y9wV3jtNgg/SPsJ9d-buNI/AAAAAAAAAGQ/tSRatIcn1xE/s1600-h/CIMG2737.JPG"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://2.bp.blogspot.com/_-Y9wV3jtNgg/SPsJ9d-buNI/AAAAAAAAAGQ/tSRatIcn1xE/s320/CIMG2737.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5258807941508348114" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Mübarek Sonrası Dönem Tartışmaları&lt;br /&gt;Serpil AÇIKALIN, USAK&lt;br /&gt;6 Eylül 2008&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mısır, ülkedeki 'demokratik olmayan uygulamalar' ve yaşanan fakirlik nedeniyle ulusal ve uluslararası basın tarafından sık sık eleştirilere maruz kalsa da, sahip olduğu kültürel / tarihi miras ve bölgeler arası önemli konumu dolayısıyla, süper güçler ve Avrupa tarafından ikili görüşmelerde ve arabuluculuk faaliyetlerinde başvurulan önemli bir bölgesel güçtür. Ülkede yayınlanan hükümet yanlısı gazetelere bakıldığında da Hüsnü Mübarek’in yoğun olarak farklı ülke liderleriyle yaptığı görüşmeler ve bölge sorunlarıyla ilgili gösterdiği çaba takdire şayan bir şekilde Cumhurbaşkanının dış politikada ne kadar başarılı olduğunu göstermektedir. Amerika ile son yıllarda yaşanan gerginlikler göz ardı edildiğinde, Akdeniz İçin Birlik görüşmelerinde ve Afrika Birliği Konferansı'nda Mısır’ın öncü rolü üstlenmesi, Arap Birliği’nin ve diğer pek çok Arap ve Afrika Organizasyonunun Kahire’de konumlanmış olması, bir zamanlar Nasır tarafından amaçlanan Mısır’ı Arap dünyası, İslam ülkeleri ve Afrika’da merkezi güç haline getirme amacına[1] uygun politikalar izlendiğini göstermektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Örnegin, Lübnan’da istikrarın sağlanması, İsrail-Filistin çatışmasında çözüm yollarının aranması, Irak savaşı ve Iran gibi gündemdeki konulara yoğunlaşan Hüsnü Mübarek, Agustos ayında bölge sorunlarını görüşmek üzere Suudi Kralı Abdullah, Umman Sultanı Kabus Bin Said ve Lübnan Başbakanı Fuad Sinyora’yı İskenderiye de biraraya getirirken; takip eden hafta İsrail Savunma Bakanı Ehud Barak’ı İskenderiye’de ağırladı. Bununla birlikte aynı tarihlerde ülke, Hamas ve el-Fetih taraflarının görüşmelerinde de ev sahipliği yapmaktaydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uluslararası plandaki tüm bu gelişmeler Mısır basınında takip edildiğinde dikkat çeken nokta, Hüsnü Mübarek hükümetinin dış politikaya yoğunlaşarak, iç sorunlarla ilgili oğul Cemal Mübarek’in ön plana çıkıyor olmasıdır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hükümet yanlısı gazeteler incelendiğinde Cemal Mübarek’in ülke içinde yaptığı ziyaretler ön plana çıkarken; muhalif yazarları ve hükümet karşıtı haberleri ile ülkede aynı zamanda önemli bir okuyucu kitlesinede sahip mustakil ve muhalif gazeteler son haftalarda Cemal Mübarek’in babasının halefi olacağı yönünde tartışmaları gündeme getirmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Önceki hafta, Libya lideri Muammer Kaddafi’nin oğlu Seif İslam El-Kaddafi’nin, ülkesindeki insan hakları uygulamalarını ve politikacıları eleştirdiği konuşmasından sonra dünya basınında olduğu gibi Mısır’da da tartışmalar tekrar Mübarek sonrası döneme yoğunlaştı. Oğul Kaddafi, ister monarşi isterse cumhuriyet ya da sultanlık olsun Arap rejimlerinde yaygın olarak uygulanan babadan oğula devrolan liderliğe karşı olduğunu ve kendisinin sivil toplumun bir üyesi olarak hayatına devam etmek istediğini belirtmişti. Bu açıklmayı takiben Mısır’ın muhalif gazetelerinden El-Dustur’da tam sayfa olarak yayınlanan yazıda[2] Cemal Mübarek, Libya lideri Muammer Kaddafi’nin oğlu Seif İslam El-Kaddafi’nin yaptığı gibi politikadan çekildiğini açıklamaya davet edildi. Aynı çağrı ülkedeki pek çok muhalif gruplar tarafından yapılmakta ve Suriye benzeri Hafız Esad sonrası Beşar Esad örneğinde olduğu gibi bir uygulamadansa oğul Mübarek’in Kaddafi’yi örnek alması gerektiği vurgulanmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;45 yaşındaki Cemal Mübarek, Amerikan Üniversitesi’nde İşletme üzerine lisans ve yüksek lisansını tamamladıktan sonra Bank of Amerika’nın Mısır ve Londra şubelerinde çalıştı. Aynı zamanda 4 Mayıs 2007 yılında Mısırlı bir işadamının kızıyla yaptığı evlilikle de gündeme geldi. Oğul Mübarek, Ulusal Demokratik Parti’nin Siyasi Komitesinde ve Siyasi İşler Yüksek Konseyinde başkanlık yapmaktadır ve ozellikle iş dünyasından arkadaşlarını partide yüksek kademelere atadigi icin yoğun eleştirilere maruz kalmıştır. 2005 yılının Şubat ayında anayasanın 76.maddesinde yapılan değişiklikle Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde aday olabilmek için herhangi bir partinin Siyasi Komitesinde en az bir yıl süreli üye olunması gerekmektedir. Bu durumda Cemal Mübarek’in partinin ikinci adamı konumundaki bu pozisyonda hala devam ediyor olması 2006 yılında Siyasi Komitenin eski üyelerini görevden alarak kendi seçtiği üyeleri ataması ve bunu örneğin Tarım Bakanı Yusuf Vali örneğinde olduğu şekilde yolsuzlukla mücadele ettiğini söyleyerek yapması dikkat çekicidir.  Her ne kadar Cemal Mübarek kendisiyle yapılan televizyon ve gazete röportajlarında Cumhurbaşkanlığı için herhangibir talebinin olmadığını belirtiyor ve 80 yaşındaki Hüsnü Mübarek oğlunun miras devralmayacağını ifade etmek için ‘Mısır Suriye değildir’ açıklamaları yapıyor olsa da, ozellikle baba Mübarek’in vekil Cumhurbaşkanı atamamak konusunda ısrarlı oluşu kendisine yapılan eleştirileri haklı çıkarmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ulusal Demokratik Parti Siyasi Komite Başkanı olan Cemal Mübarek, gazetelerde yolsuzluklarla mücadele, sosyal adalet ve ülkedeki fakirlik sorununa çözüm arayışları gösteren bir portre olarak iç politika konularında halktan kabul görmeyi amaçlamaktadır. Ülkede yaşanan ekmek krizi sırasında da Cemal Mübarek, sorunun kısa bir süre içinde çözüleceğine ve 2011 yılında memur maşlarının iki katına çıkarılacağına ilişkin açıklamalarda bulunmuştu. Ekonomik Gelişme Bakanlığı, Dünya Bankası ve Birleşmiş Milletler Gelişme Fonu(UNDP) ortak çalışması ile ülkedeki 1000 fakir köy için koşulların iyileştirilmesini amaçlayan projesi kapsamında köyleri ziyaret eden Cemal Mübarek, köylerde içme suyu, yolların yapımı, sağlık hizmetleri ve gençlik hizmetleriyle ilgili vaatler vererek yüksek ekonomik büyüme oranlarına vurgu yapmakta ve geçen ay %23.1 olarak kaydedilen enflasyon oranını düşüreceğine dair vaatler vermektedir. 1-3 Kasım tarihleri arasında gerçekleşecek olan beşinci Ulusal Demokratik Parti yıllık kongresi öncesinde Cemal Mübarek’in ülkenin güneyindeki Yukarı Mısır’da bulunan Beni Suef’e bağlı Nana köyüne (ülkenin en fakir köyü) yaptığı ziyaret sırasında halk ile kurmaya çalıştığı diyalog ve hükümet destekli gazetelerin yapılan ziyareti ön plana çıkartması ve gazetelerde yayınlanan fotoğraflar gezinin amacına ulaşmasına hizmet etmiştir. Popularitenin artırılması için izlenen yollardan bir diğeride ulusal Milli Takımın(Al-Ahly) idmanlarının izlenmesi ve takımın havaalanında karşılanmasıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son iki yıl içinde özellikle ülkedeki ekonomik faaliyetlere yoğunlaşması, uluslararası toplantılarda Mısır’ı temsil etmesi ve 2006 yılında yaptığı Beyaz Saray ziyaretinde Bush ile görüşmesi muhalefetin giderek Cemal Mübarek’in bir sonraki lider olacağı yönündeki tahminlerini güçlendirmektedir. Cemal Mübarek’in 2011 seçimlerinde olası liderliğiyle ilgili olumlu olan yön askeri kökenli değil sivil ve genç bir lider adayı olarak konumlanmasıdır. Bununla birlikte babasının yaptığı gibi uluslararası medyayı ve ülkedeki muhalif medyayı sert bir dille eleştirimesi ve 2008 yılında yapılan yerel seçimlerde oğul Mübarek’e yakın olan adayların yer alması ve işadamları ile olan yakın ilşkisi muhalif kanat tarafından ağır bir şekilde eleştirilmektedir. Cemal Mübarek 2006 yılında Mısır’ın Nükleer Enerji faaliyetlerine tekrar baslayacagini açıklayarak -toplum nezdinde Şii karakterinden dolayı kötü imaja sahip olmasına rağmen- nükleer programı ve Amerika’ya karşı gösterdiği dirençle büyük sempati kazanan İran benzeri bir uygulama ile ulusal gururun kazanılmasına hizmet etmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Halk nezdinde ise baba Mübarek ve oğul Mübarek’i karşılaştırdığında oğul Mübarek’in daha liberal olduğunu savunan kesimin yanı sıra, cumhuriyet tarihinde ne Nasır, ne Sedat ne de Mübarek’in halk tarafından seçilmediğini vurgulayanların sayısı da azımsanmayacak kadar fazladır. Örneğin müstakil bir gazete olan Masr Al-Youm’de Macdi el-Callad tarafından yapılan bir yorumda ‘Sina Yarımadası İsrail tarafından işgal edilirse ne yaparsınız?’ sorusuna üç üniversite öğrencisinin verdiği yanıtlar şöyle:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birinci öğrencinin ‘tabiki ülkemi savunurum’,  ikinci öğrencinin ‘savunmam’ ve üçüncü öğrencinin ‘bu konuda düşünmem gerekiyor’ şeklinde verdiği yanıtlar ülkede özellikle muhalif kanat tarafından büyük bir tartışmaya neden olmuş durumda. Yazar, ikinci öğrenciye savunmama sebebini sorduğunda aldığı yanıt “savaşa giden bir kişi için ülkesinin kendisine ait olduğunu hissetmesi, bu ülkede sıcaklık ve güvenlik içinde olması ve hükümetinin adalet ve eşitlik temelli politikalar izlemesi gerekir” şeklindedir. [3]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aynı şekilde Şura Konseyi'nde önceki hafta çıkan yangının ardından, yangın konusunda üzüldüğü tek noktanın yapının içinde milletvekillerinin olmaması olduğunu belirten Masr El-Youm yazarı Mahmud el Karduşi de[4] ülkedeki vatan sevgisini sorugulamaktadır. Yazar tarihi yapıda ortaya çıkan yangının ardından, Muhammed Ali Paşa’dan muhtemel lider Cemal Mübarek’e dek tüm liderlerin seçiminde söz hakkı olmayan bir halkın kendisini bu tarihi yapıya bağlı hissetmesi içinde bir sebeb görmediğini ifade etmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cemal Mübarek’in 2011 yılında Mısır Cumhurbaşkanı olması durumunda bölgede Suriye, Ürdün ve Fas’ta gerçekleşen babadan oğula geçen liderlik benzeri bir uygulama olacaktir. Camp David anlaşmasının devamı, Amerika ve Avrupa ile ilişkilerin devamı gözönüne alındığında Cemal Mübarek politik İslam’ı temsil eden Müslüman Kardeşler’e meclisteki diger zayif partilere karşı bir alternatif olarak gorulmekte ve uluslararası alanda avantajlı bir konumda bulunmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[1] Denis J. Sullivan and Sana Abed-Kotob, Islam in Contemporary Egypt, pg.11&lt;br /&gt;[2] Al Dustur, 27 Ağustos 2008&lt;br /&gt;[3] Haaretz, 27 Ağustos 2008&lt;br /&gt;[4] Masr Al Youm, 24 Ağustos 2008&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Serpil AÇIKALIN, USAK &lt;br /&gt;6 Eylül 2008, Cumartesi&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2998097783516586030-7582985808949669587?l=sacikalin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='related' href='http://www.usakgundem.com/haber.php?id=24207' title='Mübarek Sonrası Dönem Tartışmaları'/><link rel='enclosure' type='' href='http://www.usakgundem.com/haber.php?id=24207' length='0'/><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sacikalin.blogspot.com/feeds/7582985808949669587/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2998097783516586030&amp;postID=7582985808949669587' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2998097783516586030/posts/default/7582985808949669587'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2998097783516586030/posts/default/7582985808949669587'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sacikalin.blogspot.com/2008/09/mbarek-sonras-dnem-tartmalar.html' title='Mübarek Sonrası Dönem Tartışmaları'/><author><name>Serpil AÇIKALIN</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09313460798902249210</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_-Y9wV3jtNgg/SPmE8_L55OI/AAAAAAAAAFw/SzsMrt5TUsM/S220/Serpil_Acikalin_USAK.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_-Y9wV3jtNgg/SPsQ0w1_7aI/AAAAAAAAAGw/LKZ01DFdvoQ/s72-c/CIMG3235.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2998097783516586030.post-2143351094373881915</id><published>2008-05-29T02:01:00.000-07:00</published><updated>2011-05-25T23:42:20.808-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Mısır'/><title type='text'>Mısır'da Fakirlik ve Sokaklara Yansıması</title><content type='html'>&lt;a href="http://bp1.blogger.com/_-Y9wV3jtNgg/SEU-QODaXkI/AAAAAAAAAFM/Lr4V2Q8KasQ/s1600-h/CIMG2262.JPG"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://bp1.blogger.com/_-Y9wV3jtNgg/SEU-QODaXkI/AAAAAAAAAFM/Lr4V2Q8KasQ/s320/CIMG2262.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5207636992495083074" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://bp1.blogger.com/_-Y9wV3jtNgg/SEU-RcAlG4I/AAAAAAAAAFU/Shqxd-gGuio/s1600-h/CIMG2265.JPG"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://bp1.blogger.com/_-Y9wV3jtNgg/SEU-RcAlG4I/AAAAAAAAAFU/Shqxd-gGuio/s320/CIMG2265.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5207637013421169538" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;Mısır'da Fakirlik ve Sokaklara Yansıması&lt;br /&gt;Serpil AÇIKALIN, USAK&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fakirlik kavramı, fakirlik oranının tespitinde araştırma yapan kurum / kişilerin kullandığı farklı metodolojiler nedeniyle, farklı şekillerde tanımlanmakta ve aynı dönem ve topluluk için dahi araştırmalarda ulaşılan sonuçlar büyük farklılıklar gösterebilmektedir. Fakirlik indekslerinde tanımlanan mallar için tüketim seviyeleri kullanılırken, subjektif fakirlik tanımlamalarında görüşülen bireylere sorulan sorular sonucu alınan yanıtlar önem arz etmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bireylerin temel fiziksel, insani ve sosyal kaynaklara ulaşabilmesi fakirlik araştırmalarında kullanılan önemli verilerdir. Ekonomik varlıklar ele alındığında ekilebilir alanların var olması, temiz suya ulaşım, verimli işlerde çalışma şansını yakalayabilmek, fiziksel ve finansal sermayenin var olması; insani varlıklar ele alındığında iyi bir eğitime ve sağlıklı bir yaşama sahip olmak; sosyal varlıklar ele alındığında ise halka sunulan hizmetlerin kalitesi, toplumda var olan bilgi akışı ve sosyal destek sistemlerinin var olması [1] fakirlik düzeyinin ölçülmesinde göz önünde tutulan temel göstergelerdir. Ancak tüm bu veriler bir yana, özellikle yeterli yaşam alanlarının ve iklim koşullarının nispeten yetersiz olduğu Mısır gibi ülkelerde “insan” kavramının üzerinde tekrar düşünülmesi ve bunun ülke için en önemli “kaynak” olduğunun unutulmaması gerekir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüm yaklaşım farklılıklarını göz önünde tutmakla birlikte, dünya çapında büyük sıkıntılara yol açan gıda krizinin de etkisiyle Mısır’da son dönemde yaşanan enflasyon artışının toplumda uyandırdığı rahatsızlık giderek artmaktadır. Karşılaştığım akademisyenler, Yukarı ve Aşağı Mısır’da görme şansını bulduğum köyler, kasabalar ve halkla yaptığım kişisel görüşmeler sonucu daha fazla hissedilmeye başlanan fakirliğin toplumdaki kıvılcımlanmaları artırması dikkat çekici düzeydedir. CAPMAS (Mısır İstatistik ve Kamu Mobilizasyonu Merkezi) tarafından 2008 Mart ayında enflasyon oranı % 15.8 olarak açıklanmıştır. Ocak 2008’de açıklanan enflasyon oranı ise % 11,5 idi. Birleşmiş Milletler Dünya Gıda Programı (UNWFP)’nın açıklamasına göre ise bu yılın başından itibaren gıda ve hizmet fiyatları Mısır’da % 50 oranında artmıştır. Sokakta konuştuğunuz herhangi bir Mısırlı, son aylarda un, pirinç, şeker ve yağ gibi temel ihtiyaç maddelerinde gerçekleşen fiyat artışları nedeniyle artan rahatsızlığını şikayet konusu etmekte ve mesela 6 Mısır Pound’undan 10 Mısır Pound’una yükselen yağ fiyatları nedeniyle ne kadar zor durumda kaldığını dillendirmektedir.&lt;br /&gt;Mısır’da 1970’lerden itibaren Enver Sedat tarafından uygulanmaya başlanan İnfitah politikaları sayesinde artan ekonomik liberalleşmenin toplumda hala açık olmayan etkileri mevcuttur. Bu dönemde Nasır zamanında yaşanan millileştirme politikalarının aksine; devletin rolünün azaltılmış, özel sektör ve yabancı sermaye teşvik edilmiştir. Türkiye de dahil pek çok gelişmekte olan ülkede uygulanan ithal ikameci politikaların globalleşen dünyada yerini liberalleşmeye bırakması sonucu, ekonomik büyümede ve iş olanaklarında görülen artışa rağmen yeniden dağıtımı yapılmayan gelir ve zenginlik, 1980’lerden itibaren toplumda zengin ve fakir kesim arasındaki farkın giderek artması sonucunu doğurmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mısır’da yaşayan sıradan bir yabancı için en çok dikkat çeken, ülkedeki genel fakirlik ve sınıflar arası uçurumun ne kadar derin olduğudur. Dünya Bankası verilerine göre fakirlik oranının % 40’larda olduğu Mısır’da son dönemde gazetelere yansıyan ve gündemde önemli bir yer tutan konu, beledi ekmek (köy ekmeği) almak için saatlerce fırınların önünde bekleyen insanların çokluğudur. 80 milyona yaklaşan nüfusa sahip olan Mısır’da, toplam 23.664 adet fırının 17.002’si devlet tarafından sübvanse edilen ekmeği satmaktadır. Yıllık 14 milyon tonluk buğday tüketimi yapılan ülkede tüketimin yarısı ithal edilmektedir. Buğday ithalatının en fazla yapıldığı ülke olan Amerika’yı Rusya, Fransa, Kazakistan, Arjantin ve Avustralya gibi ülkeler takip etmektedir.[2] Beledi ekmek fiyatı 5 Plasta iken sıradan bir ekmeğin fiyatının 30-60 Plasta civarında olması halkın devlet tarafından ucuz un sağlanarak daha düşük fiyata ekmek satan fırınların önünde neredeyse ölüme varan bir izdiham yaratmasına neden olmaktadır.[3] Son üç ayda ülkede ekmek yüzünden yaşanan izdihamlar sonucu ölen insan sayısı 11’i bulmuştur.  Ayrıca devlet tarafından sübvanse edilen indirimli unun bazı fırın sahipleri tarafından kara borsada satılması sonucu yetersiz olan ucuz ekmeğin üretimi daha da düşmektedir. Devlet tarafından işletilen fırınlara 50 kilosu 8 Mısır Pound’una satılan indirimli un, kara borsada fırıncılar tarafından bir çuvalı 200 Mısır Pound’undan alıcı bulabilmektedir ve fırıncılar bu durumu düşük gelirlerine bağlayarak açıklamaktadır.[4]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son yıllarda Hükümet tarafından yapılan ekonomik reformlar kapsamında vergilerde ve gümrüklerde yapılan düzenlemeler, ihracatı ve gerek iç, gerekse dış yatırımı teşvik edici uygulamalar ve Körfez ülkelerinde artan petrol gelirlerinin Avrupa ve Amerika yerine bölgede kalarak Mısır gibi ülkelerde yatırıma dönüşmesi sonucu geçen yıl Mısır’da % 7,2’lik ekonomik büyüme gerçekleşmiştir. Ancak sokaktaki insanın günlük hayatına yeterince yansımayan ekonomik refah ülkedeki en yaygın sorulardan bir tanesi haline dönüşmüştür. Hızlı büyümeye karşın devam eden fakirliğin başlıca nedenleri artan nüfus ve işsizliktir. Toplumda en zor durumda yaşayanlar devlet dairelerinde ortalama 200 ila 500 Mısır Pound’u arasında maaşla çalışan kişilerdir. Geçmişte uygulanan üniversite mezunlarına devlet kurumlarında iş garantisi politikasının artık uygulanmıyor olması ve devlet kurumlarında maaşların çok düşük olması üniversitede okuyan gençlerin özel sektöre yönelmesine neden olmaktadır. Ancak yetersiz olan iş imkanları nedeniyle özel kurumlarda iş bulmak giderek zorlaşmaktadır. CAPMAS tarafından yapılan araştırmaya göre 2006 yılında yaşları 15 ile 64 arasında değişen çalışabilir iş gücü 22.878.100 kişi iken işsiz sayısı 2.434.300 kişidir. Bunun yanı sıra dünya piyasalarında son iki yıl içinde % 143 oranında artan buğday fiyatı, % 101 oranında artan mısır fiyatı ve % 44’lük artış gösteren yağ fiyatları temel ihtiyaç maddelerinde yaşanan sıkıntıyı üst düzeye çıkartmıştır. 2005 yılı Dünya Bankası verilerine göre, nüfusun % 40’ı yıllık 1854 Mısır Poundu (günlük 5 Mısır Poundu - ortalama 1 $-) olan fakirlik sınırının altında yaşamakta ve nüfusun % 10’luk bölümü günlük 2,7 Mısır Poundu ile hayatını devam ettirmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;18 Mart Doktorlar Günü dolayısıyla Doktorlar Sendikası tarafından yapılan gösteride de ortak şikayet konusu düşük olan doktor ücretleri olmuştur. Gösteri sırasında 3 yıldır doktorluk yapan bir kişi 225 Mısır Pound’u olan maaşı dolayısıyla şikayet etmiştir.[5] Aynı şekilde maaşlarından memnun olmayan akademisyenler tarafından zaman zaman gösteriler düzenlemektedir. Son aylarda gündemi fazlasıyla meşgul eden fiyat artışları ve ülkede yaşanan fakirlik nedeniyle 6 Nisan Pazar günü yapılacağı söylenen ve günler öncesinden cep telefonlarına gönderilen mesajlar ve internet aracılığıyla yayılan iş bırakma eylemi ve yasadışı gösteri, Tahrir Meydanı, Abbasiye ve Roxy gibi merkezlerde konuşlandırılan polisler ve Başbakan Ahmet Nazif’in bir gün önceki uyarısı nedeniyle istenilen yankıyı uyandıramamış  olsa da; Nil Deltası’nda bulunan Mahalle El-Kübra’da aynı gün ve takip eden gün yapılan gösterilerde bir kişi hayatını kaybetmiştir.  Bu tarihte Mısır halkının caddeleri boşaltmış olmasının gerçekten evde oturma yönündeki çağrıya olumlu bir cevap mı yoksa yaşanması muhtemel olan bir karmaşaya karışmamak için mi olduğu ise hala tartışmalıdır. 4 Mayısta yapılması için çağrıda bulunulan ancak katılımın çok az olduğu gösterinin ertesi günü ise kamu çalışanlarına yapılacak olan % 30’luk maaş artışını karşılamak için meclisten geçirilen benzin fiyatlarına yapılan % 35’lik zam da toplum nezdinde rahatsızlığa neden olmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mısır’da yaşanan ekmek ve gıda sıkıntısı bu yıl gösterime giren Tabbak El-Reis (Başkanın Aşçısı) isimli filme de konu olmuştur. Pek çok Mısırlının yediği beledi ekmek,  filmde bakanlara sunulmakta ve ekmekten çıkan taşlar nedeniyle yenilememektedir. Filmde gösterilen sahnelere benzer bir şekilde kalitesi ve besin değeri düşük olan beledi ekmeğe son dönemde yaşanan fiyat artışları nedeniyle talep daha da artmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendi içinde yaşandığında aslında çok da farkına varılmayan fakirliğin yaralayıcı olmaya başladığı nokta gelir seviyesi yüksek olan kesim ile karşılaşıldığı andır. Aşağı Mısır’da yaşayan insanlarla konuştuğunuzda, Yukarı Mısır’la karşılaştırıldığında görece daha az fakir olmasına rağmen, yakınlarında yaşanan lüks hayatın varlığı nedeniyle kendilerini Yukarı Mısır’dan daha yaygın bir şekilde fakir olarak tanımlamaktadırlar.[6] Kahire şehir merkezinde Zemalik, Mühendisin veya Heliopolis benzeri lüks semtlerin hemen yakınında yaşayan fakir çoğunluk son dönemde artan enflasyon oranları nedeniyle fakirliklerinin daha da fazla farkındadır. Özellikle Körfez ülkelerinde yaşanan ekonomik refahın Mısır’da yaşanmıyor olması ve son aylarda yaşanan ekonomik sıkıntılar, yaygın kanaat olan fakirin gün geçtikçe daha da fakirleşmesi ve zenginin daha da zenginleşmesi söylemini Mısır'da haklı çıkartmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;[1] Ragui Assaad ve Malak Rouchdy, Poverty and Poverty Alleviation Strategies in Egypt, The American University in Cario Press, s.4&lt;br /&gt;[2] Egypt Today, Waiting For Aish,, Mayıs 2008&lt;br /&gt;[3] Al Ahram Weekly, 13-19 Mart 2008&lt;br /&gt;[4] Daily News, 12-13 Nisan 2008&lt;br /&gt;[5] Al Ahram Weekly, 20-26 Mart 2008&lt;br /&gt;[6] Ülkenin güneyinde Giza’dan Asyut’a kadar olan bölge Sudan’dan doğan Nil Nehri’nin akış yönü dolayısıyla Yukarı Mısır olarak adlandırılmaktadır. Kahire’den başlayarak ülkenin kuzey bölgesini içine alan bölge ise Aşağı Mısır olarak adlandırılır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;30 Mayıs 2008, Cuma&lt;br /&gt;Serpil AÇIKALIN, USAK Ortadoğu ve Afrika Araştırmaları Merkezi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2998097783516586030-2143351094373881915?l=sacikalin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='related' href='http://www.stratejikgundem.com/haber.php?id=20162' title='Mısır&apos;da Fakirlik ve Sokaklara Yansıması'/><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sacikalin.blogspot.com/feeds/2143351094373881915/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2998097783516586030&amp;postID=2143351094373881915' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2998097783516586030/posts/default/2143351094373881915'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2998097783516586030/posts/default/2143351094373881915'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sacikalin.blogspot.com/2008/05/msrda-fakirlik-ve-sokaklara-yansmas.html' title='Mısır&apos;da Fakirlik ve Sokaklara Yansıması'/><author><name>Serpil AÇIKALIN</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09313460798902249210</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_-Y9wV3jtNgg/SPmE8_L55OI/AAAAAAAAAFw/SzsMrt5TUsM/S220/Serpil_Acikalin_USAK.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://bp1.blogger.com/_-Y9wV3jtNgg/SEU-QODaXkI/AAAAAAAAAFM/Lr4V2Q8KasQ/s72-c/CIMG2262.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2998097783516586030.post-5201166969747453803</id><published>2008-05-29T01:46:00.000-07:00</published><updated>2011-05-25T23:34:13.173-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Mısır'/><title type='text'>Mısır İzlenimleri</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_-Y9wV3jtNgg/TC5REDswReI/AAAAAAAAAOE/hj4CQSohNYc/s1600/9525_163630206059_716456059_3589342_4002706_n.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 240px; height: 320px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_-Y9wV3jtNgg/TC5REDswReI/AAAAAAAAAOE/hj4CQSohNYc/s320/9525_163630206059_716456059_3589342_4002706_n.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5489414125965559266" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_-Y9wV3jtNgg/SPsISRv80FI/AAAAAAAAAGI/DxH6hnYl29w/s1600-h/CIMG2653.JPG"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://3.bp.blogspot.com/_-Y9wV3jtNgg/SPsISRv80FI/AAAAAAAAAGI/DxH6hnYl29w/s320/CIMG2653.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5258806099980374098" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://bp3.blogger.com/_-Y9wV3jtNgg/SEV_mFNgc3I/AAAAAAAAAFk/L2EEk3VR7Mg/s1600-h/CIMG2156.JPG"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://bp3.blogger.com/_-Y9wV3jtNgg/SEV_mFNgc3I/AAAAAAAAAFk/L2EEk3VR7Mg/s320/CIMG2156.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5207708836334433138" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Mısır İzlenimleri&lt;br /&gt;Serpil AÇIKALIN, Kahire&lt;br /&gt;24 Mart 2008&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Binbir Gece Masalları`nda “Kahire’yi görmeyen, dünyayı görmüş sayılmaz” denilir. Tarih boyunca Asurlular, Babiller, Persler, Makedonlar, Yunanlılar, Romalılar, Araplar, Türkler, Fransızlar ve İngilizler tarafından işgal edilen Mısır`da birkaç hafta kalarak yorum yapmak, belki de bu ülkeye yapılacak en büyük haksızlıktır. Mısır’ı tanıyabilmek için aylarca ve hatta yıllarca burada yaşamak gereklidir. Zaten Mısır`a ilk geldiğinizde size yapılan uyarılardan bir tanesi de “Nil’in suyundan bir defa içen buradan gidemezmiş” şeklindedir. Ben de bu geleneğe uyarak gezi teorilerimi ve Orta Doğu nasıl çalışılır yaklaşımlarını cebime koyuyorum ve burada daha fazla nasıl kalabilirim şeklinde düşünmeye başlıyorum.&lt;br /&gt;%95'i çöl olan Mısır’a gündüz gelenler için ülkenin uçaktan görünümü bir çölden farksız, ancak gece gelenler için ülkeyi saran ışıklardan etkilenmemek mümkün değil. Dünyanın en kalabalık şehirlerinden biri olan Kahire'nin resmi rakamlara göre 16 milyon olan nufusu gün içinde 20 milyonu aşıyor. 1987 yılında hizmete giren Metro, bu şehir için Nil Nehri’nden sonra gelen en büyük nimet denilebilir. Metronun içine girdiğinizde istasyonlar için verilen isimler dikkatinizi çekiyor. Nasır durağından Sedat’a geçerken 50’lerin ve 60’ların yükselen milliyetçiliğini, 1967 savaşı sonrasında gelen istifayı ve sonrasında sokağa dökülen Mısır halkını hatırlıyorsunuz. Sedat durağında hatırladığınız 1979 Camp David anlaşması ve ardından gelen suikast. Saad Zaglul, Muhammed Necib ve Mübarek duraklara verilen diğer lider isimleri. Devrim sonrası liderlerini unutmayan Mısır halkı geçmişinde de çok büyük liderler gördü. Bunlardan bir kaçı Tutankamon, Ramses, Ptolemi, Kleopatra, Selahattin Eyyübi ve Mehmed Ali Paşa. Kral Faruk ise hanedanın unutulmak istenircesine çok az dillendirilen ülkedeki son temsilcisi. İster istemez aklınıza takılan soru, istasyonlardan birine verilecek yeni isim ne olacak şeklinde. Çünkü Hüsnü Mübarek sonrası yeni cumhurbaşkanının ismi, muhtemelen metrodaki duraklardan birine verilecek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Metroda dikkat çeken noktalardan bir diğeri ise Es-Seyyidat Fakad (sadece bayanlar için) yazan vagonlar. Anayasasında İslam’ın ülkenin resmi dini olarak tanımlandığı Mısır’da, Müslüman bayanların neredeyse tamamı hicab veya nikab kullanıyor. Otobüste ya da metroda birinin sesli olarak Kuran okuması ise burada çok sıradan bir durum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Piramitleri, Kahire Müzesini ve Şarm El Şeyh gibi turistik mekanları gezmek için gelerek büyük otobüsleriyle şehrin sokaklarını gezen turistlerden farklı olarak, bu şehirde yaşamak insanları tanımanın en iyi yolu. Kahire Üniversitesi’nde yapılan gösteriler ve mikrobasta yolculuk yaparken şahit olduğunuz bir siyasi tartışma sonrası Orta Doğu demokrasilerini tanıyabilir; Ramses urağında Hasan El Benna’nın öldürüldüğü mekanın karşısında mikrobas beklerken tarihe kısa bir yolculuk yapabilir; Kahire Operası'nda Rigoletto’yu izlerken 1869 yılına uzanarak Hidiv İsmail tarafından Suveyş Kanalı’nın açılışı için düzenlenen asrın kutlamasını hayal edebilirsiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mısır halkı özellikle Tahrir Meydanı gibi Kahire’nin önemli merkezlerinde sabahlara kadar sokaklarda. Mart ayında sıcaklığın 38 dereceyi buldugu Kahire’de hayat gece başlıyor. Nil’in kenarındaki büyük otellerin ışıltısı ve sokaklardaki aydınlık, tüm zorluklarına rağmen bu ülkeyi sevmek icin yeterli bir sebep. Türkiye’den farklı olarak Mısır’da Cuma günleri resmi tatil ve Pazar günleri devlet dairelerinin açık olması şaşırılacak bir durum değil. Mısır’da bulunduğunuz süre içinde bürokratik işlemleriniz süresince bukra inşallah (yarın inşallah) sözcüklerini duymaya hazırlıklı olmalısınız. Devlet dairelerinde gereğinden fazla çalışan kişi sayısı, yetersiz bilgisayarlar nedeniyle isminizin dosyalar arasında dakikalarca aranması ve yavaş hareket eden insanlar arasında imza için koşturmanız Türkiye’de yıllarca yaşanan problemleri hatırlatıyor. Ancak bürokrasideki bu yavaşlık trafikte tam tersi bir hal alıyor ve karşıdan karşıya geçmek dahi bir mücadeleye dönüşebiliyor. Kahire caddelerinde kuralsız bir şekilde araba kullanan sürücüler için yollar bir pistten farksız. Metro’ya ve mikrobasa binerken ve hatta inerken yaşanan karmaşayı tanımlayan en iyi kelime ‘hurra’. İçinde bulunduğunuz otobüs birden geri geri gidebilir ve mikrobasın 17 yaşındaki şoförü akan trafikte ters yönde ilerleyerek size ufak çaplı bir heyecan yaşatabilir. Trafik ışıklarının çok yaygın olmadığı ülkede aslında düzensizlik içinde var olan bir düzen var. Mısır'a ilk geldiğinizde gördüğünüz her şeyi eleştirebilirsiniz ancak bu ülkede yaşamak istiyorsanız bu ‘düzenin’ parçası olmak zorundasınız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak her şeye rağmen sıradan bir Mısırlı için Kahire hala Dünya’nın merkezi ve trafik keşmekeşinden bir an olsun uzaklaşmanın en iyi yolu, otellerin ve gazinoların etrafını sardığı Nil’i gece ışıkları arasında seyretmek. Gelecek yazılarda siyasi ve ekonomik durumuna da değineceğimiz Mısır, tarihi ve siyaseti birlikte yaşayabileceğiniz bir ülke. Bir zamanlar Araplar için dünyanın annesi sayılan Kahire ise tüm zorluklarına rağmen Orta Doğu’yu kendine meslek edinen herkes için görülmesi şart olan yerlerden bir tanesi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Serpil Açıkalın&lt;br /&gt;USAK Ortadoğu Araştırmaları&lt;br /&gt;Sacikalin8@gmail.com&lt;br /&gt;24 Mart 2008, Pazartesi&lt;br /&gt;Serpil AÇIKALIN, Kahire&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2998097783516586030-5201166969747453803?l=sacikalin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='related' href='http://www.usakgundem.com/haber.php?id=18556' title='Mısır İzlenimleri'/><link rel='enclosure' type='' href='http://www.usakgundem.com/haber.php?id=18556' length='0'/><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sacikalin.blogspot.com/feeds/5201166969747453803/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2998097783516586030&amp;postID=5201166969747453803' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2998097783516586030/posts/default/5201166969747453803'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2998097783516586030/posts/default/5201166969747453803'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sacikalin.blogspot.com/2008/05/msr-izlenimleri.html' title='Mısır İzlenimleri'/><author><name>Serpil AÇIKALIN</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09313460798902249210</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_-Y9wV3jtNgg/SPmE8_L55OI/AAAAAAAAAFw/SzsMrt5TUsM/S220/Serpil_Acikalin_USAK.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_-Y9wV3jtNgg/TC5REDswReI/AAAAAAAAAOE/hj4CQSohNYc/s72-c/9525_163630206059_716456059_3589342_4002706_n.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2998097783516586030.post-1759130408217101219</id><published>2008-02-23T10:30:00.001-08:00</published><updated>2011-05-25T23:36:07.979-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Lübnan'/><title type='text'>Beyrut Geleceğini Arıyor</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_-Y9wV3jtNgg/Slxssq76kLI/AAAAAAAAAMY/iI07F_Mi_eU/s1600-h/saida%2B10.JPG"&gt;&lt;img style="float:right; margin:0 0 10px 10px;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 240px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_-Y9wV3jtNgg/Slxssq76kLI/AAAAAAAAAMY/iI07F_Mi_eU/s320/saida%2B10.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5358277171359682738" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_-Y9wV3jtNgg/SlxsoBjOm1I/AAAAAAAAAMQ/s2YZtOiJHRc/s1600-h/in+the+beirut+center+hizbullah+tents.JPG"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 240px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_-Y9wV3jtNgg/SlxsoBjOm1I/AAAAAAAAAMQ/s2YZtOiJHRc/s320/in+the+beirut+center+hizbullah+tents.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5358277091530808146" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_-Y9wV3jtNgg/Slxsjet1lnI/AAAAAAAAAMI/BpIiYaJFCz4/s1600-h/beirut10.JPG"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 240px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_-Y9wV3jtNgg/Slxsjet1lnI/AAAAAAAAAMI/BpIiYaJFCz4/s320/beirut10.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5358277013460588146" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Beyrut Geleceğini Arıyor &lt;br /&gt;Serpil AÇIKALIN, Beyrut (USAK) &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;15 Şubat 2008, Beyrut&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*** Lübnan İzlenimleri ***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Görmeden düşlerime giren ve İstanbul’dan sonra yaşamak istediğim tek şehirdeyim. Daha ilk günden Beyrut için üç gün çok az diyor insan kendi kendine. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Beyrut’un en lüks semti olan Hamra’yı gördüğünüzde Nişantaşı’ndan çok ta farklı olmadığını ve Paris ya da Barselona’da olduğunuzu hissediyorsunuz. Her ne kadar iç savaştan kalma harabe evler ve 2006 savaşının yıkıntıları olsa da, şehre şantiye görüntüsü veren yeniden yapılanma aslında Beyrut’un geleceğe hazırlandığını da gösteriyor. Yollardaki jeepler ve kadın sürücülerin sayısı gözle görünür bir şekilde fazla. Burası diğer Ortadoğu ülkelerinden çok farklı. Ne Suriye ne de Mısır burası. İnsanlarını ve İngilizce isimleri olan dükkânları gördükten ve genel havayı soluduktan sonra birinin size Ortadoğu’da olduğunuzu hatırlatması gerekiyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Akdeniz’i sağınıza alarak ülkenin güneyinde Saida’ya doğru ilerlediğinizde artan fakirlik ve karmaşa dolayısıyla Ortadoğu’ya döndüğünüzü hissediyorsunuz. Burası Ortadoğu’nun en güzel limanı. Saida'da ilk felafil denemesinin ardından hayatımın geri kalanında felafil yemeyeceğime söz vererek Beyrut yollarına tekrar dönüyorum.Şehirde pek çok yerde Hariri’nin posterleri var. Bir sokaktaki Hariri posteri karşı sokaktaki Nasrallah posterine karşı duruyor. Merkezde Hizbullah'ın kurduğu yeşil renkli çadırlar var. Protesto amacıyla aylardır burada yaşıyorlar. Çadırların fotoğrafını çekmek çok zor ama yinede başarıyorum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Beyrut sokaklarında dolaşırken, geçtiğimiz yerlerin bir Hıristiyan mahallesi mi yoksa Sünni ya da Şii mahallesi mi olduğunu Ömer bana hatırlatıyor. Ömer kendi mahallelerinin aslında Sünni mahallesi olduğunu ancak Şii otoritesinin hakim olduğunu söylüyor. Burası aynı zamanda Meclis Başkanı Nebih Berri’nin eski evinin de olduğu mahalle. Sokak girişinde Berri’nin büyük bir posteri asılı ve yollarda Şii milisleri var. Fotoğraf çekmeye izin yok ama bayan olmanın verdiği avantaj burada da hissediliyor. Bana karşı oldukça kibarlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;13 Şubat akşamı Ömer ile yaşadıkları Sünni mahallesine girerken bir şeylerin olağan dışı olduğu hissediyoruz. Yerlerde taşlar var. Bir anda kendimizi tankların ve askerlerin arasında buluyoruz. Karşıdaki Abdülnasır Camii’nin arkasındaki Sünni mahallesinden fırlatılan taşlar bunlar. Şii milislerin karşı saldırısı sonucu bir Sünni’nin yaralandığını öğreniyor Ömer. Ömer her iki mahalleyi de gezmek isteyip istemediğimi soruyor. Bir an düşünüp evet diyorum. Ve tekrar hatırlıyorum. Burada saat yediden sonra sokaklara çıkmanın önerilmediği bir zamanda dokuzda dışarıdayız. Tankların arasından geçiyoruz, askerler normal geçişlere izin vermezken belli ki beni pekde “tehlikeli” bulmadıklarından geçmemiz çok zor olmuyor. Sünnilerin içindeyiz. Yaralıyı hastaneye götürme telaşındalar. Bir çatışmanın ortasında bir grubun içinden diğerine geçmenin herkese nasip olmadığı bu ortamda Ömer sayesinde bunu başarıyorum. Sonra tekrar askerlerin arasından geçerek Ömer’lerin mahallesine geliyoruz. Evde girdiğimizde hemen televizyonlar açılıyor ve birkaç dakika önce geçtiğimiz sokağı haberlerde izliyoruz. Ve ardından Hizbullah’ın liderlerinden İmad Mugniye’nin Suriye’de öldüğü haberi veriliyor. Ömer çok heyecanlanıyor ve bana bunun ne kadar da önemli bir haber olduğunu anlatıyor. Mahallede yaşanan olaylarda Mugniye’nin ölümü ve bir gün sonra gerçekleşecek olan gösterinin etkisinin olduğu anlaşılıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;14 Şubat Perşembe..Günler öncesinden Beyrut bu gösteri için hazırlandı. Yollarda hazırlıklar başladı, yakılacak lastikler arabalarla taşındı.  Yağmur ve soğuk havaya rağmen Refik Hariri suikastından üç yıl sonra yıldönümü dolayısıyla yüz binlerce Lübnanlı Şehitler Meydanı'nda toplanmış sloganlar atıyor. Ellerde Hariri posterleri ve Lübnan bayrakları dalgalanıyor. Öldürülen Hizbullah’ın liderlerinden Mugniye dolayısıyla Hizbullah’ın da aynı gün gösterileri var. Bir yanda 14 Martçılar Suriye aleyhine, diğer yanda ise Hizbullah yanlıları İsrail ve ABD aleyhine sloganlar atıyor. Bir kez daha düşünüyorum. Lübnan geleceğini arıyor, Lübnan’da tarih yazılıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Beyrut’taki son günümde kitap almam gerektiğini hatırlıyorum. Genel tavsiye üzerine Librairie Internationale’ye gidiyorum. 1915 yılında Türkiye’den göç eden Ermeni ailesinden Antranik Helvadjian beni karşılıyor. Kendisi Lübnan’da doğmuş ama çok güzel bir Türkçesi var. Niye benle Türkçe konuşmuyorsun diye çıkışıyor bir ara. Sonra tatlı bir Türkçe sohbet başlıyor. Kahveler içiliyor gelecek sefer için sözler veriliyor. Ayrıca Lübnan’da en güzel Türk yemeklerini Ermenilerin yaptığını öğreniyoruz. Antranik amca en az 20 kez Türkiye’ye geldiğini söylüyor övünerek. Sonra ismimi yazarken bu isim bir Ermeni ismidir diyor. Benim de Ermeni olabileceğimi söylüyor. “Onlar güzeldir, sende o yüzden güzel çıkmışsın” dediğinde ikimizde gülüyoruz. Antranik amcaya veda etmek zorundayım çünkü Beyrut beni çağırıyor, çünkü Beyrut’ta ki son saatler yaşanıyor..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mısır’a dönüş yolunda geride bıraktığım bu güzel ülke için üzülüyorum. Ortadoğu’da belki de demokrasinin en çok yakıştığı ülke burasıdır diyorum kendi kendime. Gitmek bu ülkeye sanki bir ihanet. Kalbim Beyrut’ta kalıyor. Ama tekrar ne zaman gelinir ki bu şehre? Çünkü insanlar yarınlarından emin değil. Ömer’in bir gün önce bana durumun iyiye gitmediğini ifade ederken söyledikleri aklıma geliyor. Velid Canbulat’ın savaşa gidebiliriz sözleri ve Nasralllah’ın savaş bitmedi açıklamasından bölgenin hala kaynadığı anlaşılıyor. Feyruz’un şarkısıyla Beyrut’a veda ediyorum. Min Kalben Selamun Li Beyrut…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Serpil Açıkalın (USAK Ortadoğu Araştırmaları Merkezi)&lt;br /&gt;14 Şubat 2008, Perşembe&lt;br /&gt;Serpil AÇIKALIN, Beyrut (USAK)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2998097783516586030-1759130408217101219?l=sacikalin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='related' href='http://www.usakgundem.com/uahaber.php?id=17544' title='Beyrut Geleceğini Arıyor'/><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sacikalin.blogspot.com/feeds/1759130408217101219/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2998097783516586030&amp;postID=1759130408217101219' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2998097783516586030/posts/default/1759130408217101219'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2998097783516586030/posts/default/1759130408217101219'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sacikalin.blogspot.com/2008/02/beyrut-geleceini-aryor.html' title='Beyrut Geleceğini Arıyor'/><author><name>Serpil AÇIKALIN</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09313460798902249210</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_-Y9wV3jtNgg/SPmE8_L55OI/AAAAAAAAAFw/SzsMrt5TUsM/S220/Serpil_Acikalin_USAK.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_-Y9wV3jtNgg/Slxssq76kLI/AAAAAAAAAMY/iI07F_Mi_eU/s72-c/saida%2B10.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2998097783516586030.post-5806945107754388177</id><published>2008-01-31T11:58:00.000-08:00</published><updated>2009-04-12T06:56:16.409-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='İsrail-Filistin'/><title type='text'>Gazze’deki Son Gelişmeler Işığında Filistin Sorunu</title><content type='html'>Gazze’deki Son Gelişmeler Işığında Filistin Sorunu&lt;br /&gt;Serpil AÇIKALIN-USAK&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Olmert, Meşal ,Haniye, Abbas ve Bush…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Basit hayatlarını devam ettirme gayreti içinde olan Filistin halkı için bu liderler, açıklamaları takip edilmesi gereken ve anlaşabilmeleri ya da anlaşamamaları hayati öneme sahip olan kişiler. Alışverişten elektriğe, sınır geçişlerinden iş bulmaya, yakıt temininden ayaklanmaya dek pek çok gelişme bu liderlerin izledikleri politikalara bağlı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2006 Haziran ayından itibaren kapalı olan, Mısır ve Gazze topraklarını ayıran Refah sınır duvarının Çarşamba günü patlatılması, gerek Arap gerekse Batı basınında oldukça geniş yer buldu. Birleşmiş Milletlerin verdiği rakamlara göre duvarın yıkılmasından sonra 700 bin Gazzeli Sina’ya geçiş yaptı. Gazzeli halk, yanlarında götürdükleri at arabaları, eşekleri ve koyunları ile, Kahire ve Port Said gibi şehirlerden gelen tüccarların belki de bir yılda satamayacakları ürünleri alarak geri dönme telaşındaydılar. Böylece Filistinlilerin deyişiyle dünyanın en büyük “açık hava hapishanesine” tanıklık eden bölge, “dünyanın en büyük pazarına” da şahit oldu.........&lt;a href="http://www.usakgundem.com/haber/17128/"&gt;http://www.usakgundem.com/haber/17128/&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="mailto:srpll8@gmail.com"&gt;srpll8@gmail.com&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2998097783516586030-5806945107754388177?l=sacikalin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='related' href='http://www.usakgundem.com/haber.php?id=17128' title='Gazze’deki Son Gelişmeler Işığında Filistin Sorunu'/><link rel='enclosure' type='' href='http://www.usakgundem.com/haber.php?id=17128' length='0'/><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sacikalin.blogspot.com/feeds/5806945107754388177/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2998097783516586030&amp;postID=5806945107754388177' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2998097783516586030/posts/default/5806945107754388177'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2998097783516586030/posts/default/5806945107754388177'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sacikalin.blogspot.com/2008/01/gazzedeki-son-gelimeler-inda-filistin.html' title='Gazze’deki Son Gelişmeler Işığında Filistin Sorunu'/><author><name>Serpil AÇIKALIN</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09313460798902249210</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_-Y9wV3jtNgg/SPmE8_L55OI/AAAAAAAAAFw/SzsMrt5TUsM/S220/Serpil_Acikalin_USAK.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2998097783516586030.post-7093412878164277720</id><published>2008-01-07T12:57:00.000-08:00</published><updated>2010-11-12T13:57:14.750-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Syria Pictures (By Serpil Açıkalın)'/><title type='text'>Syria Photos</title><content type='html'>&lt;animation&gt;&lt;marquee&gt; &lt;img src="http://i8.tinypic.com/7wt1j7o.jpg" border="0"&gt; &lt;img src="http://i10.tinypic.com/6lk9vzd.jpg" border="0"&gt; &lt;img src="http://i5.tinypic.com/85veccm.jpg" border="0"&gt; &lt;img src="http://i19.tinypic.com/6q0traq.jpg" border="0"&gt; &lt;img src="http://i16.tinypic.com/8f14mfm.jpg" border="0"&gt; &lt;img src="http://i16.tinypic.com/8f14mfm.jpg" border="0"&gt; &lt;img src="http://i7.tinypic.com/89im3ko.jpg" border="0"&gt; &lt;img src="http://i16.tinypic.com/6tmumuu.jpg" border="0"&gt; &lt;img src="http://i12.tinypic.com/6jui7fr.jpg" border="0"&gt; &lt;img src="http://i1.tinypic.com/6jp61yh.jpg" border="0"&gt; &lt;img src="http://i12.tinypic.com/6jui7fr.jpg" border="0"&gt; &lt;img src="http://i7.tinypic.com/6yl9zkx.jpg" border="0"&gt; &lt;img src="http://i12.tinypic.com/6jui7fr.jpg" border="0"&gt; &lt;img src="http://i12.tinypic.com/7x0jng4.jpg" border="0"&gt; &lt;img src="http://i12.tinypic.com/6jui7fr.jpg" border="0"&gt; &lt;img src="http://i4.tinypic.com/8eiyha8.jpg" border="0"&gt; &lt;img src="http://i12.tinypic.com/6jui7fr.jpg" border="0"&gt; &lt;img src="http://i14.tinypic.com/837ztq0.jpg" border="0"&gt; &lt;img src="http://i12.tinypic.com/6jui7fr.jpg" border="0"&gt; &lt;img src="http://i4.tinypic.com/6qds9l1.jpg" border="0"&gt; &lt;img src="http://i12.tinypic.com/6jui7fr.jpg" border="0"&gt; &lt;img src="http://i6.tinypic.com/72s9qp4.jpg" border="0"&gt; &lt;img src="http://i12.tinypic.com/6jui7fr.jpg" border="0"&gt; &lt;img src="http://i4.tinypic.com/6lad7v4.jpg" border="0"&gt; &lt;img src="http://i12.tinypic.com/6jui7fr.jpg" border="0"&gt; &lt;img src="http://i10.tinypic.com/6lk9vzd.jpg" border="0"&gt; &lt;/marquee&gt;&lt;/animation&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2998097783516586030-7093412878164277720?l=sacikalin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sacikalin.blogspot.com/feeds/7093412878164277720/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2998097783516586030&amp;postID=7093412878164277720' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2998097783516586030/posts/default/7093412878164277720'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2998097783516586030/posts/default/7093412878164277720'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sacikalin.blogspot.com/2008/01/syria-photos.html' title='Syria Photos'/><author><name>Serpil AÇIKALIN</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09313460798902249210</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_-Y9wV3jtNgg/SPmE8_L55OI/AAAAAAAAAFw/SzsMrt5TUsM/S220/Serpil_Acikalin_USAK.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://i8.tinypic.com/7wt1j7o_th.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2998097783516586030.post-2573347167253458240</id><published>2008-01-01T08:34:00.000-08:00</published><updated>2009-04-09T07:48:19.590-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Lebanon'/><title type='text'>Future of Lebanon</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_-Y9wV3jtNgg/SPsXxwt--ZI/AAAAAAAAAH8/hvlsRogSnls/s1600-h/saida+16.JPG"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://3.bp.blogspot.com/_-Y9wV3jtNgg/SPsXxwt--ZI/AAAAAAAAAH8/hvlsRogSnls/s320/saida+16.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5258823133543987602" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_-Y9wV3jtNgg/SPsXE96wd9I/AAAAAAAAAHc/zQRBIjdSTWY/s1600-h/beirut11.JPG"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://1.bp.blogspot.com/_-Y9wV3jtNgg/SPsXE96wd9I/AAAAAAAAAHc/zQRBIjdSTWY/s320/beirut11.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5258822363993110482" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Tuesday , 25 December 2007&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Lebanon is one of the most attractive countries for students of the Social Sciences and Humanities because of its heterogeneous structure and complex history. Although its population is less than four million people, 18 religious sects are officially recognized in the country. As the government defines its positions according to sectarian measures; this situation has created divisions and many social crises in the country over the past decades. Through the National Pact of 1943, the government was a proportional representation system until the year of 1975. The Pact fixed the ratio of Christians to Muslims in Parliament at six to five. The Taif Agreement of 1989 led the groups to negotiate to end the 14-year civil war. at this time the composition of parliament was changed. The number of seats in the parliament increased from 99 to 108 (today it is 128 seats) and equal distribution guaranteed between Muslims and Christians. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Still some positions in the government are reserved for specific religious groups based on a confessional power sharing system. According to this confessional power-sharing system, the president has to be Maronite Catholic, the Prime Minister has to be Sunni Muslim, the Deputy Prime Minister Orthodox Christian and the Speaker of the Parliament Shi’a Muslim....&lt;a href="http://www.turkishweekly.net/news/51127/future-of-lebanon.html"&gt;http://www.turkishweekly.net/news/51127/future-of-lebanon.html&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Serpil ACIKALIN&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;25 December 2007&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.turkishweekly.net/news/51127/future-of-lebanon.html"&gt;http://www.turkishweekly.net/news/51127/future-of-lebanon.html&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="mailto:srpll8@gmail.com"&gt;srpll8@gmail.com&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2998097783516586030-2573347167253458240?l=sacikalin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='related' href='http://www.turkishweekly.net/comments.php?id=2784' title='Future of Lebanon'/><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sacikalin.blogspot.com/feeds/2573347167253458240/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2998097783516586030&amp;postID=2573347167253458240' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2998097783516586030/posts/default/2573347167253458240'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2998097783516586030/posts/default/2573347167253458240'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sacikalin.blogspot.com/2008/01/future-of-lebanon.html' title='Future of Lebanon'/><author><name>Serpil AÇIKALIN</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09313460798902249210</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_-Y9wV3jtNgg/SPmE8_L55OI/AAAAAAAAAFw/SzsMrt5TUsM/S220/Serpil_Acikalin_USAK.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_-Y9wV3jtNgg/SPsXxwt--ZI/AAAAAAAAAH8/hvlsRogSnls/s72-c/saida+16.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2998097783516586030.post-1686881881934506966</id><published>2007-12-05T12:57:00.000-08:00</published><updated>2009-04-09T07:48:49.411-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Middle East'/><title type='text'>After the Annapolis: Peace is Really Difficult in the Middle East</title><content type='html'>&lt;a href="http://bp0.blogger.com/_-Y9wV3jtNgg/R1cRNBjPHLI/AAAAAAAAABg/J3LcCdCcelg/s1600-h/sry.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5140596415118908594" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://bp0.blogger.com/_-Y9wV3jtNgg/R1cRNBjPHLI/AAAAAAAAABg/J3LcCdCcelg/s320/sry.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;&lt;strong&gt;&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;After the Annapolis: Peace is Really Difficult in the Middle East &lt;/strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Serpil ACIKALIN&lt;br /&gt;USAK&lt;br /&gt;Wednesday , 05 December 2007&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;A week after the Annapolis Summit, Palestinians, Israelis and more than 40 state’delegations are pleased to announce its end without a fiasco. As there were no strong expectations, it was not difficult to satisfy the delegates. If one reviews today’s news he/she will see political landscape’s changing as the 2008 presidential elections for the U.S. approach and as the Iranian nuclear program worries Israel.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;In last week’s Summit, President Bush was tired of Iraq; Israeli PM Olmert was the loser in the eyes of his public for failures in Lebanon and corruption; and Palestinian President Abbas was talking to ‘the ghost of Hamas’. Three ‘weak’ leaders were in front of the public without touching the core issues of the conflict and the deadline of 2008 looming. The result is biweekly meetings between Olmert and Abbas and a relaunch of the road map.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;The first road map was announced by President George W. Bush in 2002 June. The Middle East Quartet issued the document one year later in 2003 May following the Iraq War. According to the document, the final date was 2005 for signing the final status agreement after the transitional process to manage the normalization following the establishment of institutions. The emphasis was to end  violation and terror in the region to solve the conflict. Because of the unforeseen developments all the plans had to change direction and we came to today. &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;The parties came to a decision for a Joint Declaration only minutes before the Summit began. Among the participants the Arabs were particularly concerned about its fate and they asked the question, “Why are we here?”.  It was a success for Israel to gain the attendance of almost all Arab countries. The aim of isolating Iran is accomplished by the participation of Syria and secret negotiations to be conducted with Syria after the Summit. &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;After sixty years from 29 November 1947 (the date of recommendation of UN Resolution 181 to divide Mandate Palestine) Bush reaffirmed his support for a two state solution but he didn’t provide adequate details. And after fourteen years from the official peace agreements we again witnessed that peace is ellusive in the Middle East.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;When the leaders returned to their homes they began expecting great effort to persuade their people. Abbas called the Annapolis Summit a historical event, the aim being on end to the occupation of Israel in the territories (including East Jerusalem) and to find a solution for refugees based on UN Resolution 194.  On Sunday, Olmert submitted a document to the cabinet and said that there is no timetable and the security of Israel is the core precondition for future meetings. &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Radicals in Israel and Palestine protested the Summit and claimed that noone has the right to provide concessions on their behalf. There is no doubt about the immediate needs to  improve conditions in the West Bank, economic issues, and checkpoints.However, we are most concerned about the possible humanitarian crisis in the Gaza Strip. Cutting of fuel continuous and a possibile intervention to the Gaza Strip is not in the distant future.  &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;In the Annapolis Summit, the  Foreign Minister of Turkey, Ali Babacan, also stressed four needs for both nations: the continuation of the existing political dialog, providing security for both nations, the improvement of economic relations and the acceptance of differences between the two nations as a source of richness. These points are important to carry out sustainable development beteew any nations and the most for Palestinians and Israelis. &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;At the end of the day, we understand that Bush supports Road Map and we should accept that the last week’s Summit is not a result but the beginning of a thorny ‘peace process’. Secondly, we have learned from our previous experiences that if there are any radical developments in Palestinian politics, like the death of Arafat in 2004 or 2006 election results, the fate of the second Road Map will not be different from the first....&lt;/span&gt;&lt;a href="http://www.turkishweekly.net/op-ed/2304/after-the-annapolis-peace-is-really-difficult-in-the-middle-east.html"&gt;http://www.turkishweekly.net/op-ed/2304/after-the-annapolis-peace-is-really-difficult-in-the-middle-east.html&lt;/a&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Wednesday , 05 December 2007&lt;br /&gt;Serpil ACIKALIN&lt;br /&gt;USAK&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2998097783516586030-1686881881934506966?l=sacikalin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='related' href='http://www.turkishweekly.net/comments.php?id=2771' title='After the Annapolis: Peace is Really Difficult in the Middle East'/><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sacikalin.blogspot.com/feeds/1686881881934506966/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2998097783516586030&amp;postID=1686881881934506966' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2998097783516586030/posts/default/1686881881934506966'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2998097783516586030/posts/default/1686881881934506966'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sacikalin.blogspot.com/2007/12/after-annapolis-peace-is-really.html' title='After the Annapolis: Peace is Really Difficult in the Middle East'/><author><name>Serpil AÇIKALIN</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09313460798902249210</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_-Y9wV3jtNgg/SPmE8_L55OI/AAAAAAAAAFw/SzsMrt5TUsM/S220/Serpil_Acikalin_USAK.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://bp0.blogger.com/_-Y9wV3jtNgg/R1cRNBjPHLI/AAAAAAAAABg/J3LcCdCcelg/s72-c/sry.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2998097783516586030.post-5156339482410214489</id><published>2007-11-30T13:20:00.000-08:00</published><updated>2009-04-09T07:49:16.871-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Middle East'/><title type='text'>Captured U.S Origin Weapons Increased the Tensions Between Turkey, Iraq and US</title><content type='html'>&lt;a href="http://bp0.blogger.com/_-Y9wV3jtNgg/R2T-6fR1spI/AAAAAAAAAEE/UhLXNd-0wMs/s1600-h/n716456059_493505_7053.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5144516955146138258" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; CURSOR: hand" alt="" src="http://bp0.blogger.com/_-Y9wV3jtNgg/R2T-6fR1spI/AAAAAAAAAEE/UhLXNd-0wMs/s320/n716456059_493505_7053.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Friday , 13 July 2007&lt;br /&gt;&lt;a title="del.icio.us" href="http://del.icio.us/post?url=http%3A%2F%2Fwww.turkishweekly.net%2Fnews.php%3Fid%3D46832&amp;amp;title=Captured+U.S+Origin+Weapons+Increased+the+Tensions+Between+Turkey%2C+Iraq+and+US" rel="nofollow"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a title="Google" href="http://www.google.com/bookmarks/mark?op=add&amp;amp;bkmk=http%3A%2F%2Fwww.turkishweekly.net%2Fnews.php%3Fid%3D46832&amp;amp;title=Captured+U.S+Origin+Weapons+Increased+the+Tensions+Between+Turkey%2C+Iraq+and+US" rel="nofollow"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;By Serpil ACIKALIN (USAK)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;On Wednesday the Turkish Ambassador in Washington, Nabi Sensoy, stated that the PKK terrorist organization has weapons of U.S. origin, but he suggested that he does not believe the weapons were given to the PKK militias directly by the U.S.. Mr. Sensoy added that the weapons may be coming from the supplies provided by the U.S. military to the Iraqi government.&lt;br /&gt;Mr. Sensoy also emphasized that Turkey had demanded that Washington use its influence on the Iraqi Kurds to end their support to for PKK activities in the region and to force Barzani and his supporters to recognize the PKK as a terrorist organization and lay the legal groundwork for measures to be taken against the PKK in the North of Iraq. Turkish Ambassador Sensoy said that the Turkish nation does not have any more patience on this issue and the weapons found on the captured PKK terrorists indicate that the US and Iraqi officials are “not doing enough” to prevent PKK attacks . As a result, Turkey reserves the right to carry out military action against the PKK. “Those who help the PKK terrorists share their goals,” Nabi Sensoy said. Turkey has been fighting against PKK terrorist organization since 1980s and up until today more than 40.000 people have been killed by PKK terrorism. The PKK is considered a terrorist organization by the US and EU. Assoc. Prof. Dr. Ihsan Bal from USAK, an Ankara based Turkish think tank, said that confessions of previously captured terrorists and equipment captured in terrorist operations proved that there are some U.S supplied weapons passed to the PKK and were used by this terrorist organization against Turkish civilian and military targets. Turkey is trying to get the support of the U.S to put pressure on Iraq. Dr. Bal emphasized that the reason the U.S. invaded Iraq was to stop the alleged production of “chemical and other weapons” and that the situation of today is very similar. Thus he said the U.S. must restrict terrorist’s use of these weapons because it is impossible to bargain with the kind of organizations who attack civilians. Dr. Bal argued that the Turkish people are disappointed because the US has not fulfilled its responsibilities in Iraq. Speaking about the possible Turkish operation, Dr. Bal said that Turkey must demonstrate that all the diplomatic approaches have been tried to legitimize it and that the effect and role of the U.S. would be very significant. In speeches Turkish diplomats are explicitly and implicitly stating that there are no alternatives beside a cross border operation. As an ally of Turkey, he U.S. must cooperate with Turkey to solve the problem. A very important point emphasized by Dr. Bal was that Barzani must choose whether he prefers to cooperate with a terrorist organization which kills civilians every day or prefers to work with the Turkish people who are contributing to Iraq’s development by investing in the country. He added that the U.S. must take into consideration the Turkish Ambassador’s speech and that if the U.S. adopts the measures contained in it, relations between the U.S. and Turkey may improve in the future.All these improvements and speeches demonstrate that a new process is beginning between the U.S. and Turkey and mutual measures and actions will define the future of the relationship. The tension between Turkey and Iraq is being exacerbated by the news and the existence of PKK in the North of Iraq. Turkey hopes to see a concrete step from U.S. and the adoption of measures to address the problem. Although Barzani knows of the terrorist camps in the region, he has made no attempt to close them, or to prevent the establishment of new ones, while simultaneously refusing to accept any possible Turkish intervention. The Turkish Ambassador’s speech looms large in this new and sensitive process . The following days will show its effects.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.turkishweekly.net/news/46832/captured-u-s-origin-weapons-increased-the-tensions-between-turkey-iraq-and-us.html"&gt;http://www.turkishweekly.net/news/46832/captured-u-s-origin-weapons-increased-the-tensions-between-turkey-iraq-and-us.html&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Serpil AÇIKALIN&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;13.07.2007&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2998097783516586030-5156339482410214489?l=sacikalin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sacikalin.blogspot.com/feeds/5156339482410214489/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2998097783516586030&amp;postID=5156339482410214489' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2998097783516586030/posts/default/5156339482410214489'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2998097783516586030/posts/default/5156339482410214489'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sacikalin.blogspot.com/2007/11/captured-us-origin-weapons-increased.html' title='Captured U.S Origin Weapons Increased the Tensions Between Turkey, Iraq and US'/><author><name>Serpil AÇIKALIN</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09313460798902249210</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_-Y9wV3jtNgg/SPmE8_L55OI/AAAAAAAAAFw/SzsMrt5TUsM/S220/Serpil_Acikalin_USAK.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://bp0.blogger.com/_-Y9wV3jtNgg/R2T-6fR1spI/AAAAAAAAAEE/UhLXNd-0wMs/s72-c/n716456059_493505_7053.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2998097783516586030.post-3448101871691059876</id><published>2007-11-30T13:16:00.000-08:00</published><updated>2009-04-09T07:49:46.733-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Israel-Palestine'/><title type='text'>Is Annapolis Only a Dream For Palestinians?</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_-Y9wV3jtNgg/SWdk8IsG-MI/AAAAAAAAAKg/t_3ncIUfA_o/s1600-h/suriye10.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 240px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_-Y9wV3jtNgg/SWdk8IsG-MI/AAAAAAAAAKg/t_3ncIUfA_o/s320/suriye10.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5289307271657355458" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Is Annapolis Only a Dream For Palestinians? &lt;br /&gt;Serpil ACIKALIN&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Friday , 23 November 2007&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;At the end of July 2000, the U.S. President Bill Clinton declared that after 14 days of intensive bargains between the Israel and Palestine, the negotiations at the Camp David Summit ended without reaching an agreement. In reality, the Summit remains the closest milestone for two state solution through the years for both Palestinians and Israelis. Yasser Arafat and Ehud Barak were under domestic pressures about “concessions” and they were called for their obligations to their people through the days. Failing to reach a solution at Camp David triggered violent events leading to the second Intifada in September of this year.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nowadays, seven years after the Camp David Summit, Olmert and Abbas have been working for several months for another peace initiative. The shuttle diplomacy of the U.S. and the efforts of some Arab Countries led to the preliminary success of Annapolis Summit. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;The date of Annapolis Summit was 27th November and announced only one week before the Summit. This date will also be written in history like the previous conferences and negotiations including the Madrid Conference, Oslo Process and Camp David Summit.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;For Tuesday’s summit, most are aware that it is more a gesture before Bush leaves office and it has a large symbolic meaning. Rice has visited the region many times this year and talked to Abbas and Olmert to convince them for a joint declaration. Moreover, the previous week Peres and Abbas visited Turkey and had a chance to listen to each other in the Turkish Great National Assembly. However, the most striking point in their speeches was that Abbas insistment on the core issues of the region. What was understood after their speeches was that the Israeli side was reluctant to talk about the “concessions” and Abbas was feeling personaly responsible for Palestinians on the core issues. He not only talked about an independent Palestine with East Jerusalem as its capital, but also rights of return for refugees, the Golan Heights and other annexations of Palestinian land.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;The expectations from the Annapolis Summit go beyond a photo-op of delegations and seek to reach a lasting peace agreement. However, it seems impossible for this now. The Israeli side insists that the summit is just a beginning and constitutes a basis for future negotiations between two parties. Until now, the first condition was to guarantee Israel’s security for the next years, but it is difficult to interpret and define the concept of security. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Last week, another discussion about the concept of “Jewish State” surfaced in Israel and many Arabs including the Arab members of Knesset were against to this definition. Arguments for their opposition included that Arab residents of Israel would loss their citizenship rights and refugees would loose their claim to the right of return. They blamed Israel for being racist reinforced by the speech of Tzipi Livni. She stated that Palestinians already have a state, which is Jordan, as they constitute about %70 of the country, and Israel is doing Palestinians a favor by providing the second country for all the Palestinians including the Arab residents of Israel. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;49 countries and international organizations are invited to Annapolis, however the most significant support from the Arab countries await. Egypt is the leader of all Arab countries, because it has contact with Israel and can convince the other Arab leaders to participate in the Annapolis Summit. Only after the Arab League’s meeting, Saudi Arabia and Syria have changed their mind and will attend the summit. Previously Syria had announced that it would not attend the meeting unless the recovery of Golan Heights is on the agenda. It was not so surprising to see this kind of reaction from Syria, but it seems irrational for Israel to play the card of Golan Heights for the expense of such a symbolic meeting. Abbas planned to persuade the Arabs in the Arab League to participate and he was successful in this effort.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;According to polls of Al-Najah University, only 30 percent of Palestinians believe in the success of Annapolis Summit while 55 percent believe it will fail. Even though the expectations are very low, it is highly probable that the result of the summit will be a disappointment for Palestinians. However, the most important questions remain: what should we expect in the future after the summit and what is to be done in the days following Annapolis?....&lt;/span&gt;&lt;a href="http://www.turkishweekly.net/op-ed/2301/is-annapolis-only-a-dream-for-palestinians.html"&gt;http://www.turkishweekly.net/op-ed/2301/is-annapolis-only-a-dream-for-palestinians.html&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2998097783516586030-3448101871691059876?l=sacikalin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='related' href='http://www.turkishweekly.net/comments.php?id=2764' title='Is Annapolis Only a Dream For Palestinians?'/><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sacikalin.blogspot.com/feeds/3448101871691059876/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2998097783516586030&amp;postID=3448101871691059876' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2998097783516586030/posts/default/3448101871691059876'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2998097783516586030/posts/default/3448101871691059876'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sacikalin.blogspot.com/2007/11/is-annapolis-only-dream-for.html' title='Is Annapolis Only a Dream For Palestinians?'/><author><name>Serpil AÇIKALIN</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09313460798902249210</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_-Y9wV3jtNgg/SPmE8_L55OI/AAAAAAAAAFw/SzsMrt5TUsM/S220/Serpil_Acikalin_USAK.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_-Y9wV3jtNgg/SWdk8IsG-MI/AAAAAAAAAKg/t_3ncIUfA_o/s72-c/suriye10.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2998097783516586030.post-4987143549543382771</id><published>2007-11-30T13:13:00.000-08:00</published><updated>2009-07-14T04:26:14.863-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Iraq'/><title type='text'>What is the Cost of the PKK for Barzani?</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_-Y9wV3jtNgg/SlxrQ9EkSCI/AAAAAAAAAMA/dHVmr8dZf9Q/s1600-h/n804495007_3372518_5374.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 0pt 10px 10px; float: right; cursor: pointer; width: 320px; height: 240px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_-Y9wV3jtNgg/SlxrQ9EkSCI/AAAAAAAAAMA/dHVmr8dZf9Q/s320/n804495007_3372518_5374.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5358275595679844386" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;a href="http://bp3.blogger.com/_-Y9wV3jtNgg/R1CERhjPHDI/AAAAAAAAAAk/IfhWMctszBo/s1600-R/RES%C4%B0M.jpg"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;By Serpil ACIKALIN&lt;br /&gt;Thursday , 19 July 2007&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;It is not a secret that two Iraqi Kurdish leaders, Masoud Barzani and Jalal Talabani, desire an extraordinary free autonomous or federal country (if not fully independent) for the Kurds in Iraq.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;In the past, Mullah Moustafa Barzani, Masoud Barzani’s father, had established the first but short lived Kurdish State in 1946, Kurdish Madabad Republic. And today Masoud Barzani himself is looking to become great leader for the Kurds by establishing a permanent, large as possible and as possible independent Kurdish entity in the region. However Iraqi Kurds are not so lucky with regard to their neighbors, surrounded by the countries listed in President George W. Bush’s ‘axis of evil" speech, Syria to the west and Iran to the east. In addition to the problematic neighbors, Kurds live in such a country where many people are dying everyday because of the interminable conflict. In the North there are troublesome stirrings in the mountains on the border with Turkey. Turks are also not happy with Barzani’s and Talabani’s independence dreams, and the Turks are strong enough to prevent Iraqi Kurdish separatists.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;From this point it seems that the most likely the only country is Turkey which can prevent achieving an independent or autonomous or independent Kurdish State and Barzani is too aware of this basic fact. He thinks that if he can keep Turkey from acting at least for a short time his independent or autonomous Kurdish State dream may become real. U.S support for Barzani and PKK terrorism both are the most crucial tools in Barzani’s Turkey plans.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;After the 2003 invasion, the U.S. could not find any reliable ally in Iraq but the Kurds, and in return the Americans provided an explicit support for them. In this process, the Kurds basked in this situation. Furthermore, the US armed Kurdish Peshmerga guerrillas to play a role similar to that of an army. The Kurds helped a lot in American military operations and the Kurdish towns became the only relatively secure places for the Americans in Iraq. Kurds have been reliable partners for the Americans during the Iraqi occupation, however it is understood from the past experiments that the U.S. has not been a trustworthy partner for Iraqi Kurdish people. In the 1970s, 80s and the beginning of the 90s the US provoked Iraqi Kurdish rebellions by promising to help but in general Kurds were left in the lurch by the U.S.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;When the Kurds were faced with the threat of annihilation in the wake of the First Gulf War, the U.S. did it again and left the Kurds alone before Saddam armies. Hereby, the only country has been Turkey which has not betrayed Iraqi Kurds in history and the recent debates in Washington DC vividly show that one more treason comes from the Americans.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;The Democrats in the U.S. today see how American Iraq policy based on mainly Kurds has been unsuccessful and they say that these kind of policies will not be implemented when they get into power. This situation does not give any hope to Iraqi Kurds for their future. Similarly Baker and Hamilton Report criticized Bush for ignoring Turkey, Iraqi Turks and neighboring Iran and Syria.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Both Barzani and Talabani see the PKK as a card to be used against Turkey and believe that the PKK terrorism withholds Turkey from tackle with them. The Barzani group ignores the PKK activities and allows the 20 PKK armed camps in their region. The number of PKK militants based in Barzani territories has been reached 3500 in 2007, and these terrorists use Northern Iraq as a base to attack Turkey. It is obvious that Mr. Barzani considers the PKK as a tool which keeps Turkey busy outside of Barzani and Talabani towns. However such a policy has been undermining Turkish-Iraqi relations.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;As a matter of fact that there is no consensus on Iraqi Kurdish issue and Barzani problem: The AK Party Government searched the ways for peaceful ways and focused on mainly the economic co-operation and diplomacy. Prime Minister Tayyip Erdogan made efforts to solve the problem by diplomatic negotiations with the US and Iraqi Kurds. However the military and some nationalist groups are not patient enough. The increasing number of martyred Turkish soldiers killed by the PKK terrorists from Barzani regions has increased the tension in Turkey against the Iraqi Kurdish leaders. Many people now blame the United States, Barzani and Talabani for the rocketing PKK terrorism. It is really difficult for any government to defend more friendly ways in dealing with the Iraqi Kurds as long as the Iraqi Kurds ignore the PKK terrorists in their territories. In another word the most mortal impact of Barzani’s risky PKK game is the growing mistrust among the Turkish people against the Iraqi Kurds. The public pressure forces to the Government and the Army for a possible cross-border military operation and many in Turkey defend that such an operation should not be only against the PKK but also the Barzani forces. Barzani and Talabani should win the hearts and brains of the Turkish people. Otherwise the PKK terrorism problem may become a Turkish-Iraqi Kurdish problem.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;There are, of course, some understandable reasons for Barzani and Talabani’s ‘pro-PKK’ behavior. As a leader who has been one of the leaders subjected to the risk of annihilation under the Saddam Rule, the Iraqi Kurdish leaders are obsessive about the idea 
